Beyrut, yeniden…

BEREKET KAR yazdı: “Genelde Lübnan’ın, özelde Beyrut’un yaşadığı bu facianın büyüklüğü, kaçınılmaz biçimde bu ülkenin halkının siyasal sistemin niteliğini ve varlığını sorgulamasına yol açacaktır.”

Beyrut, yeniden…

 

Bu coğrafyanın insanlarının birçoğu, Beyrut’u görmemiş olsa bile, Beyrut hakkında övgüler, güzellemeler, hikayeler duymuş ve ziyaret etmeyi tahayyül etmiştir mutlaka. Lübnan’ın başkenti olmasına rağmen Beyrut, Lübnan’la eşleştirilmez genellikle. Sanki bağımsız bir devlet olarak tasavvur edilir. Bu algının da gerçek yanı vardır şüphesiz. Zira Beyrut doğal, tarihi güzellikleriyle, çağdaş yüzü ve özgürlükçü yanlarıyla, keskin çelişkileriyle, inançsal, dilsel, etnik ve siyasi çoğulcu yapısıyla geleneksel bölge başkentlerinden büyük farklıklar arz eden bir şehirdir.

Beyrut’u ilk olarak 1981’de ziyaret etme şansına sahip oldum. Yakın bir tarihe kadar yaptığım mükerrer ziyaretlerimle edindiğim bilgilerle demografik, kültürel, sosyal, fiziki ve siyasi yapısını yakından tanıdığımı sanıyorum.

 

Beyrut: Halklar ve inançlar bahçesi

Beyrut denilince herkesin belleğinde şekillenen farklı imajlar olsa bile kesişen tasavvurları şöyle sıralamak mümkün: İç savaşlar kenti (1975-90 arasında tam 15 yıl); yoksulluğun dip, zenginliğin zirve yaptığı kent; İsrail işgaline (1982) meydan okuyan, Sabra, Şatila, Tel Zaater katliamlarıyla anılan, Filistinlileri kucaklayan, 18 farklı inancın yan yana yaşadığı, Sünni, Hristiyan, Şii, Alevi inançlarından Arapların çoğunluğu oluşturduğu, Maruni, Ermeni, Süryani, Kürt, Dürzi, Keldani vd. azınlıkların birlikte mesken tuttuğu bir kent. Bölge ve dünya ölçeğinde ün yapmış Feyruz, Marsel Khalife, Sabah, Vedi el Safi ve Nejwa Kerem gibi sanatçıların doğup büyüdüğü kent.

Eski bir Fransız sömürgesi olan Lübnan’da resmi dil Arapça olmakla birlikte, Fransızca yaygın şekilde konuşulur. Sırtını yüksek Lübnan dağına dayayan Beyrut’un üç tarafı denizle çevrilidir. Beyrut, Lübnan nüfusunun üçte birini barındırır. Kent, Doğu (Hristiyan) ve Batı (Müslüman) Beyrut şeklinde tarif edilse de canlı ve yoğun ilişkileriyle bir bütündür. Ortadoğu’daki sosyal ve kültürel yaşamın en renkli, en zengin olduğu kenttir. Aynı zamanda en pahalı olanıdır. Beyrut, bir yanda işsizlik, yoksulluk ve açlıktan kıvranan kitleler (özellikle Filistin ve Suriyeli mülteciler); diğer yanda mal, mülk ve varlıklarıyla baş döndürücü lüks hayatlar yaşayan azınlığıyla sınıfsal ve toplumsal çelişkilerin en uç noktalarına ulaştığı bir kenttir.

 

Mezhepçi siyasal sistem toplumu boğuyor

Lübnan’ın devlet idaresi ve yapılanması vatandaşlık hukuku yerine inançsal toplulukların (mezheplerin) hukukuna göre şekillenmiştir. Bu bakımdan emsali değil bölgede, dünyada bile yoktur. Karmaşık, bir o kadar kendine özgü hürriyetlerin yaşandığı bir ülkedir Lübnan. 22 Kasım 1943 yılında bağımsızlığına kavuşmuş olsa da, günümüze kadar sömürgeci Fransızların dikte ettiği anayasayla varlığını sürdüren bir cumhuriyettir. Cumhurbaşkanı Hristiyan, Başbakanı Sünni, Meclis Başkanı Şiilerden seçilir. Devletin üst bürokrasisi de 128 kişilik Meclisi de Lübnan’da yaşayan etnik ve inanç topluluklarının nicelikleri (görece) gözetilerek pay edilir. Sistem her ne kadar çoğulcu gözükse de adil ve demokratik değildir. Devlet inanç ve mezheplerin bölgesel yoğunlukları ve siyasi örgütlülüklerine göre şekillenmiş durumdadır.

Ama her şeye rağmen Lübnan bölge ülkelerinin gözdesi, Beyrut ise doğunun Paris’i olma sıfatını 4 Ağustos felaketine kadar taşımaya devam etmiştir. Yeniden aynı sıfatı kazanır mı, zaman gösterecek.

Genelde Lübnan’ın, özelde Beyrut’un yaşadığı bu facianın büyüklüğü, kaçınılmaz biçimde bu ülkenin halkının siyasal sistemin niteliğini ve varlığını sorgulamasına yol açacaktır.

 

17 Ekim Devrimi’nden 4 Ağustos felaketine

Dünden farklı olarak ülkenin hukuku, özgür ve onurlu yaşam, bağımsızlık, siyasi ittifaklar, ihanetler ve yolsuzluklar gibi toplumsal olgu ve kavramların yeniden ve daha ciddi şekilde sorgulanacağını, radikal çözüm arayışlarına girileceğini söylemek mümkündür.

Şüphesiz ki bu tür sorgulama ve arayışlar her zaman halkların öngördüğü şekilde sonuçlanmaz. Bunun en canlı örneği, Tunus’ta başlayıp bölge ülkelerine yayılan “Arap Baharı” dalgasıdır. Lübnan’da da 17 Ekim 2019’da yolsuzluk, pahalılık, işsizlik ve çevre kirliliğine karşı başlayan ve giderek anayasa, sistem değişikliği ve erken seçim taleplerini kapsayan halk ayaklanması, hükümetin istifasını sağladıysa da esas taleplerini elde edemeden, iç ve dış güçlerin müdahaleleriyle ana ekseninden saptırılarak farklı hedeflere yönlendirilmiş ve halk nezdinde karamsarlıklara neden olmuştur.

Tam bu süreçte gündeme gelen Beyrut/Liman felaketi kronikleşen, çözülemeyen sorunların üstüne tuz biber ekerken, kimi güçlere göre tıkanan, saptırılan “17 Ekim Devrimi” hareketinin önünü yeniden açabilirdi… Nihayetinde yabana atılmayacak bu yaklaşım; hayata nasıl tercüme edileceği, araçları, ulusal, bölgesel ve uluslararası güçlerin takınacağı tavır hesaba katılmadan doğru değerlendirilemez. Bu ulusal felaketi yeni bir kalkışmanın fırsatı olarak değerlendirmek iyi bir fikir olmayabilir.

Beyrut Limanında patlayan/patlatılan amonyum nitrat depoları Beyrut halkı ve Lübnan’ın bütünü için bir felaketti. Geçmişte nice felaketler yaşayan (iç savaş, İsrail işgali, Refik Hariri suikastı, 2006 İsrail saldırısı vb) Lübnan halkı ilk defa din, mezhep, etnisite, sınıf, siyasal düşünce ayrımı olmaksızın ulusal düzeyde kapsamlı bir felaketi yaşıyor. Yakınlarını kaybeden, yaralanan, evi, işyeri yıkılan, zarar gören her kesimden insanlar bu acıyı yaşarken, ülkenin farklı şehirlerinde yaşayanlar da dolaylı olarak etkilenmiştir.

“Bu felakete neden olan kimdi? Bir sabotaj mı, yoksa bir ihmal sonucu mudur?” sorusu haklı bir soru olmakla birlikte sonucu değiştirmiyor. Felaket gerçekleşti. Devletin, hükümetin yapacağı soruşturma ve yargılama gerçekleri ortaya çıkarmak ve hesap sormakla mükellefken, muhalif toplumsal dinamikler, acının, yaranın sıcaklığı devam ederken insani, toplumsal dayanışma görevlerini bir tarafa bırakarak öfkeyle davranmamalı, değiştirmeyi hedefledikleri sistemin ve patlamadan güç ya da çıkar devşirmek peşinde olan güçlerin değirmenine su taşımamalıdır.

 

İki eksen

Evet, soruşturma sonucu ne olursa olsun başta sistem, devlet ve hükümet böyle bir patlamanın esas sorumlularıdır. Hele bu felaket Lübnan’da vuku bulmuşsa… Zira Lübnan siyaseti oldum olası temel iki eksen üzerinde seyretmiştir… (Üçüncü eksen, potansiyeline ve devrimci, değişimci programına rağmen zayıf ve dağınıktır.) 14 Mart Güçleri olarak bilinen birinci eksen, Lübnan Kuvvetleri Partisi (Semir Caca), Teyyar el Müstakbel Partisi (Sait Hariri), Ketayip Partisi (Sami Cemayyel), İlerici Sosyalist Parti (Velid Canbolat) ve diğer irili ufaklı hareketlerden oluşmaktadır. 8 Mart Güçleri olarak bilinen ikinci eksen ise, Hizbullah (Hasan Nasrullah), Vatan el Hur (Mişel Avn), Hizb Merada (Süleyman Frenciye), Emel Hareketi (Nebih Berri) ve diğer kimi destekçi gruplardan müteşekkildir.

Devlet yapısı inanç ve mezheplere göre şekillense de, sistemi yöneten iktidar kümeleri (koalisyonlar) karışıktır. Bugün iktidarda olan ikinci eksen; Şii, Hristiyan ve kimi Dürzi gruplardan oluşan 8 Mart Güçleri koalisyonu, 14 Mart Güçlerine (Sünni, Hristiyan, Dürzi) benzer bir bileşime sahipken, 14 Mart Güçlerinden oldukça farklı bölgesel ve uluslararası politikalar izlemektedir. 8 Mart Güçleri bölgesel düzlemde İran, Suriye, Irak, Filistin’le birlikte İsrail, ABD ve onlarla ittifak halindeki radikal İslamcı gruplara karşı bir “Direniş Hattı”nı savunurken, uluslararası düzlemde ise Rusya ve Çin’le iyi ilişkilerden yana bir politika izlemektedir. 14 Mart İttifakı’ysa tam tersi yönde; İran ve Suriye’ye karşı; Körfez ülkeleri, Türkiye, ABD, İsrail ve Batı yanlısı bir siyaseti benimsemiş durumdadır. Güçler dengesini daha iyi kavrayabilmek için, 8 Mart Güçlerinin başını çeken Hizbullah’ın, iç savaştan bu yana, Lübnan ordusundan bağımsız, İsrail’e meydan okuyacak kadar etkili ve kapasitesi yüksek bir askeri güce sahip olduğunu belirtmeliyiz.

 

Tek çıkış yolu: Üçüncü eksen

Keskin biçimde karşıt iç ve dış politika izleyen bu iki eksenin bir araya gelmesinin ve Lübnan’ın tarihsel bölünmüşlüğünün giderilmesinin tek yolu bulunuyor: Lübnan devletinin, inanç toplulukları hukukunun ötesinde, vatandaşlık hukukuna dayalı anayasa temelinde yeniden kurulmasını savunan, her iki tarafı aşan geniş kitlelerin siyasete ağırlığını koyması! Lübnan Komünist Partisi, Arap Demokratik Partisi, Halk Hareketi, Arap Sosyalist Partisi, Suriye Ulusal Sosyal Partisi, Nasırcılar Hareketi, Sivil Devlet İçin Vatandaşlar (Kadın-Erkek) Partisi, Kürt Demokratik Partisi gibi laik, demokratik ve devrimci güçler bu geniş muhalefet cephesinin parçasıdır. Üçüncü bir yol olarak ortaya çıkan bu geniş cephe, Lübnan’ın tüm farklı etnik ve inançsal toplulukları içinde sempati yaratmakla birlikte, güçlü bir önderlik ve örgütlülükten ve askeri güçten yoksundur.

 

Yardım mı, müdahale mi?

Lübnan’ın bu gerçeğini iyi bilip okuyan kimi bölgesel ve uluslararası güçler, Beyrut felaketinin ardında Hizbullah’ın olabileceği fikrini medyalarında yayarak güç dengelerini ve ittifakları değiştirmeyi denediler. Trump’ın saldırıya ilişkin açıklaması, ardından Körfez medyasının Hizbullah’ı sorumlu tutan kampanyası, ardından Macron’un ziyareti birlikte değerlendirildiğinde, yardım açıklamalarının ne denli diplomatik ve samimiyetsiz olduğu rahatlıkla görülebilir. Emperyalist güçler hiç vakit kaybetmeden ve diğer bölgesel güçlerle yarışa girerek patlamayı istismara yönelmişlerdir. Macron’un “Biz burada olmazsak, Türkiye ve İran olur” açıklaması yoruma gerek bırakmayacak bir netliktedir. Gerçekten insani amaçlarla yapılan yardımlar bir yana, ABD, Fransa, Türkiye gibi devletlerin bu denli masum olmadıkları, Lübnan’a ve siyasi güçlerine dönük hesapları olduğu daha ilk girişimlerinden belli olmuştur. Türkiye’nin ise ülkedeki Türk ve Türkmenlere vatandaşlık vaadinde bulunarak bu felaketi yandaş toplamak için bir araç olarak kullanmak istediği görülmüştür.

Bu hesapları iyi okuyan Hizbullah’ın Genel Sekreteri yaptığı televizyon konuşmasıyla tüm taraflara açık mesajlar verdi. Hizbullah olarak yerli yabancı hiçbir gücü hedef almayacaklarını, Lübnan’ın ulusal birliğe, dayanışmaya, yaralarını sarmaya ihtiyacının olduğunu, yardım eli uzatan herkese teşekkür ettiklerini, Hizbullah’ı hedef alanlara cevap vermeyeceklerini açıkladı. Bu, sokaklara inen ve inecek olan öfkeli ya da bilinçli çevreleri de etkilemeye dönük bir mesajdı.

Başta Macron olmak üzere diğer yardım sağlayan ülkeler mesajı almıştır. Günümüzde Hizbullah’ı askeri olarak tasfiyeye yönelmenin Lübnan’ı yıkıma götürürken “Direniş Ekseni”ni daha da güçlendireceğini ve İsrail’i hedef haline getireceğini görmüşlerdir.

Öte yandan yolsuzluk, işsizlik, pahalılık ve mezhepçiliğe karşı demokratik anayasal devlet talepleriyle bir yıla yakın sokaklarda mücadele eden güçler, farklı köken ve inançlara sahip olsalar bile, ortak sosyal, sınıfsal talepler etrafında elde ettikleri kazanımları geri vermemekte kararlıdır. Kapitalist sistemin dünya genelindeki çıkmazı ve bölgedeki Filistin ve diğer Arap halklarının (Sudan, Tunus, Cezayir vb), Kürtlerin (Rojava) kazanımları Lübnan halkı için ilham kaynağı olmaya devam ederken, Beyrut/Liman Hiroşima’sının hesabını sormaya devam edecekleri muhakkaktır!

Halkların dayanışmasıyla, Beyrut yeniden…

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler