Türkiye’de ırkçılık yok mu sahiden?

Türkiye’de ırkçılık var mıdır? Hakim söylem, Türkiye’de ırkçılığın olmadığı yönündedir. Gerçek bu mudur? Gerçek bu değildir. Türkiye’de, tarihsel, toplumsal, kurumsal olarak kendini tesis etmiş ırkçılıkla birlikte bunun bireysel tezahürleri ile de sıklıkla karşılaşılır. Çoğunluğun tahakkümü hayatın bütün alanlarında kendini hissettirir.

Türkiye’de ırkçılık yok mu sahiden?

SiyasiHaber / Nuran Gelişli

1968 yılında Meksika Olimpiyatları’nda 200 metre yarışlarında madalya kazanan Amerikalı siyahi atletler Tommie Smith ve John Carlos kürsüye çıktıklarında ABD’deki ırkçılığa dikkat çeken eylemlerine Avustralya’lı beyaz atlet Peter Norman da destek vermişti. ABD’de ırkçılık hala yaygın bir sorun olarak varlığını sürdürüyor. Yakın zamanda siyahi bir gencin polis tarafından öldürülmesi ABD’de ve Avrupa’da büyük protestolara yol açtı.

Türkiye’de ırkçılık var mıdır? Hakim söylem, Türkiye’de ırkçılığın olmadığı yönündedir. Gerçek bu mudur? Gerçek bu değildir. Türkiye’de, tarihsel, toplumsal, kurumsal olarak kendini tesis etmiş ırkçılıkla birlikte bunun bireysel tezahürleri ile de sıklıkla karşılaşılır. Çoğunluğun tahakkümü hayatın bütün alanlarında kendini hissettirir.  

nu1

“Türkiye Türklerindir”

Irkçılık ve ayrımcılık üzerine çalışma yapan araştırmacıların görüşlerinin yer aldığı, İnsan Hakları Ortak Platformu’nun “Ayrımcılığın Yüzleri” başlıklı kitap, çeşitli alanlardaki ayrımcılıklara, nedenlerine ve sonuçlarına odaklanıyor.

Ülkü Doğanay, “biz” ve “bizden olmayanlar” ayrımının, milliyetçiliğin temel bileşkesi olduğunu belirterek başladığı yazısında fiziksel tehdide ya da ayrımcı eylemlere açık hale getirecek ayrımcı-ırkçı söylemler ya da nefret söylemleri arasındaki çizginin sanılandan daha ince olabileceğine ve bunun da ideolojik arka planı olduğuna dikkat çekiyor.

“Milliyetçiliğin temel bileşenlerinden olan “biz” ve “onlar” ayrımı, aynı zamanda ayrımcı ve ırkçı ideolojilerin de kurucu öğelerini oluşturur… var olan toplumsal ilişkiler ağının sürdürülmesi ve haklılaştırılması için gerekli olan dayanışmanın, birliğin ve hatta homojenliğin kurulması, “bizim gibi” olmayanların varlığını gerektirir. “Biz” ancak “bizden olmayanlar” tanımlanırsa anlam kazanacaktır. Söz konusu tanımlama, aynı zamanda bir “işaretleme”, “damgalama”dır. Bu nedenle, benzer koşullarda, örneğin eğitim, barınma ve istihdam olanaklarına erişim ya da kültürel haklar gibi konularda eşitsiz muameleden başlayarak şiddet eylemlerine ve hatta linç girişimlerine kadar geniş bir yelpazede sonuçlar doğurabilecek ayrımcılık biçimleri ile doğrudan doğruya bu gibi eylemlere yol açmasa bile olumsuz damgalama nedeniyle en azından “incitici” olabilecek, ama aynı zamanda muhatabını hedef göstererek fiziksel tehdide ya da ayrımcı eylemlere açık hale getirecek ayrımcı-ırkçı söylemler ya da nefret söylemleri arasındaki çizgi, sanılandan daha incedir.”

Türkiye birçok etnik ve dini kimliğin yer aldığı, yüzyıllardır birbiri ile kaynaşmış diller, kültürler ve geleneklerin bulunduğu bir coğrafyadır. Ne var ki bu çeşitlilik bir zenginlik olarak görülmez. Ulus devlet stratejisiyle Türk ve Müslüman kimliğin ezici hakimiyetine tabi kılınır, bir “biz” bir de “onlar” oluşturulur.

Türkiye’nin en çok satan gazetelerden birinin logosunun hemen yanında “Türkiye Türklerindir” ibaresi yer alır. Bu ibare aynı zamanda Müslümanlığı da içerir. Dolayısıyla Türkiye, Türklerin ve esas olarak da Müslüman Türklerindir! Geri kalanı ise azınlık, gayrimüslim, mülteci, yabancıdır. Müslüman Türklerle eşit değildirler. Ulus devlet oluşturma sürecinde hayata geçirilen gayrimüslimlerden  arındırılma politikalarının günümüze tercüme edilmiş hali olarak, yüzyıllardır bu coğrafyada yaşamalarına, bu toprağın insanı olmalarına karşın, yeri geldiğinde devletin en üst makamı tarafından “kapı önüne” konulmakla, “sınır dışı” ya da “deport” edilmekle tehdit edilebilirler.

nu3

Medya nefret söylemini üreten en önemli araçlardan biri…

Hrant Dink Vakfı’nın, etnik ve dini kimlik temelinde yürüttüğü “Medyada Nefret Söylemi” çalışması raporlarında, bu coğrafya halklarından olan Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler’in hedef alınan etnik kimlikler olarak ilk sırada yer aldığı görülmektedir. Bu sıralamanın politik gündeme göre değişebildiği ya da sözü edilen kimliklerden farklı bir etnik kimliğin öne çıkması hali, halkların, etnik kimliklerin ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı dilin politik arenadaki yansımasıdır.

Son yıllarda Suriyeli mültecilerin nefret söylemi hedefinde olduğu da raporlarda yer alan bir diğer husustur.

Yine bu raporlarda Hıristiyanların neredeyse hemen her zaman ilk hedef alınan grubu oluşturduğu görülmektedir.  Özellikle yeni yıla girilecek olan son haftada Noel Baba maketinin bıçaklanması gibi sokak gösterilerine dönüşen eylem haberlerinin, sıradan bir eylem gibi verilmesi sıklıkla rastlanan bir durumdur. Kiliselere, mezarlara saldırılar, dini, etnik kimliği aşağılayıcı, bir nefret eylemi olarak değil adli vaka olarak değerlendirilmektedir.

Irkçılık içeren ifadeler, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de, yeni medya mecralarında dolaşıma sokulmakta, kolay ve hızlı bir şekilde yaygınlaşmaktadır. Böylece toplumdaki farklı kimlikler, ayrımcılığa, “ötekileştirilmeye” ve nefret suçlarına bu alanda da maruz bırakılmaktadırlar.

nu2

 “Vatandaş Türkçe konuş”

“Ayrımcılığın Yüzleri” başlıklı kitabın “Nefret Söylemi, Dilsel Yaralanma ve Siyasal Faillik” başlıklı bölümünde Özkan Agtaş dildeki tehdit ifadelerini de sorguluyor.

“Tehdit, dilin hayat üzerine kapanmasının en açık şekilde sergilendiği yerlerden biridir ve bu haliyle nefret söyleminin çekirdeğini oluşturur.”

Milli bir reflekse dönüştürülmüş olan Türkiye’nin dört bir tarafının düşmanlarla çevrili olduğu fikri, politik dilin ana öğelerinden biri olarak kullanılır.

Türk ve Müslüman olmayanlar; Osmanlı’ya karşı ayaklanan, dış güçlerle işbirliği yapan, arkadan hançerleyen, vatan hainliği yaptıkları iddia edilen kimlikler, ülkeyi bölme emeli taşıyan “bölücü unsur”lar olarak tanıtılır. Devlet egemenliğini tehdit eden unsurlar olarak konumlandırılırlar.

Genelkurmay Başkanlığı’nın 27 Mayıs 2007 tarihinde yaptığı bir gece yarısı açıklamasında “‘Ne mutlu Türküm diyene!’ anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır” denilerek “Ne mutlu Türküm diyene!” demeyen herkes düşman ilan edilir.

nur2

Erzurum kurtuluş töreninde canlandırılan Ermeni katliamı çocukları ağlattı

Erzurum'un Aşkale İlçesi'nin işgalden kurtuluşunun 99'uncu yıldönümü törenlerinde rol ilçe sakinleri Ermeni katliamını canlandırdı.

“Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyaları ile Türkçe olmayan isimlerin kullanımının yasaklanması, okullarda ve mahkemelerde Türkçe dışındaki dillerin kullanımının yasaklanması, askeri okullara girebilmek ve kamu sektöründe çalışabilmek için “Türk ırkına mensup olma” şartının getirilmesi gibi uygulamalarla farklı kültür ve dillerin yaşaması ve gelişmesi engellenmiş, sistematik biçimde asimilasyon politikaları yürütülmüştür. Böylece, çeşitli etnik grupların farklı kültürleri, dilleri ve tarihlerinin gelişmesi engellenmiştir.

Kendisi gibi olmayanları “düşman görme” algısı gündelik hayatın diline de yansır. Türklüğü yücelten, üstün gösteren, “Ne mutlu Türküm diyene”, “bir Türk, dünyaya bedeldir”, “Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur” vb. gibi sözlerin yanı sıra “Ermeni dölü”, “gavur”, “Rum tohumu”, “Ayıdan post, Kürt’ten dost olmaz”, “Kızılbaş” gibi sözlerle ayrımcılık hayatın sıradanlığı içerisinde her gün yeniden üretilir. 

nur1

Futbol sahalarında üretilen ırkçılık…

Irkçı söylemin toplumsal refleks haline dönüştüğü alanlardan biri de futbol sahalarıdır.

1993 ile 2002 arasında Türkiye’de forma giymiş siyah futbolculardan John Moshoeu Kick-off adlı dergiye verdiği röportajda “Takım arkadaşlarım Hıristiyan olduğumu anlayınca beni dışladılar. Bu yüzden zaman zaman boynumdaki haçımı saklamak zorunda kaldım. Türkiye’de renk sorunu yaşadım. Siyah olduğum için beni yamyam olarak çağırıyorlardı” ifadeleriyle Türkiye’deki ırkçılıktan bahsediyordu.

Türkiye’de ırkçı saldırılara maruz kalan bir diğer futbolcu ise İngiltere’den 1998 yılında Trabzonspor’a transfer olan Kevin Campbell.  Campbell, dönemin Trabzonspor Başkanı Mehmet Ali Yılmaz’ın “Taraftar zaman zaman bağırıyor bize golcü al diye. Biz de buluyoruz bir yamyam alıyoruz. Rengi bozuk alıyoruz ama atmıyor işte” demesinin ardından Türkiye’yi terk etti.

Saadet Partisi’nin 2002 yılında “Filistin halkıyla dayanışma” adı altında düzenlediği mitingde “I understand Hitler better now (Hitleri şimdi daha iyi anlıyorum)” pankartı açılırken, Kayseri’de sivil toplum örgütleri ve siyasi partilerin düzenlediği “Filistin Halkı ile Dayanışma” mitinginde o dönemde Fenerbahçe’de top oynayan İsrailli oyuncu Haim Revivo’yu hedef alan sloganlar atılıyor, “Revivo Go Home” yazılı forma yakıldıktan sonra ayaklar altında parçalanıyordu.

nur4

“Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır”

KONDA’nın 2011’de yaptığı “Kürt Meselesinde Algı ve Beklentiler” isimli çalışmasının verilerine göre Türklerin % 57,6’sı Kürt gelin ya da eş; % 53,5’i Kürt iş ortağı; %47,4’ü de Kürt komşu istemediğini belirtiyor. Yani Türklerin yarısından fazlası Kürt bir eş, gelin, iş ortağı ya da komşu istemiyor.

Bölge illeri dışında gittiği bütün maçlarda ırkçı sloganlarla karşılanan Diyarbakırspor, maçlarını psikolojik baskı altında oynamak zorunda bırakılıyor. Bursaspor-Diyarbakırspor maçlarında olaylar çıkıyor, yaralananlar oluyor, Diyarbakırspor futbolcularına yönelik “PKK Dışarı” sloganları atılırken, Bursaspor tribünlerinde, Türk bayrakları ile birlikte “Mehmetçiğiz, Türküz” ve “Ne mutlu Türk’üm diyene” yazılı pankartlar açılıyor, tekbir getiriliyordu.

“Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır” denilerek her zaman terör ve şiddetle ilişkilendirilen Kürtler, politik gündeme göre zaman gelir “kardeş” olunduğuna vurgu yapılan bir halk olurken, “PKK’lılar aslında Ermenidirler, Öcalan aslında Ermenidir, bunlar sünnetsizdirler” sözleriyle Ermeni halkı hedef tahtasına konur.

Agos gazetesi yayın yönetmeni Hrant Dink’in “Türklüğü aşağıladığı” gerekçesiyle yargılanması, saldırgan tehditlere maruz kalması ve bütün bunların sonucunda öldürülmesi, yüzbinlerce insanın  “Hepimiz Hrantız, Hepimiz Ermeniyiz” demesine yol açmıştı. Buna karşılık Trabzon Stadında beyaz bereleri ile “Hepimiz Ogün’üz, Hepimiz Türk’üz” yazılı pankart açılıyordu.  

Bu sloganları atan, pankartları açan, eylemleri yapanlar ırkçılıktan ya da ayrımcılıktan dolayı herhangi bir kovuşturmaya uğramıyor, yapılan eylemler “kötü tezahürat” olarak tanımlanıyor.

nu4

Türkiye uluslararası sözleşmelere çekince koyuyor

Uluslararası Azınlık Hakları Grubu (MRG) ve Diyarbakır Barosu tarafından ortaklaşa yürütülen “Türkiye’de ayrımcılıkla mücadele ve azınlık haklarının desteklenmesi” projesi kapsamında “Bir eşitlik arayışı: Türkiye’de azınlıklar” çalışması, Türkiye’de yaşayan etnik ve dini kimliklere yönelik raporunda,

Türkiye’deki azınlıkların statüsü, azınlıkları din temeline dayalı olarak tanımlayan 1923 tarihli Lozan Antlaşması ile tesis edilmiştir. Bu Antlaşma gayrimüslimler için tam vatandaşlık hakları öngörmekte ve Türk hükümetine müspet yükümlülükler yüklemektedir.

Her ne kadar Lozan tüm gayrimüslimlere azınlık statüsü tanısa da, Türkiye uygulamada Antlaşma’nın kapsamını Ermeniler, Museviler ve Rumlarla sınırlandırmıştır. Böylece Bahailer, Gürcüler, Maronitler, Protestanlar, Süryaniler ve Yezidiler gibi diğer gayrimüslimler hukuka aykırı bir şekilde Antlaşma korumasının dışında bırakılmaktadır. Hukuka aykırı şekilde dışlandıklarını ve haklarının tanınmasını talep ettiklerini özellikle Süryaniler sıkça dile getirmektedir: “Türkiye’deki Süryaniler açısından bugünkü en büyük sorun, Lozan kapsamındaki haklarını kullanmalarına izin verilmemesidir. Bu durum antlaşmayı ihlal etmektedir.”

Türkiye, Antlaşma’nın kabulünden beri Lozan’ı sistematik bir şekilde ihlal etmektedir.

Melek Göregenli’ye göre,

“Homojen bir toplum söylemi üzerinden ‘biz’ dili kuruluyor. Böyle homojen bir toplum yok. Bir arada ve mutlu olmak için de aynı olmaya gerek yok; birbirinin varlığını görmek ve bir arada yaşamanın yollarını bulmak gerek. Herkesin 'biz' inşasının artık gerekli olmadığını fark etmesi gerek.”

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler