Yaşlılara kıymayın efendiler! Liberter Egoistlerin Şafağı

Murat UTKUCU yazdı - Titanic’te sahiden önce kadınlar ve çocuklar mı kurtarıldı sanıyorsunuz. Sandallar, o kıyamet anında bile mülkiyetli sınıfların hakimiyet ve zalimliğini ilan etmiştir. Ölüm oranlarında mevki farkı belirgindir. Reel oran olarak en çok ölenler üçüncü mevkii yolcularıdır.

Yaşlılara kıymayın efendiler! Liberter Egoistlerin Şafağı

 

Neoliberalizm Çağında Coronal Kötülük Nasıl Uç Verdi?

İhtiyârlara Neden Bu Düzende Yer Yok!

(2)

 

Neoliberalizm, basit bir iktisat politikasından ibaret değil. Konjonktürel ve coğrafi değil mesela. Sınıf mücadelesinin seyrine göre geliştirilmiş bir küresel strateji. Yanında ise, “cila niyetine” servis edilen postmodernizm: Kolektif kurtuluş hikâyelerini ıskartaya çıkaran; otantik, ontolojik sayısız kimlik mücadelesini eski ütopyaların yerine ikame eden, lakin tüm bu kimlikleri bir üst mücadele alanında buluşturmak gibi derdi olmayan ideoloji. Ve en orijinal yanı, bu haliyle bile muhalif bir akım olduğuna herkesi ikna ederken tanrısı kapitalizm olan ideoloji!

Bu kadar değil ama: Yetmişli yıllarda sosyalizmin kapitalizme karşı son meydan savaşına çıktığı dönemde henüz embriyo aşamasında olan, Thatcherizm ile birlikte öne fırlayıp  Glasnost yıkımı ile birlikte doksanların başında, “yükselen değerler” mottosuyla rakibine fark atan ve iki binli yıllarda küresel hakimiyetini ilan eden “Liberter Egoizm” bu  süreçte gündelik hayatın kültürel kodlarını belirleyecek, bencil idealleriyle övünen genç nesiller; geçmişin dünyayı değiştirmek isteyen devrimci kuşaklarını hatırlamayacaklardı bile.

post

Bugün, Seul’de, İstanbul’da, Brasil’de, Cape Town’da ve Pekin’de, küresel kapitalizmin dokunduğu her yerde gençler özgürlük istiyor. İyi ve gönlünce yaşamak, akıllarına gelen her şeyi yapabilmek ve küresel insan olmak istiyor. Buraya kadar güzel. Fakat tüm bunları kendileri için istiyorlar. Hayatlarını düzeltecek bir düzen istiyorlar. Lakin istekleri, kariyer planlarıyla; özgürlük ufukları, banka hesaplarıyla sınırlı!  KHK’lı iktisatçı Dr. Aydın Arı, bu haleti ruhiye hakkında şu yorumu yapıyor: “Lise ya da üniversite, zengin ya da yoksul fark etmez genel eğilim, baskıya ve zora gelemeyen, otoriteye mesafeli, özgürlüklerine düşkün bir kuşak olması. Yanlış anlaşılmasın, bu otorite karşıtlığı, gündelik hayatlarına dair şahsi taleplerle sınırlı. Üstelik baskı, kendi üzerlerinden kalktığında, arkadaşının durumu onlar için önemini yitiriyor. İşin gerçeği, zaten arkadaşını umursayan da yok. Kendileri için özgürlük istiyorlar ama sadece kendileri için. Bu durum, eylemselliği baştan apolitik bir yere sürüklüyor. Evet, otoriter söylemle dalga geçiyorlar ama otoriterizm ve büyük fotoğrafa bakmak gibi dertleri de yok. Aslında özgürlük anlayışları da derinlikten yoksun. ‘Hayatın anlamı’ mesela onlar için sadece film repliği!”

Şimdi anlatılacaklar, kavramın zihinde canlanması için yardımcı olabilir. Şehirlerarası otobüsteyiz. Öğlen saatleri. Kalkışa beş dakika var. Yolcular, koltuklarına yerleşiyor. Öğrenci olduğu tahmin edilen yirmi yaşlarında genç kadın koltuğunu sonuna kadar yatırmış uyukluyor. Yine aynı yaşlarda, öğrenci genç bir kız ile erkek arkadaşı otobüse binip uyuklayan kızın arkasındaki ikili koltuğa geliyorlar. Ama bu şekilde, oturmak imkânsız. Yeni gelen genç kız, uyuklayanı, koltuğu kaldırması konusunda uyarıyor. Ve kavga başlıyor. Önde oturanın mantığı basit: “Madem koltuk bu kadar yatabiliyor. O halde bu benim hakkım. Kullanmama kimse mani olamaz.” “Hakkına sahip çıkan” genç öğrenciyi, muavin dâhil kimse ikna edemiyor. Arkasındakini ıstıraplı bir yolculuğa mahkûm etmek o gencin umurunda değil. Çünkü “Koltuk yatıyor arkadaşım!” Oysa otoyollarda hız limiti var ve ferrari sürücüsü 6,3 litrelik motor hacmini polise göstermiyor 260 km hızla yakalanınca. Üstelik koltuğun o kadar yatıyor olması arka koltuk dolu iken gerçekleşebilecek makul bir durum da değil. Aslında tüm bu açıklamalar teferruat. Ve toplumsal ilişkilerin dinamiğini anlamak için yanlış liman. Bebek ağlamasına otobüste kimse itiraz etmez mesela. Oysa bebek, gürültü yapmaktadır. Bir akıl hastasının anormal hareketleri de dikkate alınmaz. Birlikte yaşayabilmek tavizler gerektirebilir. Bunu tolerans ya da “anlayışlı olmak” şeklinde de okuyabiliriz. Ama o genç öğrenci için bunların hiçbir manası, önemi ve yapılabilirliği yok. Kendi çıkarı ve hak bildiği bir durum var. Bu hakkın bencilce kullanımı onu ilgilendirmez.

ego

Liberter Egoizm, bu apolitik haliyle sistem için tehlike arz etmiyor. Bu anlayışın, sol ile temas halinde mutasyona uğrama riski var elbet. Lakin bu gündelik kültür öyle büyük tehlike üretiyor ki sol, elli yıllık yenilgi grafiğini yırtıp atmak için öncelikle bu kültür ile siper savaşına girecek. Siyasallaşmış egoizmden bahsediyoruz. Herkesin kendine Süpermen olma telaşından. İdeoloji ile marine edilmiş halinden.

Bu bir kötülük!  Menfaati için namütenahi “debelenen”; yetersizliğini, ontolojik kimliklerle örten; bunun için düşmanla çevrili bir dünya yaratan;  özgürlüğü de kendine benzetmiş bireyin kötülüğü. Sadece kendine ve ihtiyaçlarına odaklanmış insanın tatmin olabilmesi kolay değil. Bu tatminsizliğe katlanabilmek, kendini iyi, ötekileri kötü olarak etiketlemekle mümkün. Tüm bencilliğine rağmen o daima haklı, daima mağdur, daima doğrunun tarafı. Bakın sosyal ağlara,  Amsterdam’da, Kalküta’da, Tokyo’da ve Isparta’da benzer davranış kalıbına rastlarsınız. Artık her şey global: Duygular, eğilimler, beğeniler… Ve kötülük… Karşıtıyla beraber.

bencil

Psikiyatr Agâh Aydın; “Dışarıdaki kötüyü içimizdeki kötüyle tanırız. Ve ne kadar büyükse dışarıya atmaya çalışırız. Ben iyiyim diyenden korkun. Psikanaliz; ‘İyi olun demez. İçinizdeki kötüyü tanıyın!’ der. Sağlıklı insan, kendisindeki kötüyü bilen, bu kötüye katlanabilen ve bu kötülük için özür dileyebilen kişidir. Yoksa kendini inkâra gider. İnsanlık denen şey iyilikle yüklü değil.” diyor bir programda. (1) İyi ve kötü, ne yeni icat edildi ne de neoliberalizm tarafından keşfedildi. Tarihin her döneminde var. Doğayı insanlaştırırken onu etik değerler ile de donattık. Çünkü ontolojik olarak -iddialı olacak ama- iyi ve kötü ile yüklü doğuyoruz. Birlikte yaşayabilmek için kültürü yarattığımızda kötülük meselemiz için de aynı sebeple etik yaratılıyor. Sürekli ve sürdürülebilir bir sosyal hayat için.

Umre dönüşünde karantinaya alındığı için öfkeyle polisin suratına tüküren “Hacı Anne”yi düşünün. Eğer hasta ise ölümcül virüsü, memura bulaştırmış olacak. Üstelik o polisin ideolojik aksı ile “Hacı Anne”nin eğilimi büyük oranda aynı. Yani yaşlı kadın, kendi dünyasının parçası olan bir memura ölümcül darbe vurmaktan çekinmiyor. Mutlak bulaş, mutlak kötülük. Aynı amaçla asansör düğmelerini tükürükleyen genci düşünelim. Ya da salgın öncesi bir hikâye olmakla birlikte sipariş edilen pizzaya tüküren kuryeyi. Son ikisi de kötülük. Lakin hayata tutunamamanın öfkesini dillendiriyor olabilir. Kaybeden olmanın, başaramamanın hıncı, bu sonuçsuz eylemlerde açığa vuruluyor. Üstelik kimse görmediği için tatmin seviyesi de çok düşük. -İnsan kendini göstermek ister.- Ama bakın aynı öfkeyle yüklü başkaları bu eyleme tevessül etmiyor.

stay

İçimizdeki kötülük ile doğuyoruz. Eyleme geçmediği sürece potansiyel kötülük ile aslında. Sosyal, sınıfsal, siyasal ortam, bizzat tarihin kendisi, potansiyelin ne olacağını biçimlendiriyor. Şimdi tarihe kara leke olarak düşmüş çoğu şahsiyetin, mesela Hitler’in ya da  Pol Pot’un, hatta psikopatik narsist seri katil Ted Bundy’nin  farklı tarihsel koşullar ya da ebeveyn ve “mahalle” ilişkilerinde, etkileşimler içinde farklı hayatlar yaşaması mümkün. Evet. Psikopati gibi duygusuzlukla güçlendirilmiş saf kötülük için bile. Bunun için Kevin Dutton’un “Olağan Psikopatlar” kitabı fikir verebilir.

Ama kötülük “içimizdeki şeytan”dan ibaret değil. (Ortadoğu dinlerinin “Asi Melek”ini tenzih eder, analizini Freud’a havale ederim). Nasıl ki çoğu insan “Ben kötülük ettim. Yanlış yaptım. Kötüye temayülüm var.” deme cüretini gösteremezse -ki gösterse zaten iyilikle temas halindedir- ideolojiler ve sistemler de Nazizm dâhil, insanlığın iyiliğinden dem vurur. Ortada gözden çıkarılacak milyonlar varsa sebebi katilin değil maktulün kötü olmasıdır. Nazizm için Yahudi toplumu ontolojik olarak zararlıdır. Slavlar o denli olmasa da köleleştirilmesi gereken bir halktır. Ama Nazizm ırksal akrabalık nedeniyle İngilizleri öyle görmez.-Belki bunda bizzat Hitler’in aşağılık duygusunun da etkisi vardır.-

Tarihin gördüğü son soykırımda, Hutu faşistler için Tutsi halkı -ve ayrıca solcu Hutular- insan değil karafatmadır. İnsan olmadıkları için her türlü muamele -kadınlara tecavüz, pala ile kesilmek, bebeklerin katledilmesi- onlara revadır. Bunun sebebi, çok daha korkunç bir bencilliktir ama. O kadar dehşet bir vahşilikle katliam yaparlar ki aynı katliama maruz kalmamak için katledilenlerin insan olmadığına inanmaları şarttır.

Ancak bunun da yetmediği yani insanlıktan çıkarmanın kimseyi ikna edemeyeceği durumlar olabilir. İşte o zaman zorunluluk kılıcı çekilecektir. Bunun en bildik ve modern örneği meşhur “beyaz adamın yükü” tezidir. Belçika Kralı II. Leopold, 1876 yılında Brüksel’de organize ettiği Jeofizik Konferansı’nda “Dünyanın henüz nüfuz edilemeyen tek yöresini medeniyete kavuşturmak, oradaki halkların üstünde asılı duran karanlığı delmek, kanımca içinde bulunduğumuz bu ilerleme çağına yaraşır bir seferdir." diyecekti. (2)  Kongo’nun nüfusu bu muhteşem misyonun etkisi altında açlık, hastalık ve katliamlarla en az on milyon azalacaktı. Dünya ticaretinde Belçika’nın payını yükseltmek ve şahsi servetini kat be kat artırmak için yapılanlar arasında çocukların ve direnen işçilerin el ve ayaklarını kesmek de vardı.

belk

Leopold bir psikopattı. Ama seçeneği var mıydı! Çaresiz bir eli mahkumdu: “Belçika’nın refahı ve Avrupa medeniyetinin yükselmesi ve karanlığa ışık olmak için”(2) kötülük ediyordu. Vahşete maruz kalanları aslında insan olarak görmüyor, en fazla insanlaştırılabilecek canlı olarak bakıyordu. Şunu da not edelim. Avrupa dünya tarihinin en fazla savaş görmüş kıtası. İnsan sıfatından çıkarmak için Avrupalı beyaz adamın siyah ile muhatap olmasına gerek yok. Cadı ve Kurt Adam efsaneleri de Kıta’da marjinal-muhalif bireyleri toplum ve dolayısıyla insanlıktan çıkartmak için yaygın şekilde kullanıldılar. Barbar kavramı Romalı olmayanı tanımladığına göre bu metod tarihin uzak geçmişine uzanıyor. Aynı işleve sahip gayrimüslim kavramının da altını çizelim. Diyanet İşleri Başkanı’nın LGBT bireylere yönelik faşizan saldırısının kökeninde bu “gayri insani” tutum yatar.

Suça eğilimli siyah profili çizerseniz köleliği aklamış olursunuz. Hapishanelerdeki siyah nüfusun beyazlardan çok olmasının sebepleri üzerine düşünmenize de gerek kalmaz. İslam’ın Allah’ına inanmamanın yaratıcıya büyük bir hakaret olduğunu tespit ederseniz gayrimüslim denilen dünyanın çoğunluğuna karşı acımasız metodlarla saldırabilir, onu kendinize benzetmek ya da yok etmek ya da daha kârlı şekilde ağır vergilerin mükellefi kılmak istersiniz. Aynı durum Evangelistler için de geçerlidir.

İslam Barış dinidir. Aynı anda cihat kutsaldır. İslam İmparatorluğu’nun yayılma hızı ile barışçıl niteliği arasındaki çelişki dikkat çekici. Hicret ile İspanya’nın Emevilerce işgali arasında (622-711) sadece evet sadece 89 yıl var. Siz çelişki mi görüyorsunuz.  Hayır. Onlar da mecbur. Allah’tan mesaj var ve tebliğin tebellüğ edilmesi şart. Yapılan budur. Tarık Bin Ziya işgalci değil mübelliğ yani tebliğcidir. Tıpkı Irak’ı işgal eden Bush gibi. O da demokrasiyi tebliğ için ordularını Irak’a sürmek zorunda kalmıştır. Bush da, Tarık Bin Ziya da, Leopold de misyonlarının mahkumu ve eyleme zorunludur. Son tahlilde masum ve misyonları gereği iyilik timsalleridir. İdeoloji algıyı işte böyle kurar. Orwell, sıkıcı romanı 1984’te Sovyet eleştirisi üzerinden bu durumu karikatürize eder: İşkencelerin yapıldığı kurumun adı nasıl da bizi şımartır: Sevgi Bakanlığı!

İdeoloji, dünyaya iyilik getirmek için vardır. Nazizm dâhil. Kötülük ediyorsa “zorunda kaldığı” için böyledir. Alkolik,  sakat, şizofren, felçli ve ya da eşcinsel Almanların öldürülmesini Nazizm ister mi hiç. Ama elden ne gelir? Alman ırkını “damıtmak” için bunu yapmak zorundadır. İyiliğe ulaşmak için kötülük etmek zorundadır. Leopold ister miydi ellerini kesmek çocukların. Ama mecbur kaldı Ekselansları. Zavallı hümanist.

logan

Şimdi yazının başına dönelim ve Logan’ı Kubbeli Şehir’den kaçırtan zorunluluk meselesinden Coronal Kötülük günlerine uzanalım.

Kubbeli Şehir, sınırlı bir yaşam alanıydı. Yönetici elit, sınırlar içindeki ütopyayı korumak için biri ölümcül iki yalan kurgulamıştı. 1. Dışarısı uygarlığın da dışıdır. Anomiktir. 2. Otuz yaşında insanlar öldürüldüğünde yeniden doğarlar. Bu iki yalan olmasa, aslında Kubbeli Şehir hiç de fena bir yer değil. Ve tabii otuz yaşında ölmek de sorunlu. Hele XXIII. Asır’da, o bilimsel seviyede ölmek…

Yönetici elit için periyodik katliam zorunluluk. Sistemin devamı için makul olan bu. Öyle düşünüyorlar. Sürdürülebilirlik için katlanılması gereken bedel. Kritik a priori bilgi ise şudur: Toplumsal olan hiçbir şey, zorunlu değil! Mevcut şartlar ve imkânlar dâhilinde tercihlerden oluşuyor. Tercih varsa ideoloji vardır.(3) Oysa Kubbeli Şehir’de demokratik bir tercih hakkı bile yoktu. Çünkü başka bir seçenek olduğunu bilen yoktu.

Bugünkü dünyada internet üzerinden hemen her şeyi o anda öğrenmek mümkün. Bilginin yalan yanlış da olsa yayılma hızı, ışık hızına denk. Dolayısıyla Kubbeli Şehir’deki gibi gizli saklı işler pek mümkün görülmüyor. Lakin manipülasyon ve “trollizasyon”, hakikatle teması kesme ve yeniden inşa sürecinde etkin şekilde kullanıldığından eskisinden çok daha parlak günlerde yaşamıyoruz. Irkçı, fundamental, düpedüz vandal tezlerle ortalığı “tercihlere” boğanlar ile enternasyonal dayanışma  içinde özgür ve eşit dünya talep edenler karşı karşıya. Mücadele devam ediyor.

 

İhtiyarlara yer yok!

Salgının Pandemi’ye evrildiği dönemde dünyanın her yerinde bir tartışma dönmeye başladı. Sosyal medya hesaplarından, liderlerin makam odalarına uzanan geniş katılımlı bir tartışmaydı bu. Taraflardan biri Pandemi’nin kontrol altına alınmasına yönelik önlemlerin ekonomide büyük yıkıma yol açacağını ve virüsten en çok etkilenen grup olarak yaşlıların korunmasına yönelik bu uygulamanın küresel ekonomiyi ve dolayısıyla medeniyeti tehlikeye attığını, ekonominin çökmesi durumunda ortaya çıkacak anominin anarşiyi tetikleyeceği ve kaos ortamında devletlerin daha otoriter yapılar ile ortaya çıkabileceğini savunuyor dolayısıyla Pandemi’ye karşı “küresel tecrit politikası”ndan vaz geçilmesi ve yaşlı nüfusun büyük harfle “Uygarlık”ın korunması için bedel olarak ödenmesi gerektiğini vurguluyordu.

İşte yine karşımızda: Zorunluluk kılıcı! Kubbeli Şehrin Yönetici İhtiyarlar Heyeti de sahiden bugünlerde yaşıyor olsa bu safta yer alacaktı. Yaşlı, çürüyen organizma demek zaten. Çürümekte olanın genç organizmaların hayat hakkına müdahale ederek bütün insanlığı tehlikeye atması saçma değil mi? Öyleyse ihtiyarlara bu dünyada yer yok! Kimse öldürülmelerini söylemiyor zaten. Ama ölümleri sistemin sağlığı için gerekliyse kim ne yapabilir ki? Öyleyse ihtiyarlar için Viva la Muerto!

ölüm1

Zorunluluk tezi ihtimalleri es geçer. Kendi gerçekliğini inşa eder. Kubbeli Şehir’de olduğu gibi Coronal felaket karşısında “küresel tecrit”e karşı geliştirilen tezler de bu nitelikte!  Virüsün, bağışıklık sistemi zayıf insanlar ve dolayısıyla yaşlılar üzerinde ölümcül sonuçları olduğu vakıa. Ancak inanılmaz bir hızla yayılan; solunum yetmezliği, yüksek ateş gibi ağır semptomlarla hastayı yoğun bakım ünitelerine mahkûm eden ve şimdilik ilacı, aşısı bulunmamış bir virüsün, milyarlarca insanda nasıl mutasyona uğrayacağı bilinmezken bu kadar kesin cümleler kurmak cüret ötesi. Bir anda milyonlarca insanı hastanelere yığarak sağlık sistemini kilitleyecek bir virüse karşı alınacak önlemleri, tuhaf bir felsefî tartışmanın konusu yapmak da ayrıca dikkate değer. Bu kesim, sol liberalizmden meseleye dahil olanlar. Ama önce “sağcı zorunluluk” tezine göz atalım.

trump111

Pandemi dünyaya hızla yayılmaya başladığında, ABD, İngiltere ve Brezilya gibi sağ iktidarların hüküm sürdüğü ülkelerde liderler, sistemi feda etmektense yaşlıların gözden çıkarılmasını açık ya da değil ama bir şekilde beyan ettiler. Trump, 22 Mart günü yazdığı tweette şöyle diyecekti: “Tedavinin, sorunun kendisinden daha büyük bir problem olmasına izin veremeyiz. 15 günlük dönemin sonunda hangi yöne gitmek isteyeceğimize dair bir karar vereceğiz.” Trump’ın “Evangelist” anti virüs programının yetersizliği kısa sürede ortaya çıkacak ve Mr.President “yön” konusunda konuşmaktan vazgeçecekti. İngiliz Başbakanı Boris Johnson ise, sürü bağışıklığı denilen ve kitlesel enfekte üzerinden virüs bağışıklığını hedefleyen ancak bu sürede zayıf bünyeleri de gözden çıkaran bir programı uygulamak isterken halktan gelen tepkiler nedeniyle geri adım atmış ve “takdiri İlahi” mi bilinmez kendisi de virüslenmişti. En ironik olanı ise Brezilya Başkanı Bolsonaro’nun durumu: “Bazıları ölecek, onlar ölecek. Üzgünüm hayat böyle. Trafikte insanlar ölüyor diye bir araba fabrikasını durduramazsınız. Nüfusun yüzde 90’ı için bu, en fazla küçük bir grip olacak. 40 yaşın altındaki ölüm oranı önemsiz”  diyen ve  “Brezilya Duramaz!” sloganı ile toplumsal izolasyon önlemleri almaktan imtina eden Bolsonaro, kendisini siyasal karantina altında buluverdi. Destekçisi eyalet valileri bile Başkanı Lahey’de yargılanmakla tehdit ettiler. Ve önlemlerini aldılar.(4)

Dünyanın sağ liderleri, anti karantina beyanları bir kenara bıraktı artık. Bir süredir üretimin devamına ilişkin ahkâm kesen de yok! Yaşlıları en kolay harcayan Brezilya Başkanı, fiilen susturulmuş durumda. Ancak bir yerlerde sol liberalizm adına birileri konuşmaya devam ediyor. Bolsorano ile tam olarak aynı hat üzerinde lakin özgürlük, anti otoriterizm,  onurlu hayat ve egoizm karşıtlığı üzerinden bir itiraz inşa ediliyor.

bolso

Evet! Yanlış duymadınız: Yaşlıları yaşatmak için (Bolsonaro’yu hatırlayın) gençlerin hayatlarından çalmak sol liberal tezlere göre bencilliğin dik alası! Solucan tarzı yaşamak değil de “onurlu hayat” sürmek isteyen yaşlı, bu karantinaya itiraz etmeli. Zaten şunun şurasında üç beş yıl içinde ölüp gidecekleri hayatı, gençlere zehretmek de neyin nesi? Titanic’te “Önce kadınlar ve çocuklar” denmedi mi? Bu hususta “mutabık” olanlar şimdi neden karantina diye tutturuyorlar? Yaşlıları öldüren, gençlere dokunmayan bu virüs sahiden adil değil mi? Yaşlı insanlar, ölümü vakarla kabul edebilmeli. Yaşlılar, ölmesin diye dünya bedel ödeyecekse “toplumun geleceği ateşe atılıyorsa”, “yaşama anlam katan şeylerle uğraşma yerine milyonlarca solunum cihazı üretiliyorsa” buna gerek var mı? O yaşlılar, bencillik etmeyerek ölüme razı olsalar, bu onurlu bir tavır olmaz mı? “Modern dünyanın bencilliğinden” vazgeçmek zamanı gelmedi mi? Yaşlılar, beş yıl daha fazla yaşasın diye insanlar “binlerce yılda kazandıkları özgürlüklerini” kendi elleriyle otoriteye teslim ediyorlar. Polis devletleri ufukta. “İhtiyarları her ne pahasına olursa olsun yaşatma hırsının bilimle ne ilgisi var. Bu tamamen felsefi (ve yanlış yn.) bir tercihtir. Modern dünyada hayat anlamsızlaştıkça, her ne pahasına olursa olsun hayata tutunma hırsı kontrolden çıkıyor.”(5) O yüzden bırakınız enfekte olsunlar. Bırakınız ölsünler!

 

Sparta’ya dönüş

Felsefi bir tercihten söz etse de karantina karşıtı bu tür sol liberal tez, kendisine bir zorunluluk alanı inşa eder. Yetmez, üstüne etik bir mahkeme kurar. Buna göre mevcut medeniyetin devamı elzemdir. Ki medeniyet burada küresel kapitalizm ile temsil edilmektedir. Kapitalizm ise sonsuz bir üretim-tüketim ağıdır. Ağ bir yerden ilmek attı mı çözülür gider. Bugün olan, ağın tam olarak sökülme sürecidir. Kayıp, büyük olacak, insanlık kaybedecektir. İşte burada etik bir tercih gündeme gelir. Medeniyeti ortadan kaldıran virüsün baş düşmanı olan yaşlılar korunmalı mıdır? Bir kısım sol liberal için cevap nettir: Hayır!

Lakin her zorunluluk iddiası, kendi gerçeğini inşa eder. Logan’ın Kubbeli Şehri’nde olduğu gibi. Virüs sadece yaşlıları değil bağışıklık sistemi zayıf her kimse ona zarar vermektedir. Çok daha fazla yaşlılar ölmekle birlikte çocuk ve gençler de virüsün hedefidir. Üstelik genç yaşlı ayrımı yapmadan enfekte olan, yoğun bakım servislerini dolduruyor. Bir bölümü hafif bir bölümü entübe.  Virüs influenza ailesinden. Yani grip virüsünün bir türü. Değişerek bu hale geldi ve yeni mutasyonlara açık. Böylesi virüsle şu anda dünyanın hiçbir laboratuvarı baş edemezken yayılımına karşı önlemleri askıya almak için risk kitlesi olarak bu kadar kesin belirlemede bulunmak gerçek dışı. Yaşlılara mezarlık tavsiyesinde bulunmak da!

Bir diğer husus; ölüm-kalım ikiliği gibi meselenin etik tartışmaya evrilmesi. Sanki hayat kurtaracak bir doz ilaç ve yetmiş ile on beş yaşında iki hasta var. Ve yaşlı insandan anlayış bekleniyor. Oysa yaşlıların daha çok ölmesi sadece bir sonuç. Ortada yaşlılar ve ötekilerden ibaret bir tercih alanı yok. Bu manada Titanic örneği de ilgisiz. Lakin tezi güçlendirmek için kullanışlı.

Devletin karantina dönemiyle eskisinden çok daha güçlü ve otoriter hale geleceğine ilişkin öngörüler var. Harrari ve Zizek bunun altını çiziyor mülakatlarında. Bununla birlikte sokağa çıkma yasakları ve sosyal izalolatif tedbirlerin halk sağlığıyla ilişkisi es geçiliyor ya da bunun bir kandırmaca olduğu belirtiliyor. Sağlık sistemini işler kılabilmek için hasta ve enfekte sayısının kontrol altına alınması şart. Aşı bulununcaya kadar acil önlem paketinde bu var. Bu gerçeklik yokmuş gibi özgürlüklerin devlete sorgusuz teslim edildiği iddia ediliyor ki bu gerçek değil. Türkiye gibi despotik rejimlerin bu tür olayları elinden geleni ardına koymamak için araç olarak kullanacağı vakıa. Yapacak bir şey var mı peki? Boris Johnson’un sürü bağışıklığı metodu zaten ülkede uygulanıyor. Mavi yakalılar ve prekaryen proleterler sokakta, işlikte, fabrikada. Lakin, Türkiye burjuva demokratik kurumlar bağlamında İngiltere değil. Son beş yıldır ülke demir yumruğun denetimde. Daha baskıcı günlerin geleceği de hayal değil.

yaşlılık

Pandemi alt edildiğinde dünyada otoriter hükümetlerin aynı baskıcı yöntemleri içtihat haline getirmeleri mümkünse de oluşacak direnç hesaba katılmalı. Herkes sokağa çıkma yasağını çoluk çocuğunun sağlığı için kabulleniyor. Durum değiştiğinde aynı uygulamalar mevcut iktidarlara meşruiyet sorunu yaratacak. Tarih ve toplum doğrusal ilerlemiyor. Cari eğilim otoriterleşme. Üstelik alternatifsiz ve geleceği olmayan bir kapitalist hâkimiyet. Gelecekte neyin nasıl gelişeceğini öngörmek kolay değil. Akış 1 ve 0 olmayacak! Netsizlikte netleştik. Bildiğimiz devrim ve karşıdevrim döngüsünün dışında bir tarih akışı bizi bekliyor. Bu kısır döngüyü kırmak için yine de antikapitalist bir akış. Bu da bir başka “zorunluluk” olarak duruyor. Kurmaca mı değil mi göreceğiz.

Liberal görüşe karşı sıralanan tüm bu itirazlar sadece teknik ayrıntılar. Aslında önemi yok. Asıl mesele; başka yerde. Asıl mesele, kazılmak üzere…

Gerçek şu ki yaşlılara ahlaki bir tercih olarak ölümü vazeden tez, kötülüktür. Başkasının hayatı üzerine kumar oynatan kötülük. Arenalarda gladyatörlere bir parmak hareketiyle hayat ya da ölüm bahşeden Romalı imtiyazının bugüne uzanan lanetli eli. Savaş, enflasyon, kıtlık, yokluk, salgın ve ölüm; halkın başına musallat olduğunda kimin hayatta kalacağına dair birileri karar alıyorsa orada tercihler rasyonalize edilir. Rasyonal olan zorunludur. Zorunlu olanın iyilikle ilişkisi kurulur. Ahmet vatan için ölmelidir. Dolar on lira olmalı, asgari ücret beş yıl sabit durmalı, halk devlete on lira bağışlamalıdır. Ülke için, vatan için, millet için, din için, iman için iyi olan budur. Salgında birileri çalışmak zorunda mıdır? Vatan borcu bunu gerektirir. Ama bazıları evde oturup enfekte olmaktan kurtulmaktadır. Sokakta çalışanlar ise aç kalmamak için hastalanmayı göze alır. Seçeneksizdir. Fakat vatan hizmet beklemektedir. Küresel Salgın’da yaşlılar ölmesin diye iktisadi sistem kontak mı kapattı? O halde yaşlılar, onurlu ölüme rıza göstermelidir. Sistemin devamı zorunluluktur. İyilik ise burada kurbanların kendini feda etmesiyle ilişkilendirilir. Liberter Egoizm sol kavramlar üzerinden Romalı gibi baş parmağını ters çevirir Kolezyum’da.

Bencillik saf ve pervasız bir kötülük olarak boy verir artık. Tam da Zizek’in  “Nazi Stratejisi” olarak tanımladığı durum. “Ulusun güçlenmesi ve gençleşmesi için yaşlıları ve zayıfları gözden çıkarma” stratejisi…(6)  Kim salgının ölümde adaleti sağladığını söylüyordu sahi? Oysa “Eyaletin nüfusunun yalnızca yüzde 14’ünü oluşturmalarına rağmen Illinois’de COVID-19 ölümlerinin yarısından fazlasını Afro-Amerikalılar oluşturuyor. Louisiana’da şimdiye kadar ölenlerin yüzde 70’i Afro-Amerikan kökenliyken eyalet nüfusundaki oranları %32. Bu rakamlar, düşük gelirli Afro-Amerikalıların sosyal mesafeye dikkat ederek ve evlerinde kalarak kendilerini korumak için eşit olanaklara sahip olmadığı gerçeğini yansıtıyor. Şu anda koşullar ABD ve diğer ileri ekonomilerdeki insanlar için ne kadar ağır görünse de yıkıcı sonuçlarıyla birlikte virüs Afrika, Asya, Latin Amerika ve Karayipler gibi düşük gelirli ülkelere yayılmaya başladığında -ki neredeyse kesin olarak yayılacaktır- bunlar hafif kalacaktır. Öncelikle, oradaki insanlar sıkışık mahallelerde yaşadığından, yüksek gelirli ülkelerde bulaşma hızını yavaşlatmada faydalı olan sosyal mesafe ve öz-tecrit stratejilerini Delhi, Nairobi ya da Lima’nın yoksul mahallelerinde uygulamak neredeyse imkansız olacaktır.” (7)

Death after life or afterlife concept as a reincarnation symbol or suicide and moving on as a transi

Sınıflı toplumda yaşıyoruz. Beş bin yıllık sınıf ve mülkiyet ilişkileri ruhumuza işlemiş durumda. Hayatımızın her anında tepemizdeki kılıç budur. Titanic’te sahiden önce kadınlar ve çocuklar mı kurtarıldı sanıyorsunuz. Sandallar, o kıyamet anında bile mülkiyetli sınıfların hakimiyet ve zalimliğini ilan etmiştir. Ölüm oranlarında mevki farkı belirgindir. Reel oran olarak en çok ölenler üçüncü mevkii yolcularıdır. Şimdi bazı sağcı ve liberallerin ortak görüş olarak söylediği adil virüs sloganı dünyadaki ölüm oranlarına baktığımızda koca bir yalan. En çok yaşlılar değil bakımsızlar ölüyor. Dolayısıyla sağlık, barınma, hijyen, temiz su, yeterli gıdaya ulaşmakta güçlük çekenler… Yani dünyanın lanetlileri...

Başkasının hayat hakkını tartışmaya açmak, kazanılmış tüm değerleri insanın elinden almak için kapı açmak demektir. Bugün yaşlıların hayat hakkını Kubbeli Şehrin süslü sözleriyle ilga eden ideoloji, aslında satır arasında sakat, kronik hasta, down sendromlu, şizofren, kör, sağır, kanser hastası ve ya da bakıma muhtaçları da sıraya koymuş demektir. Çünkü yaşlıya kesilen faturanın üzerinde aynı açıklama yazmaktadır: İktisadi ve sosyal zarar.

ölüm

Lakin hiçbir iktisadi mesele, insan hayatı ve etikten daha mühim değil. Sorgulamaya açtığınız anda toplumsal dokuyu çözersiniz çünkü. Sistem kimseye yoksul, değersiz,  işe yaramaz olduğunu söylemez. Savaşlarda yoksullar öldürtülür; lakin kutsal bir amaç, cennet, o güne kadar sahip olmadığı prestij, üniformanın kudreti ve geride kalanlara şehit maaşı vaadeder. Yoksulların bir bölümü gerçek “değeri” hakkında fikir sahibi olabilir tabii. Ama iktidar karşısında direnmek yerine durumu kabullenmek ve bunun için yalanlara inanmak hep daha kolay olmuştur. Yine de eğilim odur ki insanlar, ihtiyar ana babasından da, bakıma muhtaç çocuğundan da caymazlar. Ki hayatları, bağımlı olduğu halde.

Liberter Egoizm, iktisadi ve sosyal fayda üzerinden “medeniyete zarar verenlerin” gönüllü olarak hayattan vazgeçmelerini talep ediyor. Geçmişte Faşizm, medeniyet hassasiyetini çok daha geniş bir liste üzerinden gerçekleştirmeye kalkmıştı. Alman Faşizmi takdire şayandır mesela: Üstün Alman ırkının mensubu dahi olsalar, bakıma muhtaç kim varsa -çocuklar dahil her yaştan sakat, her yaştan kronik hasta, yatalak - listeye dahildi.  Buna eşcinseller ve alkolikler de eklendi. Listenin diğer yekûnu malumunuz. 

yaşş

Bugün de her kesimden liste meraklıları mevcut. Mesela İslami fundamentalizm. IŞİD için Alevi, Hristiyan, Ateist olmak listeye girmek için yeter sebep. Elbette barbar oldukları için kafa kesmiyorlardı. İslam medeniyeti onlara göre “âlemler için” en hayırlısıydı. Medeniyetin önündeki engelleri Allah’ın rızası ve emri uyarınca ortadan kaldırıyorlardı. Hepsi bu.

Çünkü rasyonalizm, ideolojilerin en sevdiği düşünme metodu. Aklı temsil etmek iddiasından belki de. Corona günlerinde yaşlıları gözden çıkarmak da rasyonal bir tercih, Yahudi ve Çingene halklarını yok etmek de. Yahudileri çalışkan ve tüccar çingeneleri tembel oldukları ve ne tuhaf ki paranın düzenine boyun eğmedikleri için... İkisi de rasyonel. Kendi aklınca… 

Bu nedenle zorunluluk iyilik ve rasyonalizm ile bizi hizaya sokmak isteyenlere şüpheyle yaklaşmalı. O listenin kapısından içeri bizi de alacak birileri her zaman çıkabilir.

Kapıyı açmayın, cellatı uyandırmayın.

Vicdansızlığın filmi vizyona girmek istiyor: Sparta’ya Dönüş!

Sınıflı toplum aklının, sosyalizmin alternatif olmaktan çıkması durumunda insan aklına dayattığı hatta o aklı ikna ettiği korkunç durum budur.

Asla ve asla kabul etmeyeceğimiz insanlıktan çıkma hali! (8)

 

(1) https://www.youtube.com/watch?v=sw4iKde8X2o

(2) https://onedio.com/haber/milyonlarca-cocugu-oldurten-bir-de-el-veya-cinsel-organlarini-kestiren-bir-cani-leopold-676651

(3) Meşhur Volantarizm-Determinizm tartışmasına girmeden küçük bir parantez açalım: Hamur teknesine sayısız malzeme katılarak nihayetinde tarih denen ekmek pişmekte. Lakin hamurun niteliği belirleyici. Bu minvalde en genel anlamda tarihin hamuru sınıf ve çatışmasıdır. Bir eğilim olarak tarih bu gerçek üzerine yükselir. Coğrafya, din, iklim, antropoloji, komşu halklar, kamusal sağlık, kıtlık- bolluk vs. sayısız unsurun etkisini de not edelim. Ve buradan Sakallıya selam göndererek parantezi kapatalım.

(4) https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya/2020/04/05/bolsonaronun-korona-krizi-sozunu-dinleyen-kalmadi/

(5) Bu bölümdeki alıntılar Sevan Nişanyan’ın Facebook sayfasında yürütülen tartışma metinlerinden yapılmıştır.

(6) https://www.istanbulgercegi.com/slovaj-zizekten-koronavirus-yorumu-kuresel-komunist-tedbirlere-ihtiyac-var_215948.html

(7) https://www.a3haber.com/2020/04/13/chomsky-ve-pollin-koronavirusten-kurtulmak-icin-farkli-bir-dunya-hayal-etmeliyiz/

(8) Türkiye kıyılarına Corona dalgaları yeni vurduğunda yetmiş sekiz yaşındaki annem açık kalp ameliyatı olmuş ve bir süre bakıma muhtaç hale gelmişti. Ameliyat sonrası ilk haftalarda yemek içmek dâhil hiçbir ihtiyacını karşılayamayacak durumdaydı. O günlerde, kendisine süren tartışmaları anlattım ve fikrini sordum. “Ama” dedi annem “Bu çok ayıp. Tıpkı Almanya’da yakılan o insanlar gibi. Nasıl bir vicdansızlık bu! Biz annemize babamıza baktık. Siz şimdi Allah razı olsun bana bakıyorsunuz. Size de inşallah çocuklarınız bakacak. Ama bakmak zorunda değilsiniz ki. Biz de değildik. Fakat onlar nasıl böyle düşünüyorlar ki. Ne kadar ayıp!” Annem için ayıp kelimesinden daha büyük utanç verici bir kelime yoktur. Bu kelimeyi kullandığında olabilecek en ağır sözü söylüyordur aslında.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler