Temelli: ‘Kayyımlar ekonomik sömürünün bir parçasıdır’

HDP, “Ekonomik Kriz, Bütçe ve Seçeneklerimiz” başlıklı bir ekonomi konferansı düzenledi. Konferansın açılış konuşmasını HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli yaptı. Ankara'da yapılan konferansta konuşan Temelli “Kürt meselenin çözümsüzlüğünde iktisadi şiddeti de görmek zorundayız. Kayyımsız yapamamalarının bir diğer nedeni de budur” dedi.

Temelli: ‘Kayyımlar ekonomik sömürünün bir parçasıdır’

SiyasiHaber

Ankara Dünya Ticaret Merkezi’nde dün (7 Aralık) düzenlenen Ekonomi Konferansı’nın “Ekonomik Kriz ve Bütçe” başlıklı 1. Oturumu’nu Prof. Nejla Kurul yönetirken, oturumda Korkut Boratav “Ekonomik Krizin Aşamaları”, Alp Altınörs “Türkiye Ekonomisinde Kriz”, Cüneyt Akman “Bir Saadet Zinciri Ekonomisi ve Kriz: Türkiye Örneği”, Mustafa Durmuş “Kamu Maliyesi Krizi, Bütçe Hakkı ve 2020 Bütçesi” ve Aziz Konukman “Bütçe Hakkı” konulu sunumlar gerçekleştirdi.

Serpil Kemalbay’ın moderatörlüğünü yaptığı “Neoliberalizm Çökerken Seçenekler” başlıklı 2. Oturum’da ise Serap Sarıtaş “Sosyal Güvenlik Hakkı”, Mert Büyükkarabacak “Kapitalizmin Krizine Karşı Programın Başlıkları Ne Olmalı?”, Cem Somel “Alternatif İnşa Süreci”, Veysel Moray “Geçmişten Geleceği Örmek: Topluluklar Ekonomisi, Kooperatifçilik ve Komün” başlıklı sunumlar yaptı.

Ekonomi Konferansı, HDP Sözcüsü Günay Kubilay’ın modere ettiği,  “Alternatifleri Örgütlemek” başlıklı Forum ile tamamlandı.

Temelli: ‘Kayyımlar ekonomik sömürünün bir parçasıdır’

 

Temelli: ‘Kayyımlar ekonomik sömürünün bir parçasıdır’


HDP’nin düzenlediği Ekonomi Konferansı’nın açılış konuşmasını yapan partinin Eş Genel Başkanı Sezai Temelli, konuşmasında kapitalizmin üretim süreçlerindeki değişimlere dikkat çekti. Temelli bu konuda şunları söyledi: “Üretim algoritmasının değiştiği bir süreci yaşadık. Fabrika toplumlarının yıkıldığını gördük. Buna bağlı olarak sosyal üretim üzerinde de çok önemli değişikliklerin yaşandığını hep beraber izledik. Hem artı değer üretim süreçlerinde ciddi farklılaşmalar yaşandı hem de artı değerin aktarım mekanizmalarında önemli değişimlerin yaşandığı bir dönem gelişti.”

 

 

Nasıl bir emek sömürüsü?

Temelli, üretim süreçlerinde gerçekleşen değişimin sınıf mücadelesinin ve emek sömürüsünün karakterinde de değişimlere yol açtığını söyleyerek “Fabrika toplumunun yıkılması beraberinde bize şu soruyu getirdi: Nasıl bir sınıf mücadelesi örgütlemeliyiz? Yani anti-kapitalizm dediğimizde, kapitalizm sonrasına dair konuşmaya başlayacaksak o zaman “nasıl bir sınıf mücadelesi” sorusu üzerine konuşma zorunluluğumuz var. Bir kere buna yoğunlaşmamız gerekiyor. Eğer bir emek sömürüsü varsa, bunun nasıl bir biçim aldığına dair üzerinde konuşmamız gerekiyor” dedi.

AKP’nin neo-liberal laboratuvarı

Temelli, konuşmasında “Tam 17 yıldır AKP dönemiyle özdeşleştireceğimiz bir neo-liberal laboratuvarda yaşıyoruz. Daha öncesinin iyi bir şey olduğunu söylemiyorum. Ama bu 17 yıla baktığımızda AKP’ye dair konuşacaksak eğer AKP’nin Türkiye’yi bir neo-liberal laboratuvara çevirdiğini mutlaka söylememiz lazım. Yani kapitalizmin bu formuyla bu denli barışık, kapitalizmin bu formuna uygun bir kamu düzeni inşa etmede bu denli “kararlı bir iktidar” aslında tüm dünyaya bir neoliberal laboratuvar sunmuştur” sözlerini kullandı.

Temelli: ‘Kayyımlar ekonomik sömürünün bir parçasıdır’


HDP Eş Genel Başkanı Temelli, Kürt halkına yönelik siyasal ve ekonomik şiddetin iç içeliğine vurgu yaptı:

 

“Kamu düzeninin ilişkiler ağlarının aşırı milliyetçi ve ırkçı hamaset ile örüldüğünü görmemiz mümkün oldu. Yani bir yanıyla toplumu o yoksulluğu yönetme mekanizmalarıyla o mezhepçi sarmala almak, diğer yandan toplumu şiddet girdabına almak için milliyetçiliğin yükselmesi. Tüm bunlar aslında Türkiye’de karşımıza en önemli meseleyi çıkartıyor. Bütün bunları aynı başlık altında nerede okursunuz, Kürt meselesinde okursunuz.”

“Türkiye’nin yoksulluk haritasına bakarsanız Kürt illerini görürsünüz. Yoksulluğun yönetilmesinde Kürt illerindeki sömürü mekanizmaları ve bu alanlar arasındaki transferlere baktığımızda artı değerin nasıl transfer edildiğini görürsünüz. Sadece gidip oraya kayyım atamak değildir, kayyım atamak da bu mekanizmanın bir parçasıdır. Kürt meselesine dairdir. Kayyım atayarak bir yanıyla sömürü düzenini daha net hayata geçirir ama öbür tarafıyla da şiddet mekanizmasını üretir.”

“Kürt meselenin çözümsüzlüğünde bu zoru da görmek sorundayız. Yani iktisadi zoru da iktisadi şiddeti de görmek zorundayız. Kayyım bu ikisini birleştiren bir meseledir. Kayyımsız yapamamalarının bir diğer nedeni de budur. Kürt illerinin kalkıp kendi zenginliğine sahip çıkmasının engellemesinin yolu bu şiddet sarmalının her yeri kaplamasından geçer. İktisadi zora, siyasi zor ve şiddet de eşlik ediyor. Her gün yaşanan gözaltılar, tutuklamalar, katliamlarda ve daha büyük boyutta Suriye savaşında bunu görmek mümkündür.”

HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli’nin Ekonomi Konferansı’nda yaptığı konuşmanın tamamı şöyle:

Böyle bir süreçte bu tür konferanslarla yol almak partimizin en temel bakış açısını da yansıtıyor. Evet, kendi yapılanmasını çokluk, çoğulculuk üzerinden kuran ve o yürüyüş güzergahını toplumun bütün kesimleriyle oluşturmak isteyen anlayışımız gereği konferanslarla, çalıştaylarla, kongrelerle bir araya gelerek hem besleniyoruz hem de önümüzdeki süreci birlikte yorumluyoruz. Esas olan tabii ki sadece yorumlamak değil; müdahale etmek, toplumu ve ekonomiyi değiştirmektir.

Kapitalizm krizinin bir süreklilik arz ettiğini görüyoruz

Bildiğiniz gibi dünya büyük bir kriz içinde, bu kriz çok uzun süreden beri sürüyor. Özellikle dönüp baktığımızda kapitalizmin bir krizler dönemi ve krizden çıkış, tekrardan krize evriliş şeklinde yol kat ettiğini görüyoruz. Ama bugün için neoliberal dönemi incelediğimizde kapitalizm krizinin bir süreklilik arz ettiğini söyleyebiliriz. 70'ler ortasından bugüne kadar devam eden süreci bütün olarak okuduğumuzda bir türlü o kriz sarmalından çıkamayan bir kapitalist dönemden bahsedebiliriz. Evet 2008 krizi sonrası post neo-liberal dönem diye bir kavram ortaya atıldı ama o post bir türlü gerçekleşmedi. Neoliberalizm dinamikleri hala kendisini koruyor ve korudukça da o büyük yıkımı, insanlığın, emeğin, doğanın üzerindeki o büyük yıkımı sürdürmeye devam ediyor. Bu sürekli neo-liberal kriz hali aslında kapitalizmin kendine özgü yapısıyla birebir alakalı.

‘İyi kapitalizm’in zaman zaman bir sol program haline geldiğini gördük

Zaman zaman neoliberal kapitalizmi, kapitalizmin genel dinamiklerinden ayırarak ele almak aslında kapitalizme karşı mücadelenin de yeterince tanımlanmasını engelledi. Yeterince ortaya çıkmasını engelledi diyebiliriz. Sanki iyi bir kapitalizm varmış gibi bir algının hakim olduğu dönemleri dünya yaşadı, insanlık yaşadı. Ama bir türlü o ‘iyi kapitalizm’ ile karşılaşmadık. Genellikle 1945-75 arasındaki o altın çağ diye tanımlanan dönemi özellikle insanlar refere etmeye başladı. İlginçtir, sosyal demokrasinin altın yılları aslında kapitalizmin altın çağıyla örtüşük olarak gitti. Niye ilginçtir? Neo-liberal dönemde yani içinde bulunduğumuz kriz döneminde o altın çağa referans veren aslında sadece sosyal demokrasi olmadı, birçok geniş sol, sosyal demokrat kesimin de o dönemi referans verdiğini gördük. Yani iyi kapitalizmi tercih etmenin aslında bir sol program olarak karşımıza çıktığını dönemleri de gördük.

Kapitalizm ancak antikapitalist bir programla aşılır: HDP olarak bunun üzerinde çalışıyoruz

Bunun böyle olmadığını tarih bize hep gösterdi. Hele hele son 10 yıllık döneme baktığımızda kapitalizm gidişatının bir çöküş süreci olduğunu, kapitalizmin içinde arayacağımız reçetelerle bunu aşmanın mümkün olmadığını, kapitalizmi aşmanın ancak ve ancak gerçek anlamda bir antikapitalist programla mümkün olacağını bugün çok daha açık görüyoruz. HDP olarak önümüze koyduğumuz ödevlerden biri bu konu üzerinde çalışmaktır. Bugün sihirli formüller üretip, hazır reçetelerle değil; birlikte çalışarak, kapitalizm nasıl aşılır sorusuna birlikte yanıtlar üreterek, bunu bir toplumsal mücadele alanı haline getirerek bu soruların yanıtlarını arıyoruz.

Masalar şeklinde çözüm üretmeye çalışıyoruz

Konferansımız, bu sorunların yanıtlarını aramaya yöneliktir. Bir ekonomi masamız var, Eş Genel Başkan Yardımcılığı olarak örgütlendirilmiş bir ekonomi birimimiz var. İlk burada bir yapılanma gerçekleştirdik. Bu çalışma alanımızı alışılagelmiş ekonomik çalışmaların dışında masalar şeklinde örgütleyerek, ekonomi politik masası, tarım masası, emek masası, sosyal politika masası gibi birçok alanı kaplayan masaları inşa ederek yol almaya çalışıyoruz. Yakın dönemde umuyorum ki bir enerji masasını buraya eklemek istiyoruz. Bütün bunların üzerinde çalışırken bir yanıyla bunun toplumla olan bağlarını kurmak, öbür yanıyla toplum siyaset ilişkisini bu çalışma alanlarında üretmek öncelikli işimiz. Yapmış olduğumuz konferanslarla, yapmış olduğumuz çalıştaylarla tam da bunlara dair çözümler geliştirme gayretindeyiz.

Sosyal ve toplumsal zeminde önemli değişimler yaşandı

Bir kere her şeyden önce neo-liberalizm burada ayrıntılı ele alınacaktır. Kuşkusuz üretim ve sosyal üretim ilişkilerindeki büyük dönüşüme bakmakta fayda var. Üretim algoritmasının değiştiği bir süreci yaşadık. Fabrika toplumlarının yıkıldığını gördük. Buna bağlı olarak sosyal üretim üzerinde de çok önemli değişikliklerin yaşandığını hep beraber izledik. Hem artı değer üretim süreçlerinde ciddi farklılaşmalar yaşandı hem de artı değerin aktarım mekanizmalarında önemli değişimlerin yaşandığı bir dönem gelişti.

Yaşanan değişime göre yeni bir değerlendirme yapmamız gerekiyor

Neden önemlidir bu değişimler? Bu değişimleri eğer iyi tahlil edemez ve çözümler üretemezsek, gerçekten bizim bir programdan bahsetmemiz mümkün olmaz. Eğer bugün bu değişim dönüşüm süreçlerinin tahlilinden yoksun kalıyorsak o zaman biz geleceğe dair de eksiklikleri konuşmak ya da yaşamak durumunda kalabiliriz. Fabrika toplumunun yıkılması beraberinde bize şu soruyu getirdi: Nasıl bir sınıf mücadelesi örgütlemeliyiz? Yani antikapitalizm dediğimizde, kapitalizm sonrasına dair konuşmaya başlayacaksak o zaman “nasıl bir sınıf mücadelesi” sorusu üzerine konuşma zorunluluğumuz var. Bir kere buna yoğunlaşmamız gerekiyor. Eğer bir emek sömürüsü varsa, bunun nasıl bir biçim aldığına dair üzerinde konuşmamız gerekiyor.

Neoliberalizm bütün üretim süreçlerini etkiledi buna karşı nasıl mücadele edeceğiz

Eğer bir doğa talanı varsa, ekoloji meselesi varsa, bunun üzerinde artık konuşmamız gerekiyor. Eğer kadına yönelik şiddet varsa ki bu şiddetin arkasında çalışan bir ekonomi-politik mekanizması varsa, bunu açığa çıkartmamız ve buna dair sözümüzü kurmamız, mücadele hatlarını örmemiz gerekiyor. Şunu çok iyi biliyoruz ki üretim ve sosyal üretim algoritmaların değiştiği yerde karşımıza tabii ki Marx’ın deyimiyle fiktif sermaye, yani bugünkü yorumuyla finansal sermaye ve buna bağlı olarak fiktif üretim ya da fiktif artı değer aktarım mekanizmalarının çıktığını görüyoruz. Özellikle neoliberal dönemin bu finansallaşma süreci, bütün üretim süreçlerini etkilemiştir. Buna karşı nasıl mücadele edeceğiz.

Mücadele dinamiklerinin nasıl engellendiğini kamu düzeni içinde görmek mümkün

Bunu yaparken ne yapmıştır? Tam da mücadeleye bizi çağırırken bizi fazlasıyla borçlandırmıştır. Yani bugünkü üretim ilişkileri dışında geleceği dahil bir tasarımla bizi borçlandırmıştır. Borçlandırılan, emeği sömürülen ve yoksullaştırılanları yönetmiştir. Buna karşı nasıl mücadele edeceğiz. Bu yoksullaşma ve finansallaşma sürecini ele almak zorundayız. Bu denli yoksullaşan, bu denli yıkıma uğrayan toplumların mücadele dinamikleri nasıl engelleniyor? Bunu da kamu düzeni içinde görmek mümkündür.

Türkiye AKP ile birlikte bir neoliberal laboratuvar haline geldi

Bir yanıyla yoksulluğu yönetirken, bir yanıyla borçlanma mekanizmaları yaygınlaşırken, öbür tarafta kamu düzeni adı altında bir kontrol toplumunun, bir tedbir toplumunun ve bir şiddet sarmalının her yeri sarıp sarmaladığını görüyoruz. Hak yitimlerinin had safhaya ulaştığı bir düzen içindeyiz. Bunun dünyada en ciddi yansımalarının olduğu ülke Türkiye’dir. Evet, tam 17 yıldır AKP dönemiyle özdeşleştireceğimiz bir neo-liberal laboratuvarda yaşıyoruz. Daha öncesinin iyi bir şey olduğunu söylemiyorum. Ama bu 17 yıla baktığımızda AKP’ye dair konuşacaksak eğer AKP’nin Türkiye’yi bir neo-liberal laboratuvara çevirdiğini mutlaka söylememiz lazım. Yani kapitalizmin bu formuyla bu denli barışık, kapitalizmin bu formuna uygun bir kamu düzeni inşa etmede bu denli “kararlı bir iktidar” aslında tüm dünyaya bir neoliberal laboratuvar sunmuştur.

AKP şiddet sarmalıyla bir ekonomik yıkım uyguluyor

Yıkımın her türlüsünün yaşandığı ve bu yıkım sürecinin ciddi bir şiddet sarmalıyla örüldüğü bir AKP döneminden bahsedebiliriz. Ne yapmıştır? Tam da finansal sermayenin gereklerine uygun ekonomi politikayı yapılandırmıştır. Tam da yoksulluğun yönetilmesine dair gereklilikleri harfiyen yerine getirerek aslında toplumsal çöküşü hızlandırmıştır. Tam da kamu düzeni adı altında güvenlikçi mekanizmalarla toplumu şiddet girdabına sürüklemiştir. Evet, tüm bunlara baktığımızda bunların bütün yansımalarını görmemiz mümkün.

Bugün Türkiye dünyada en borçlu ülkelerinin başında geliyor ve halkın büyük çoğunluğu bu denli borçlandırılmış -ki bunu bütün istatistiklerde görmemiz mümkün. Kredi kartları borçlarından diğer bütün borç ağlarına baktığımızda finansal sermaye ile toplumsal ilişkileri bu anlamda görmemiz mümkün. Neden önemlidir? Çünkü finansal sermaye dinamiklerinin toplumun bütün hücrelerine nasıl sirayet ettiğini buralardan okumak olanaklı. Diğer taraftan yoksulluğun yönetilmesi dediğimiz mesele var. Burada karşı hak gasplarının nasıl ortaya çıktığını gösteriyor. Ekonomik kriz ve buna bağlı olarak bütçenin bu konferansta ele alınması aslında bütçe hakkı yitimine bağlı tüm hak yitimlerini bize getiriyor. Bu hak yitimlerine karşı nasıl bir yoksulluk yönetilme yöntemiyle karşı karşıya kaldık? Bir sosyal yardım programıyla. Sosyal yardımlar da bir hak olarak görülebilir ama sosyal yardım düzeneğinden aslında tam da o mezhepçi/cemaatçi ağlar üzerinden nasıl da o neoliberal dönemin inşa edildiğini görmemiz mümkün.

Yoksulluğun yönetilmesiyle, cemaatçi ve mezhepçi ağlarla toplum kontrol altına alınıyor

Nasıl ki ABD, İngiltere ya da Avrupa’da kiliselerin öne taşındığı bir dönem gördüysek Türkiye’de yoksulluğun yönetilmesi mekanizmalarında da cemaatçi, mezhepçi yaklaşımın toplumsal ağlar üzerindeki tahakkümünü görmemiz mümkün. Kamu düzeninin ilişkiler ağlarının aşırı milliyetçi ve ırkçı hamaset ile örüldüğünü görmemiz mümkün oldu. Yani bir yanıyla toplumu o yoksulluğu yönetme mekanizmalarıyla o mezhepçi sarmala almak, diğer yandan toplumu şiddet girdabına almak için milliyetçiliğin yükselmesi. Tüm bunlar aslında Türkiye’de karşımıza en önemli meseleyi çıkartıyor. Bütün bunları aynı başlık altında nerede okursunuz, Kürt meselesinde okursunuz.

Kürt meselesinde ekonomik zoru ve şiddeti de görmek zorundayız

Evet yoksulluğun yönetilmesi. Türkiye’nin yoksulluk haritasına bakarsanız Kürt illerini görürsünüz. Yoksulluğun yönetilmesinde Kürt illerindeki sömürü mekanizmaları ve bu alanlar arasındaki transferlere baktığımızda artı değerin nasıl transfer edildiğini görürsünüz. Sadece gidip oraya kayyım atamak değildir, kayyım atamak da bu mekanizmanın bir parçasıdır. Kürt meselesine dairdir. Kayyım atayarak bir yanıyla sömürü düzenini daha net hayata geçirir ama öbür tarafıyla da şiddet mekanizmasını üretir. Bir başka konu daha vardır. Artı değer transferi üzerinden baktığımızda, bugün işçi sınıfının katmanlarına baktığımızda en yoksulların Kürt emekçiler olduğunu görürüz. İnşaat sektörü ki bu dönemin finanslaşma ile en barışık sektörüdür. Diğer taraftan turizm ve mevsimlik tarım işçileri. Sadece bu 3 sektörde bile Kürt emekçilerinin sömürüsü üzerinden nasıl bir artı değer transferinin yaşandığını görmemiz mümkündür. Kürt meselenin çözümsüzlüğünde bu zoru da görmek sorundayız. Yani iktisadi zoru da iktisadi şiddeti de görmek zorundayız. Kayyım bu ikisini birleştiren bir meseledir. Kayyımsız yapamamalarının bir diğer nedeni de budur. Kürt illerinin kalkıp kendi zenginliğine sahip çıkmasının engellemesinin yolu bu şiddet sarmalının her yeri kaplamasından geçer. İktisadi zora, siyasi zor ve şiddet de eşlik ediyor. Her gün yaşanan gözaltılar, tutuklamalar, katliamlarda ve daha büyük boyutta Suriye savaşında bunu görmek mümkündür.

Kürt meselesi savaş, şiddet ve iktisadi zorun birleştiği alandır, hepimizin sorunudur

Şiddet savaş sarmalıyla iktisadi zorun birleştiği meseledir Kürt meselesi. Kürt meselesi çok doğal, herkesin hakkını teslim ettiği gibi sadece Kürtlerin meselesi değildir, Kürt meselesi aslında hepimizin meselesidir. Bu meseleyi çözmeden, bu mekanizmanın dışına çıkamıyoruz. Çünkü şiddetin referansları iktisadi zorun referansları böyle bir sıkışma alanına taşınmışsa o zaman topyekün bu sıkışmayı aşmanın zamanı gelmiştir. Bunun yolu da aslında Türkiye’de bir demokrasi mücadelesidir. Biz hem ekonomiye dair hem de siyasete dair tüm sözlerimizi bir araya getirme çabasındayız. Yani iktisadi alanla siyasi alanı mutlaka buluşturmak durumundayız. Demokrasi meselesini ele aldığımızda bunun iktisadi alanı da kapsaması gerektiğini inanarak çözüm üretmenin derdindeyiz.

Ekonominin demokratikleşmesini ve hak mücadelesini buluşturmayı amaçlıyoruz

Bunu biz radikal demokrasi başlığı altında ele alıyoruz. Yeni bir toplumsallık, yeni bir demokrasi mücadelesinin zemini oluşturulacaksa -ki burada demokratik ulusa işaret ediyoruz- bu demokratik ulusun bir demokratik anayasayla yol alacağını söylüyoruz ve buradan demokratik cumhuriyeti var edebileceğimize inanıyoruz. O yüzden çağrımız bu anlamıyla demokrasi mücadele hattınadır. Bu çağrı ekonominin de demokratikleştirilmesini ve ekonomide adaleti, bütün hak mücadelelerini buluşturmayı da amaçlamaktadır. O yüzden radikal demokrasi dediğimiz meseleyi de bu demokratik ulus dediğimiz zeminin üzerinde yapılandırıyoruz. Diyoruz ki bu zeminde yükselecek şeyin üçlü sacayağı emek mücadelesidir; yani aslında yeni sınıf mücadelesidir ve anti-kapitalist bir yönü vardır. Muhakkak bu alan örgütlenmelidir, emeğin hakları mücadelesi başat mücadele hattıdır.

Mücadelemizi üçlü sacayağı üzerinden başarıya götüreceğiz

İkinci sacayağımız ekoloji mücadelesidir, çünkü bugün kapitalizm emeği sömürürken doğayı talan etmekte sınır tanımıyor. Doğaya sahip çıkmak bir yanıyla emek sömürüsünün önünü kesmek diğer yanıyla yaşam hakkına sahip çıkmaktır. Üçüncü sacayağımız da kadın mücadelesidir. Eşit temsiliyet ve eşbaşkanlık gibi günlük siyasi dile yansıması dışında aslında kadın mücadelesi, eşit temsiliyet toplumsal sömürünün önüne geçebilecek en güçlü mücadele alandır. Hem toplumsal özgürlük hem yaşam özgürlüğü hem de ücretli köleliğinin önüne böyle bir mücadeleyle geçilebileceğine inanıyoruz. Ve bunu yaparken her seferinde kendimize bu meşhur ve değişmez soruyu sorarak devam etmek istiyoruz: Ne yapmalı? Bunun yanıtını da hep birlikte üretmek istiyoruz. Hangi siyasi görüşten, hangi yaklaşıma sahip olursa olsun  -çünkü biliyorsunuz olabildiğince karmaşık bir düzeni vardır özellikle ekonomi alanının- katkı sağlayacak her şeyin bu süreçte çok çok büyük önemde olduğuna inanıyoruz. Tıpkı bütün kesimlerin katılımıyla gerçekleştirdiğimiz tarım sempozyumunda olduğu gibi bu ceberut iktidardan kurtulmanın zamanının geldiğine inanıyoruz. Bu konferansa katkı sunan herkese teşekkür ediyor, çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler