Selahattin Demirtaş’ın savunmasının tam metni

Tutuklu yargılanan Selahattin Demirtaş'ın, 11-12-13 Nisan 2018 tarihlerinde Ankara Sincan'da görülen duruşmada yaptığı savunmanın tam metnini yayınlıyoruz.

Selahattin Demirtaş’ın savunmasının tam metni

Halkların Demokratik Partisi (HDP) önceki dönem eş genel başkanı Selahattin Demirtaş'ın, tutuklu yargılandığı davanın 11-12-13 Nisan 2018 tarihlerinde Ankara Sincan'da görülen ikinci duruşmasında yaptığı savunmanın tam metnini yayınlıyoruz.

Demirtaş "terör örgütü kurma ve yönetme", "örgüt propagandası" ve "suç ve suçluyu övme" iddialarıyla suçlanıyor. Diyarbakır'da açılan dava, güvenlik gerekçesi ile başkanlığını Murat İlhan'ın yaptığı Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi'ne alınmıştı. Dava, daha önce Demirtaş hakkında hazırlanan ve dokunulmazlığının kaldırılması için TBMM'ye gönderilen 31 fezlekenin toplamından oluşuyor ve Demirtaş hakkında 142 yıla kadar hapis cezası isteniyor.

Davanın birinci duruşması 14-16 Şubat 2018 tarihlerinde görülmüştü.

Bianet’in yayınladığı savunmanın tamamı şöyle:

11 Nisan 2018 tarihindeki oturumda yapılan savunma

Yerine getirilmesi istenen ara kararlarla ilgili gelişmeleri bilmiyorum. Avukatlarım da bilmiyor. Çünkü yanılmıyorsan 4 Mart tarihinden itibaren UYAP sisteminde avukatlarım herhangi bir belgeye, bilgiye ulaşamadılar. O nedenle önceki ara celsede mahkemenizin talep ettiği, bizim taleplerimiz doğrultusunda mahkemenizin de kabul ettiği ara kararlardan hangileri yerine getirildi bilemiyorum. Bu arada avukatlarım herhangi bir fiziki dosyadan da belge alamadıkları için, çünkü mahkemeniz Sıhhiye’de değil burada çalışıyordu, bu tür iletişimsizlikler nedeniyle avukatlarımın bana verdiği bilgi şöyledir: Kaleme gittiğimizde bir kalem memuru arkadaş görevli var fakat “asıl dosyaya bakan heyet orada olmadığı için dosyada belge bilgi veremiyoruz” diyor.

 Şu açıdan önemli: İddia makamı bütün bu duruşma safahatı boyunca istediği her türlü belgeye ulaşabilecek ama savunma ara kararlar, dosyaya girip çıkan belgeler ve tutanaklarla ilgili hiçbir şeye ulaşamayacaksa bu savunma hakkımızın kısıtlanması anlamına gelir. Mahkemenizden kaynaklanmadığını biliyorum. UYAP sisteminde genel olarak sorun, sıkıntı var ama en azından şu celse başlarken tutanağa geçmesini istiyorum ki geçen celseden bu yana dosyamda ne tür gelişmeler oldu hiçbir bilgim yok. Avukatlarımın da bilgisi yok. Bugün itibariyle de CD teslim etmişlerse de onu görme şansım olmadı.

Tebliğ ettiğiniz belgeleri okumam 5 yıl 4 ay sürer

 Geçen celse iddianame eklerine dair bana bir CD tebliğ ettiniz ve bunu cezaevinde incelemem üzerine cezaevine yazı yazdınız. Cezaevinde de karar alındı. Haftada iki gün ikişer saatten 4 saat bilgisayar kullanma izni verildi. CD’deki iddianame eki olan belgeleri incelemem bu şekilde cezaevinde mümkün hale geldi. Fakat CD’yi açtığımda şöyle bir şeyle karşılaştım: 11772 sayfa ek belge var. Sadece bana tebliğ edilen. O günden bu yana dosyaya dahil olanları belirtmiyorum. Haftada 4 saat cezaevinde bilgisayarla evrakları okuma hakkım var. Ortalama bir hızla okursam, sadece okursam; inceleme değil, birbiriyle ilişkilendirme, bağlantı kurma değil; sadece haftada 4 saat bu belgeleri okursam ortalama bir hızla 5 yıl 4 ayda okumayı bitirebiliyorum. Bana tutuklandığımdan 15 ay sonra tebliğe edilmiş belgeleri cezaevinde bu koşullarda okumam tam 5 yıl 4 ay sürüyor.

 Siz mahkeme heyeti olarak bu belgeleri, aralıksız, yemeden, içmeden günün 24 saati okusanız tamı tamına 43 gün sürüyor. Cumhuriyet savcısı bunu okumuşsa, 43 gün yemeden, içmeden, uyumadan 24 saat esas alınırsa 43 gün sürüyor. Normal bir okuma hızıyla heyetiniz günde 8 saat okusa 6 ay sürüyor. Şunu anlatmaya çalışıyorum: ilgili ilgisiz ne kadar evrak bilgi, belge varsa bir şekilde benim dosyama doldurmuş olan cumhuriyet savcısı belli ki kendisi de okumamış. 3 ayda hazırladığına göre iddianameyi, sırf okumaya kalksaydı 6 ayda günde 8 saat mesai ile okusaydı 6 ayda kendisi okurdu. Cumhuriyet savcısı okumamıştır, heyetinizin bu yoğunluk içerisinde 6 ay kesintisiz okumadığını herhalde öngörebiliriz. Benim okumam için de 5 yıl 4 aylık süreye ihtiyacım var.

Doğrusu bu aşamada içimden şu talepte bulunmak geliyor: Tutukluluğumun devamına karar verilsin, 5 yıl 4 ay sonraya da gün verilsin, okuyayım, geleyim savunmamı yapayım. Çünkü iddia makamı sonuçta beni o delillerle suçluyor. Hangi delil hangi olayla bağlantılı, hangi fezlekenin veya hangi suçlamanın delili hangi klasörde, hangi sayfada? Bütün bunlar kapsamlı bir çalışma gerektiriyor.

Tutanağa geçsin diye söylüyorum. Şu konuda da samimiyim; mahkemeniz bana 5 yıl 4 ay süre veriyorsa tutukluluğumun devamına da karar verip 5 yıl 4 ay sonraya gün verirse hiçbir gün tutukluluğuma itiraz etmeden geleceğim, burada savunmamı da yapacağım. Bu konuda samimiyim, tutanağa geçsin. İddia makamı böylesine bir hazırlık yapmış.

Siyasi müdahalenin en somut kanıtlarını iddia makamı dosyaya koymuş

 Bir başka husus, şimdi ilk usul itirazlarımızda belirtmiştik. Mahkemeniz dikkate almadı ama “soruşturma yürütülürken yetki konusunda ciddi hatalar yapıldı” demiştik. Kısa süre önce bana tebliğ edilen CD’lerde üstünkörü bir inceleme ile bile çok vahim hatalar tespit ettim. Onu şimdi tutanağa tek tek geçirmek istiyorum. Mahkemeniz bu aşamada buna dair nasıl bir karar verir, bunu takdirinize bırakıyorum. Fakat aleni bir siyasi müdahale ile soruşturmanın başladığı ve yürütüldüğünün en somut kanıtlarını iddia makamının bizzat kendisinin dosyaya koyduğunu şimdi tek tek okuyacağım. Birkaç tane fezlekeyle ilgili, buna dair usulî itirazlarımı da sonunda belirtmiş olacağım.

Örneğin; 23 no’lu fezleke dahil olmak üzere son fezleke, 31 no’lu fezlekeye kadar 9 fezleke; gözaltı ve tutuklama tarihim 04.11.2016. 9 fezleke 9 ayrı şehir veya bölgede; kimi 4 yıl, kimi 5 yıl, kimi 3 yıl, kimi 1 yıldır soruşturmaları devam eden fezlekeler bunlar. Hiçbiri yetkisizlik kararı vermemiş. Çünkü konuşmanın yapıldığı yer örneğin Kızıltepe, örneğin Bingöl, Batman. Dolayısıyla oranın Cumhuriyet Savcıları yetkili oldukları için soruşturma açmışlar. Hepsi de ağır ceza bölgeleri. Ağır ceza mahkemeleri de var. Ağır ceza soruşturması yürüten cumhuriyet başsavcılıkları da var. Fakat soruşturmalar tutuklanmama 4 gün kala, 2 gün kala, 3 gün kala ve 1 gün kala yetkisizlik kararlarıyla Diyarbakır’a gönderilmiş. Birkaç tane örnek vereyim şimdi.

23  no’lu fezleke: Suç tarihi 7 Temmuz 2012, yani tutuklanmamdan tam 4 yıl önce. Bingöl Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma açmış, soruşturmayı yürütmüş, 4 yıl boyunca fezleke düzenlemiş, Meclise göndermiş. Fakat 31.10.2012 tarihinde, tutuklanmama 4 gün kala şöyle bir gerekçeyle yetkisizlikle dosyayı Diyarbakır’a göndermiş: “Suç yerinin her ne kadar Bingöl ili olduğu belirtilmiş ise de değerlendirme yetkisinin Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına ait olduğu anlaşılmakla”. Bakın ne CMK’da var böyle bir şey, kafadan atsanız böyle bir şey tutturamazsınız, ne usulde var, ne teamüllerde var. “Suç yeri her ne kadar Bingöl’se de değerlendirme yetkisi Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısında”. Neyin değerlendirme yetkisi? Parantez içinde görünmeyen bir yazı var: Tutuklamanın değerlendirme yetkisi. Siyasi baskının değerlendirme yetkisi. Tabi ki Cumhuriyet Savcısı bunu o şekilde yazmaz oraya.

24  no’lu fezleke: Suç yeri Batman. Tuhaflığa bakın Sayın Başkan. Batman soruşturma yürütmüş. Tutuklanmamdan 9 gün önce iddianame düzenlenmiş. Batman İkinci Ağır Ceza Mahkemesine dava açılmış. Suç tarihi 2013. Tutuklanmamdan 3 buçuk yıl önce. Batman Cumhuriyet Savcılığı iddianame düzenleyip dava açmış. Tutuklanmamdan 9 gün önce dikkatinizi çekerim. Batman Ağır Ceza Mahkemesi iddianamenin reddine karar vermiş. Yetkisizlikten falan değil. Tuhaf bir şekilde, gerekçesiz iddianamenin reddine karar vermiş. Peki, normal usulde reddedilen bir iddianame ne yapılır? Eksikliği giderilir, tekrar ilgili mahkemeye verilir, dava açılır. İddianame iade edilmiş savcılığa. Peki, Batman Savcısı ne yapmış? Tutuklanmama 1 gün kala yetkisizlik kararı verip dosyayı Diyarbakır’a göndermiş. Daha bir hafta önce dava açmış olan savcı, reddedilmiş iddianame ile ilgili yeni bir değerlendirme yapıp düzeltip Batman’da yeni bir dava açacağına 1 gün kala, sadece 1 gün kala tutuklanmama yetkisizlik kararı verilmiş ve iddianame düzenlenmeden fezleke olarak bu defa Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş. Ne gerekçeyle? Hiçbir gerekçe yok, gerekçesiz: “Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine.

25  no’lu fezleke: Elazığ Karakoçan’da açılan bir soruşturma. Tutuklanmama 4 gün kala. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gerekçesiz bir şekilde gönderilmiş. Gerekçe belirtmemiş.

26  no’lu fezleke, Van: Van Cumhuriyet Başsavcılığı 10 ay süren soruşturmada yetkisizlik kararı vermemiş, tutuklanmama 3 gün kala Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş. “Şüpheli hakkında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında aynı ya da benzer mahiyette birden fazla soruşturmalar bulunduğu ve delillerin birlikte değerlendirilmesi gerektiği anlaşılmakla açıklanan nedenlerle Diyarbakır’a gönderilmesi”. Nereden öğrendin Cumhuriyet Başsavcısı olarak?

Birleştirmeleri mahkeme yapar. Nasıl öğrendin Diyarbakır’da benimle ilgili soruşturmalar var. Diyarbakır’ın merkez soruşturmacı olduğunu nasıl öğrendin? Van’da niye birleştirmedin de Diyarbakır’a gönderdin?

27  no’lu fezleke, Şırnak: Suç tarihi 2014. Tutuklanmama 4 gün kala, “şüphelinin Diyarbakır Milletvekili olduğu ayrıca şüpheli hakkında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında hali hazırda yürütülmekte olan soruşturmaların da olduğu hususları göz önüne alındığında şüpheli Selahattin Demirtaş hakkında soruşturmanın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmesi için yetkisizlikle Diyarbakır’a gönderilmesi.”

Gerekçe? Diyarbakır milletvekili olmam. Peki ben o tarihte Diyarbakır milletvekili miyim? Hayır. İstanbul milletvekiliyim. Fakat o kadar zorlamış ki şansını, benim Diyarbakır milletvekili olmam savcılık açısından bir yetki hususunu mu belirliyor? Herhangi bir yerde milletvekili olmam yani. Suçun işlendiği yerdir, iddia olunan yerdir soruşturma makamı. Fakat tutuklanmama dört gün kala, Şırnak'ın iki yıldır yürüttüğü soruşturma aniden aklına geliyor, “Bu Diyarbakır milletvekilidir, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine…”

28  no’lu fezleke Şırnak: Şüpheli hakkında hali hazırda Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma yürütüldüğü için Diyarbakır’a gönderilmesine. Bir buçuk yıldır dosya kendisinde tutuklanmama dört gün kala Diyarbakır’a gönderiyor.

Mardin, 29 no’lu fezleke. 2011 tarihli bir fezleke, 2011. O tarihten beri kendisinde fezleke. “Yetki bende” diyor, fezlekeyi kendisi düzenliyor, soruşturmayı kendisi yürütüyor ve tutuklanmamdan dört gün önce Diyarbakır’a gönderiyor. Hatta tutuklanmamdan 13 gün önce Mardin’e gönderiyor önce. Ağır ceza bölgesi olduğu için, dava açılması için Mardin’e gönderiyor. Fakat aniden, hiçbir gerekçe, ortada yeni bir karar yokken yetkisizlik kararıyla Diyarbakır’a gönderiyor.

30 no’lu fezleke, Kızıltepe. Tutuklanmamdan dört gün önce Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderiliyor.

Birileri savcıları tek tek arıyor

Şimdi, 6-8 Ekim olayları olarak bilinen 31 no’lu fezleke, onun hikayesi bu kadar basit değil. Kısa bir kaç şey var; okuyayım neler yapılmış bir görelim.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 2014/500 sayılı soruşturması ile soruşturma başlatıyor, yıl 2014. 6-8 Ekim’den yaklaşık bir ay sonra soruşturmayı başlatıyor. Bizimle ilgili fezleke 2016 yılının üçüncü ayında düzenleniyor. Bu arada Türkiye’nin değişik şehirlerinde 6-8 Ekim ile ilgili soruşturmalar sürüyor. Bizim hakkımızda değil olaylar hakkında, başta failler hakkında. Batman, Trabzon, İstanbul ve daha bir çok şehir. Buralarda mahkemeler ve savcılar, özellikle savcılıklar yetkisizlik kararı alarak dosyayı Ankara’ya gönderiyor ve bütün Türkiye genelinde gerçekleşmiş 6-8 Ekim olayları ile ilgili Ankara’da toplanması için Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına dosyalar gönderiliyor.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, “ben yetkili değilim” diyor, “herkes kendisi yürütsün soruşturmasını” diyor. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının yetkili olduğu kesin olmak üzere Boğazlıyan Ağır Ceza Mahkemesi karar alıyor. Diyor ki Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, gelecek bütün 6-8 Ekim dosyalarını - bizim dosyamız değil dikkatinizi çekerim, başka zanlılar hakkındaki dosyaları- Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı birleştirecek, soruşturma tek elden yürütülecek diyor. Bu arada Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı da bir 6-8 Ekim soruşturması yürütüyor, kendisi de bir yetkisizlik kararı verip Ankara’ya gönderiyor. Ankara kabul etmiyor. Bakın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 6-8 Ekim ile ilgili “ben yetkili değilim” dediği dosyayı Ankara’ya gönderiyor, Ankara kabul etmiyor, Ankara Batı 3. Ağır Ceza Mahkemesi kesin olmak üzere Ankara’nın yetkili olduğuna karar veriyor. Dolayısıyla Diyarbakır’daki 6- 8 Ekim dosyası Ankara’ya geliyor. Orada biz de zanlıyız.

Daha sonra ne oluyor bakın, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tutuklanmamıza dört gün kala yetkisizlik kararı veriyor. Ankara Batı 3. Ağır Ceza Mahkemesinin kesin kararı var “yetkili sensin” diyor.

Başsavcılık buna rağmen yetkisizlik kararı veriyor, Diyarbakır’a gönderiyor. Tutuklanmama dört gün var. Normalde yetki meselesi çözülmüş, iki tane ağır ceza mahkemesi kararı var ortada. Boğazlıyan ve Ankara Batı Üçüncü Ağır Ceza Mahkemesinin kararı var. Ankara geri gönderiyor Diyarbakır’a, diyor ki “yetki sendedir, sen soruşturacaksın.” Tuhaflığa bakın.

İddianamemi hazırlayan Savcı Kurtça Eker diyor ki tutuklanmama üç gün kala, “hayır ben yetkili değilim, daha önce verilmiş bir karar var sen yetkilisin”. Ankara Batı 3. Ağır Ceza Mahkemesinin kararını hatırlatarak, geri gönderiyor. Aynı gün yani Diyarbakır’ın karar verdiği gün savcılığı yeniden karar veriyor, “hayır sen yetkilisin anlamıyor musun” diyor. Bu kez “ha anladım” diyor. Kabul ediyor, iki tane ağır ceza mahkemesinin kararına rağmen dosya bu kadar gidip geliyor, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 6-8 Ekim dosyasını bu iddianameye koyuyor ve soruşturmayı yürütüyor.

Bu şekilde 9 fezleke. Bariz bir şekilde siyasi iradenin iktidarın müdahalesi, çünkü başka şekilde koordine edilemez. Başsavcılık nasıl işliyor biz de biliyoruz. Koordinatör başsavcı diye bir şey yok ki. Dolayısıyla herhangi bir savcı da ‘ben koordinatörüm’ diye görev üstlenemeyeceğine göre birileri tek tek bu savcıları arayıp dosya Diyarbakır’da birleşecek, hepiniz yetkisizlik kararı verip Demirtaş’ın dosyalarını Diyarbakır’da tutuklamaya etkili olabilecek şekilde birleştireceksiniz. Bu kadar net.

Tutuklanacağımı bile bile yurt dışından döndüm

4 Kasım akşamı benimle birlikte 15 milletvekili arkadaşımız, Eş Genel Başkanımız Sayın Figen Yüksekdağ da dahil olmak üzere evimiz basılıp, adeta kaçırılarak alınırken, plan zaten yapılıyordu.

Biz bunları bilmiyor da değiliz. Ben 12 yıllık milletvekiliyim, 8 yılım eş genel başkanlıkla geçti. Devlette, hükümette ne oluyor, neler koşuluyor iyi biliyoruz. Bana yönelik operasyon 6 Ekim akşamı yapılacaktı. 6-8 Ekim’in yıldönümünde. Ama benim bir yurt dışı programım vardı, 5’inde yurt dışındaydım, operasyon ertelendi. Hatta operasyonu planlayanların fırça yediğini de biliyorum, “niye yurtdışı yasağı koymadınız” diye. Ben bile bile, cezaevinde giyeceğim ortopedik ayakkabıyı da satın alarak Türkiye’ye döndüm, bir süre sonra evim basıldı, milletvekili arkadaşlarımla birlikte gözaltına alındım.

Şimdi, bu aşamaya geldik tabii. Mahkemeniz bu yetkisizlik konusundaki hukuk skandallarıyla ilgili dosyaları birleştirebilirdi. Birleştirme olmamış olsaydı ben talep ederdim. Ama amaç ne, tutuklamayı sağlayabilmek. Çünkü tek tek fezlekeler üzerinde tutuklama yapamazlar diye düşünüyorlardı. Suçun alt ve üst limitini artırmak, kaçma şüphesi oluşturmak kendince ve işte ifadeye de gelmedin deyip, 150 yıl istenen biriyle ilgili tutuklama yapılması normaldir algısı oluşturmak. Buydu. Bu bir siyasi operasyondu. Ve savcılıklar bunların parçası oldular.

Bunu kim yapıyordu? Cemaatin savcıları yapıyordu. Sizler yargılıyorsunuz, darbecileri en çok siz yargılıyorsunuz. Yöntemleri buydu. Kumpas, tuzak. Yargıyı, Anayasanın kendilerine verdiği yetkiyi iktidarın lehine kullanarak kişiler hakkında yargı tuzağı hazırladılar. Tuzaktır. Bu tuzağı hazırlayanlar bir gün yargı önüne çıkmayacak mı? Bu ülkede adil yargı bir gün tıkır tıkır işleyecek ve hepsi eminim ki, adil bir bağımsız yargı önünde hesap verecekler. Bunun için de biz, elimizden gelen bütün gayreti, çabayı göstereceğiz.

Konuştuğum ve yaptığım hiçbir şeyi inkâr etmem

Ben daha önceki celselerde de belirttim; konuştuğum, yaptığım, eylediğim hiçbir şeyi inkar etmem. Fazlasını burada söyleyeceğim, eksiğini söylemeyeceğim. Öyle korkacak, çekinecek hiçbir şey yapmadım. Faaliyetlerimin tamamı konuşmalarımdan ibarettir. Ama kumpas, tuzak olanları da anlatmam gerekiyor. Bunlardan en önemlileri de 1 ve 2 no’lu fezlekelerdir.

Şimdi ben 1 ve 2 no’lu fezlekeden savunmama başlayacağım, ama ona ilişkin, özellikle dinleme kararları, dinleme usulleriyle çözüm usulleriyle ilgili avukatlarımdan biri usul itirazlarımızı belirtecek, daha sonra ben, esasa dair, iddianamenin içeriğine dair 1 ve 2 no’lu fezlekeden başlayarak belirteceğim. Çünkü 1 ve 2 no’lu fezlekenin tamamı kumpastır, tamamı. Tamamı tuzaktır.

Çarpıtılmıştır, olmayan dinleme kaydı varmış gibi gösterilmiştir. Olmayan gizli tanık varmış gibi gösterilmiştir. Konuşmalarım bağlamından koparılmıştır, konuşma yaptığım kişi farklı tanıtılmıştır vs.

Tamamı. Yani bir tanesi doğru olsa benim üstlenemeyeceğim bir şey yok. Birazdan neler yaptığımı anlatacağım. Yani iddianame benim yaptıklarımla ilgili az söylemiş. Ben sadece bu kadar siyasi faaliyet yürütmüşsem ayıp bana.

Fezlekelerim kumpas ve tuzak

500 sayfa değil, ben 5 milyon sayfa konuşma yaptım. Onların hepsini de savunacağım. Ama kumpas ve tuzakların da benim üzerime mal edilmesine asla rıza göstermeyeceğim, mahkemeniz bugün FETÖ’cüleri kumpas tuzakla yargılıyor. Şike davası, Ergenekon Davası, Balyoz Davası ve benzeri davaların tamamı sahte delil üretme diye düşürüldü. Ama aynı iktidar döneminde bir cumhuriyet savcınız sahte delili, üretilmiş delili benim dosyama koydu ve benim tutuklanma gerekçem yaptı.

Halen dosyamda duruyor, tutuklanmamın gerekçesi olarak duruyor. Kararı alan hakim tutuklu FETÖ’cü, soruşturmayı yürüten savcı tutuklu. Dinlemeyi yapan polis FETÖ’cü tutuklu. Çözümü yapan tutuklu. Peki bu FETÖ’cüler herkese kumpas yaptılar da bize çok mu dürüst davrandılar? Nasıl FETÖ’nün oluşturduğu delillerle bir milletvekili tutuklanabilir. Bu kumpasa nasıl boyun eğilir. Bunu anlamakta zorlanıyorum. Avukatım Cihan Aydın usule dair bir kaç itirazımızı belirtecek. Mahkemeniz bunları takdir edecektir zaten.

(Avukatların savunmasının ardından yeniden söz alıyor)

Fezlekelerle kumpas kurdular

Değerli avukat arkadaşlarım, usulle ilgili ne tür hukuksuzluklar yapıldığını detaylı bir şekilde ifade etti. Bir ülkenin mahkemeleri, savcıları, polisleri o ülkenin yurttaşları ile ilgili neden bir kumpas kurma ihtiyacı duyarlar? 1 ve 2 no’lu fezlekeler ağırlıklı olarak, 15 Temmuz sonrası ortaya çıkan tablo ile birlikte ancak ele alındığında net olarak anlaşılabilir. Geçen celsede size, Fethullah Gülen Cemaati ile ilgili 6 yıl önce, 8 yıl önce, 5 yıl önce bizzat yaptığım uyarıları burada okudum.

Niye kumpas yapar hakim, savcı, polis? Yani dertleri ne? Amaçları ne, durup dururken? Tanımayız etmeyiz birbirimiz. Benimle alıp veremedikleri ne ki, bu kadar kumpas, bu kadar tuzak kurmuş olsunlar?

Kürt sorununun savaş, şiddet, silah dışı yöntemlerle çözümünün devreye girdiği, arayışlarının olduğu her dönemde, gerek Türkiye içinden gerek dışından her zaman müdahaleler oldu, provokasyonlar oldu, çözüm sürecini bitirecek girişimler oldu. Neden? Uzun uzun anlatmaya gerek yok. Türkiye Kürt sorununu çözerse, PKK silah bırakırsa, Türkiye’de şiddet olmazsa ne asker ne sivil ne PKK’li yaşamını yitirmezse Türkiye’de iç barış ortamı oluşmuş olacak.

Bu iç barış da, öyle sıradan bir iç barış değil. Türkiye, sadece kendi iç barışını sağlamış olmayacak, bölgedeki Kürt halkıyla önemli bir stratejik ittifaka doğru gidecek. Bu, bütün küresel dengeleri etkileyebilecek bir mesele.

O nedenle, Cemaatin bir savcısı, polisi, kendisinin o anda ne yaptığının farkında olmayabilir, ama onu yönlendiren aygıt kesinlikle bu amaçla hareket etmiştir. DTK’nin neden kurulduğunu, ne yapmaya çalıştığını geçen celsede uzun uzun anlattım. Hükümetin, devletin bütün kurumlarının ne kadar geniş bir tolerans tanıdıklarını, nasıl yaklaştıklarını, şiddete alternatif kuruluşların ortaya çıkıp cesur konuşmalarını, cesaretle faaliyet yürütmelerini, size yargı baskısı olmayacak, yeter ki konuşun, silah ve şiddet olmasın dediklerini.

Bu şekilde algıyı oluşturmak için biz çaba sarf ederken Cemaatin hakimi, savcısı, polisi elindeki yetkiyi kullanarak istihbarat topluyordu, Milli Güvenlik Kurulu üyelerinin önüne varıncaya dek. Çünkü MGK toplantılarında bu istihbarat raporları bütün üyelere dağıtılır. Devlet, asıl orada güvenlikle ilgili önemli kararlar alır.

Deniyordu ki, "siz çözüm süreci adı altında bir şeyler yapıyorsunuz, -2008 de dahil olmak üzere- arayışlar yapıyorsunuz, ama bunlar da alttan böyle siyasi faaliyetler yürütüyorlar. Hükümet buna göz yumuyor, hükümet bunların üstünü örtüyor.” Hem hükümeti zor durumda bırakmak, çözüm sürecini yürütemez hale getirmek için, bizim demokratik siyaseti geliştirmemizin önüne geçtiler.

Çünkü demokratik siyaset aklındakini, beynindekini özgürce konuşamazsa, bunu başaramazsa yargı, yürütme ve medya buna geniş bir tolerans aralığıyla ifade özgürlüğü çerçevesinde yaklaşmayı başaramazsa, silahları susturmak kolay olmayacak. Cemaat bunu keşfetmiş. Cemaat de öyle kendi başına hareket eden bir örgüt değil, 15 Temmuz’da da ortaya çıkmadı. O zaman da değildi.

Ne zaman Türkiye kendi iç barışı konusunda hamle yaptıysa, bu tür kumpaslar yaptılar.

Şimdi, bundaki amaç beni cezalandırmak değil. Asıl o dönem bu fezlekeler, daha doğrusu fezlekeye dönüşmeden önce istihbarat raporları olarak MGK üyelerinin önüne gidiyordu. Başbakanın, Cumhurbaşkanının önüne. Amaç sıkıştırmak. Ordu ile asker ile yargı ile hükümeti bir şekilde karşı karşıya getirmek, Hükümetle bizi karşı karşıya getirmek. Amaçları buydu.

O yüzden fezlekeler 4 yıl sonra hazırlandı. Dertleri bizi cezalandırmak değildi. Dertleri o gün başlayan arayışları sonlandırmaktı. O yüzden bu kumpasları yaptılar. Yoksa benim o hakim, savcı ile ne alıp vereceğim var? Birbirimizi tanımayız, etmeyiz. Ama dertleri daha büyük, daha ciddiydi.

O nedenle bu kumpasları bu kadar alçakça fezlekeye dönüştürdüler, çünkü o dönem arzu ettikleri sonucu alamadılar. Biz de dik durduk o dönem, hükümet de dik durdu, Allah var. Bizler her türlü siyasi diyaloğu sürdürme kararı aldık, şiddeti durdurma konusunda ne yapılması gerekiyorsa işbirliği kararı aldık. Başaramadılar, sonra hepsi fezlekeye dönüştü. 2009’dan itibaren de ciddi bir şekilde tutuklamaya ve operasyona dönüşmeye başladı. Oysa dinlemeler 2007’den beri yapılıyordu.

Öncesinde istihbarat çalışması yapıyorlardı.

Siyasi partideki görevim gereği yaptığım konuşmalar suç olarak gösteriliyor

Şimdi, sırayla fezlekelerime değineyim, nasıl bir kumpas kurmaya çalışmışlar. Şimdi, siz önünüze gelen isimlerin birçoğunu tanımazsınız. Dinleme kayıtlarında öylesine bir tezgah kurulmuş ki, ben sanki yasadışı örgüt üyeleriyle sürekli görüşme yapmışım. Görüşme içerikleri de çarpıtılmış, görüştüğüm kişiler de yanlış yansıtılmış. Mesela Ahmet Türk, o dönem Eş Genel Başkanımız, ben grup başkanvekiliyim. Örgütler arası disiplin ve hiyerarşi içerisinde o eş genel başkanımız ve ben grup başkanvekiliyim. Onun yardımcılarına bağlı olarak çalışıyorum, bütün partilerde böyledir. Eş genel başkan, onun yardımcıları ve daha sonra grup başkanvekilleri gelir. Bizler grup başkanvekilleri sadece parlamento grubundan sorumluyuz. Örgütsel işleyiş parti içerisinde her hangi bir yetkimiz olmazdı.

Selma Irmak o dönemde BDP Genel Başkan Yardımcısıydı. Onunla yaptığım bir görüşme yine çarpıtılarak, sanki örgüt üyesi ile görüşme yapmışım. Selma Hanım benim Genel Başkan Yardımcım o dönem, şimdi de Hakkari milletvekilimiz. Kamuran Yüksek o dönem örgütlemeden sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcım, ben örgütsel olarak ona bağlıyım hiyerarşik olarak. Beni arar da, talimat da verir, ‘miting düzenleyelim, şunu yapalım’ diyebilir, ben grup başkanvekiliyim.

Nadir Yıldırım o dönem PM üyemiz, şimdi Van milletvekilimiz. Ali Şimşek o dönem Diyarbakır İl Başkanımız, sonrasında Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Başkanvekilimiz. Necdet Atalay, Ali Şimşek’ten sonra Diyarbakır İl Başkanımız, sonrasında Batman Belediye Başkanımız. Turan Genç, yerel yönetimler komisyonu üyemiz.

Bunların hepsi defterlerimizde kayıtlı, Yargıtay’a bildirilmiş, YSK’ye bildirilmiş, seçilmiş kişiler. Çimen Işık PM üyemiz, Mazlum Tekdağ PM üyemiz. Mehmet Abbasoğlu, eski genel başkanlarımızdan ve yerel yönetimler komisyonu üyemiz. Ali Oruç hem BDP’de hem DTP’de PM üyemiz; Şükran Aydın o dönem Bismil Belediye Başkanımız. Ahmet Yıldırım o dönem PM üyemiz, Dicle Üniversitesi’nde doçent, şu anda Muş Milletvekilimiz, bir sözünden dolayı vekilliği düşürüldü. Faik Yağızay, resmi olarak hükümete de bildirdiğimiz Strassburg ve Brüksel parti temsilcimiz o dönemde, şimdi de halen. Cabbar Leygara, HDP kurucu üyesi sonra da HDP’nin Diyarbakır İl Başkanlığını yaptı. Abdullah Demirbaş, DTP’nin o dönem Diyarbakır Sur Belediye Başkanı. Osman Baydemir, o dönem Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı, halen Urfa vekilimiz. Kazım Kurt, o dönem Hakkari Belediye Başkanımız.

Yani hepsini tanıyorsunuz, tamamı seçilmiş kişiler. Bunların bir kısmı resmi olarak bana talimat vermeye yetkili, bir kısmı benden talimat almaya yetkilidir. Genel başkan yardımcıları bana talimat verebilir, grup başkanvekilleri parlamento grubuna talimat verebilir. Ben de örgütsel olarak bana bağlı olan bütün birimlere talimat verebilirim.

Bir örnekle açayım, çarpıtmanın örneği; Bismil Belediye Başkanımız, 8 Mart mitingi yapılacak. Kaymakamlık izin vermiş, belediye başkanımız izin vermemiş. Kendi belediye başkanımız kendi partisinin mitingine izin vermiyor. Niye? “O miting alanı tadilatta vermiyorum” demiş. Aslında aralarında bir sürtüşme var. Yerel yönetimler komisyonu üyemiz de gidiyor onu ziyaret ediyor, parti genel merkezi adına. Uyarıyor, eleştiriyor diyor ki, "Kaymakamlığın izin verdiği mitingi sen nasıl yasaklarsın?” Daha sonra bu kişi ile aramızda grup başkanvekili olarak bir konuşma geçiyor, ben de “ağzına sağlık” demişim, bunu örgüt adına yapmışım. Benim belediye başkanım, kime ne? Eleştirir miyim, yerden yere mi vururum, savcıyı ne ilgilendiriyor bu? Ben grup başkanvekiliyim, o da PM üyesi. İstediğimiz kadar eleştiririz, hakaret de ederiz, size ne? Fakat bunu biz PKK adına yapmışız. Ne cümlede örgüt geçiyor, ne örgüt anlamında PKK geçiyor.

Telefon konuşmalarımızın ses çözümü pat diye başlıyor, pat diye bitiyor, dinlemenin de bazı kısımları alınıyor hepsi alınmıyor. Mesela telefon konuşmaları pat diye başlamış. Allah billah aşkına biz hiç birbirimize “alo, merhaba, nasılsın” dememiş miyiz? Konuşmaların tamamı ortadan başlıyor, pat diye de bitiyor. Başı nerede, sonu nerede, arada ne demişiz hiçbiri yok. Çarpıtmak için, anlatabiliyor muyum?

Ahmet Yıldırım o dönem benim PM üyem. Dicle Üniversitesi’nde doçent, şu anda Muş milletvekilimiz. Cumhurbaşkanına hakaretten vekilliği düşürüldü. Anayasa çalışması yapıyoruz Mecliste, kendisi de akademisyen olarak Dicle Üniversitesinde, dört akademisyen PM üyemizden biriydi. Onlara görev vermişiz. Parlamentoda Anayasa çalışması yapılıyor, önerilerimizi sunmak üzere iki başlığı onlara vermişiz çalışacaklar, demokratik özerklik ve anadilde eğitim, akademik kurulumuz bu aynı zamanda. Bunu PKK adına talimat vermişim diye tutanağa geçmiş. Tamamı böyle.

Benim dışımda yapılan konuşmalar hiç beni ilgilendirmez. Yaptılar mı yapmadılar mı bilmem, bilme şansım da yoktur. Bugüne kadar siyasi hayatım boyunca ne bir PKK yöneticisinden, ne üyesinden asla bana talimat gelmemiştir, gelse kabul etmezdim, herkes beni bu yönüyle de tanır. O kadar iradesiz, o kadar siyaset konusunda söz söyleyemeyecek kadar, iktidarın yaratmak istediği algı gibi, zavallı da değiliz. Kimse kusura bakmasın.

Tek tek şimdi değineyim; Ali Oruç bize diyecekmiş ki, bir ailenin örgüt adına ziyaret edilmesi lazım, ben ve Gültan Kışanak onu yapmalıymışız. Bakın ben o dönem Meclise gelen fezlekeleri de okumuyordum. Sekreterim alıp arşive koyuyordu, çünkü ben ne konuştuğumu bildiğim için fezlekeleri okuma gereği duymuyorum. Ben bunu, iddianameden okudum. Bilmiyordum böyle bir şeyin olduğunu, fezlekeye girdiğini, haberim de o zaman oldu. Ne böyle bir şeyi hayatım boyunca duydum, ne konuşuldu, ne bize iletildi, ne de olabilir. Ya biz çocuk muyuz, birileri bize talimat gönderecek, PKK adına bir aileyi ziyaret et diye. Bu kadar basit mi? Bu kadar basit siyasetçiler değiliz ki, kimse bize talimat falan veremez. Böyle bir şeyi biz yapmayız da, kabul de etmeyiz.

Ne Ali Oruç böyle bir şey yapmış, ne ailenin haberi var; Ali Oruç yargılanmış, beraat etmiş, fakat Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı benim dosyama yine de bu belgeyi koymuş. Böyle bir şey yoktur. Emin olabilirsiniz, yüzde bin. İddianameden okudum, fezlekeleri okumuyordum. İddianameyi okuyunca baktım böyle bir şey var, olmamıştır.

Ümit Aydın'da yerel yönetimler konferansı diye bir belge yakalanmış, benim de ismim varmış. Arkadaşlarıma sordum Ümit Aydın o dönem Diyarbakır Büyükşehir Belediyesinin bir çalışanıymış. Biz de parti olarak her yerde konferans yapıyoruz. Bir belediye çalışanında konferansa katılacakların listesinin olması - eğer yakalanmışsa, gerçekse - neyi tuhaftır anlamıyorum. Biz yasadışı bir konferans yapmıyoruz. Niye ondadır, onu da bilmiyorum, fakat tuhaf da değil. Protokol düzenlemesi yapılacak, oturma düzenlemesi yapılacak. Belediye salonunda yapılacak çünkü konferans. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi konferans salonunda yapılacak. Benim de ismim konuşmacılar arasında geçiyormuş. Bu nasıl bir yasadışı terör faaliyeti olarak tanımlanabilir ki.

Demek istediğim, öylesi bir alengirli hale getirmişler ki, üstüne bir sis bulutu çekmişler ki, gerçekten biz gece gündüz oturmuş terör faaliyeti yürütmüşüz, teröristlerle görüşmüşüz. İsimleri, konuşmaları muğlak hale getirmek, içerikleri bozmak, çözümleri bozmak…

Hakim: Söylenen konferans ne zaman yapıldı, katılıp katılmadığınızı hatırlıyor musunuz?

Demirtaş: Partim yerel yönetimler konferansı yapmışsa, katılmışımdır. Ama bu hangisi bilmiyorum. Bu tutanakta geçen toplantı o mu değil mi, bilmiyorum.

Mercek isimli gizli tanık uyduruk kişi. Varsa böyle biri gelsin. Bir gizli tanıktan hakkımızda itiraf beyanı alıyorsunuz, bari bizi bu kadar küçümsemeyin. Ahmet Türk’le bana talimat vermişler, Mecliste Kürtçe konuşun diye. Ayıptır yani. Biz Mecliste, nerede ne konuşacağımızı bilmeyeceğiz de PKK bize talimat vermiş. Hadi ben o zaman gençtim, Ahmet Türk yaşını başını almış, Mecliste Kürtçe konuşmak için örgüt talimatı mı gerekiyor? Ayıp ya.

Bakın, zaten öyle bir şeyin olmadığını avukatlarım ifade ediyorlar. Fakat o toplantıyı, Kürtçe konuşma kararı aldığımız toplantıyı dün gibi hatırlıyorum. Parlamentodaki grup toplantı salonumuzda, 18-17 civarında milletvekili ve 5-6 da MYK üyemiz vardı. Ben grup başkanvekili, Ahmet Türk Eş Genel Başkanımızdı. Ertesi gün grup toplantısı yapılacak, biz 20 Nisan'da toplantı aldık, 21 Nisan Dünya Anadili Günüydü ve o toplantıda tartışa tartışa herkes görüşünü belirtti. Kapalı grup toplantı odasında, Mecliste kayıt cihazı vardır, isterseniz kaydedersiniz, sonra çözümü alınır. Fakat biz kendi kayıt cihazımızla kaydettik o toplantıyı. Tarihi bir toplantıdır, kim ne demiş, kim karşı çıkmış, böyle tartışıyoruz Mecliste. Bir gün yargı konusu olur diye değil hatıra olarak kalsın diye kaydediyoruz.

Kaydeden de Ersin Öngel, daha sonra RTÜK üyemiz oldu. Basın danışmanımız o da orada. Tartışa tartışa, çünkü önemli bir mevzu, şunu yapmaya çalışıyoruz; bu ülkede Kürtler var, burada da kendi grup toplantımızda iki kelime kendi anadilimizde konuşacağız. Kıyamet kopmaz. Bunu Türkiye’ye anlatacağız. Siyasi amacımız bu yani.

Demek istediğim, bunu yapmak için bir örgüt üyesi gelip bize talimat verecek de, konuşmayı yapan da ben değil Ahmet Türk idi, ben ondan dört yıl sonra Mecliste Kürtçe konuşma yaptım Eş Genel Başkanken. Demek istediğim kumpas kuruyorsunuz da bize hakaret etmeyin bari ya. Örgüt bize talimat verecekse adam gibi vermiş olsun, bu ne ya. “Gidin Mecliste Kürtçe konuşun.” Ayıp bir şey.

Böyle bir şey olmamıştır. Bunların tamamı yalandır, düzmecedir. Böyle bir tanık var mı yok, mahkemeniz istiyor, gelmiyor da, keşke gelse gizli mi açık mı, keşke gelse kapalı salondan konuşsun da sesini duyalım. Sen kimsin ki bize talimat verdirmişsin de, biz Kürtçe konuşmuşuz da, ben de bir sorayım kendisine. Hayatımız boyunca biz kimseden talimat almadık. Halkın iradesi dışında hiç kimseyi esas almadık. Hele Ahmet Türk. Kürtçe konuşacak da çoluk çocuk gelecek kendisine talimat verecek. Ayıp bir şey.

Tape ve ortam dinlemeleri tamamı gelsin ses karşılaştırmam yapılsın, çözümü yapılsın. Açıklayamayacağım hiçbir şey yok. Bu haliyle hiçbirini kabul etmiyorum. Tamamı kumpastır. Sesin bana ait olmadığını belirtiyorum. Ses karşılaştırmam yapılsın. Akabinde çözümü yapılsın. Tam çözümler gelirse ben mahkemenizin bu konuda sorusu olursa cevaplamaya hazırım. 1 no’lu fezleke ile ilgili bunları belirtiyorum.

Çarpıtmanın nasıl yapıldığını anlatmaya çalışıyorum. Toplantı tarihi diyor ki, 21.04. 2013. Bakın bu tarih niye önemli? Bundan bir ay önce, tam bir ay önce, yani 21.03.2013 tarihinde Diyarbakır Newroz’unda Abdullah Öcalan, PKK’ye silah bırakma çağrısı yaptı. Tam bir ay önce. Çözüm süreci artık büyük bir hızla ilerlemeye başladı, ben dahil bazı heyetlerimiz İmralı’da, Kandil’de, Ankara'da hükümetle veya bürokratlarla yoğun bir mesai yürütülüyordu. Hükümet kendi cephesinden farklı bir toplumsal destek çalışması yürütüyordu, biz de kendi cephemizden farklı bir toplumsal destek çalışması yürütüyorduk. Ama koordineli yürüyordu. Bunların tamamı çözüm süreci kapsamındaydı.

Neydi bu? Akil insanlar grupları toplumu ikna etme, barış sürecine inandırma, bu konuda güven oluşturma ve destek çalışması yürütüyordu. Bakanlar, iktidar partisine bağlı milletvekilleri il il gezi yapıyordu.

Biz de ağırlıklı olarak - daha önceki celsede de söyledim - ben Kandil’de, KCK yöneticilerine, çok sayıda silahlı PKK örgüt üyesine Abdullah Öcalan’ın ne söylediğini, ne istediğini, ne tür mesajlar verdiğini elimdeki notlardan da okuyordum, anladığım kadarıyla da anlatıyordum. Milletvekilimiz Sırrı Süreyya Önder ile birlikte.

İki gün boyunca bunu yaptık. Neden? Çünkü KCK yöneticileri diyordu ki, “bizim orta kademe yöneticilerimiz ikna olmuyorlar. Siz bizatihi İmralı’ya gittiğiniz için kendilerine konuşun.” Biz Kandil’de yapıyorduk bu konuşmaları.

Yine, PKK’ye sempati duyan kitleler, açık ve kapalı toplantılarda neden silahların bırakılması gerekir, Öcalan ne diyor, neden önemlidir anlatıyorduk. Mesela bu toplantı onlardan biridir. Nerede nasıl yapmışız hatırlamıyorum, çünkü bunun gibi onlarca toplantıya katıldık.

Bir yandan elimde İmralı’da tuttuğum notlardan Öcalan’ın görüşlerini okuyorum, bir yandan kendi görüşlerimi paylaşıyorum. Neden çözüm süreci önemli, silahları bırakmak neden önemli. Mesela, Öcalan’ın görüşlerini okuduğum kısımlar, burada benim görüşlerim gibi aktarılmış. Oysa bu toplantılarda ben, İmralı’da Abdullah Öcalan şunları söylüyor diye anlatıyordum, elimdeki notları hatırlıyorum, çünkü bütün toplantılara o şekilde katılıyordum.

Bir kısmı basına açık yapılıyordu. Bir kısmı kamerasız ama basın oluyordu, not alıyordu. Ama biz, şehir şehir dolaşarak akil insanlar gibi ikna etmeye çalışıyorduk. Kumpas dememin nedeni bu. Ben sanki bu toplantılarda PKK’yi övmüşüm, PKK çok iyi bir silahlı mücadele yürütmüş, hatta yürütmeye de devam etmeli, böyle kazanmış, böyle devam etmeli algısını benim ağzımdan vermeye çalışmış.

Oysa burada, özellikle boldladığı [kalınlaştırdığı] yerlerin tamamı Abdullah Öcalan’ın görüşleridir.

O böyle diyor diye toplantılarda notlardan okumuşum. Ha bu arada İmralı kayıtları devletten istenebilir, karşılaştırılsın. Benim tuttuğum notlarla kayıt notları karşılaştırılsın. Yüzde 100 aynı olmayacaktır tabii, fakat yüzde 98 böyledir, göreceksiniz.

Dolayısıyla, yapmaya çalıştıkları şu; çözüm sürecini nasıl sabote edebiliriz.

Bu bir istihbarat çalışmasıdır, yargı çalışması değil. Kötü niyetli bir istihbarat çalışmasıdır. İstihbaratın başı, MİT’in müsteşarı, benimle birlikte İmralı’ya gelecek, görüşme yapacağız, Hükümetle oturacağız planlama yapacağız, denilecek ki biz de Kandil’e gideceğiz, PKK’yi ikna edeceğiz, PKK’ye sempati duyan tabanı ikna edeceğiz. Bunu beraber koordine edeceğiz.

Biz bu çalışmaları yaparken, başka bir istihbarat örgütü, ya da başka biri adına çalışan bir istihbarat, faaliyet suçmuş gibi bunları istihbarata dönüştürüp MGK’nın önüne sunacak. Biraz önce söz ettiğim 2008-2009 kumpası gibi. 2014’e kadar da aynen bu şekilde sürmüştür.

Şimdi, bütün bu konuşmaları okudum, burada öyle konuşmalar var ki, ben tanıyamıyorum. Ben öyle konuşma yapmam. Bu kadar abuk sabuk, cümleler bozuk, ne söylediği belli olmayan konuşmayı ben yapmış olamam diye düşünüyorum. Milyon defa konuşma yaptım, ama o konuşmalar bana ait olamaz. Hiçbir konuşmanın, tape ve ortam kaydının sağlıklı olmadığını düşünüyorum.

(Hakim, Selahattin Demirtaş’ın çeşitli tarihlerdeki konuşmalarının ortam dinlemelerinin ses çözümlerinden bölümler okuyor. Demirtaş bunların ses çözümlerinin sağlıklı olmadığını belirterek yeniden ses çözümü yapılmasını talep ediyor. Demirtaş, hakimin okuduğu bir ses çözümüne ilişkin şunları söylüyor...)

Bu ortam dinlemesi değil, bir basın toplantısıdır. Ama görünen o ki, mikrofonu içeride unuttukları için bunun bir basın toplantısı olduğunu atlamışlar. Bütün basın huzurunda yaptığım bir konuşmadır.

Basın toplantısı olduğu için söylediklerim açık bir şekilde kamuoyuna yansımıştır, ama madem ortamı dinlemişler, yeniden bir çözüm yapalım. Bu şekilde kabul etmiyorum.

(Hakimin bir başka ortam dinlemesinin ses kaydı çözümünü okunmasının ardından Demirtaş...)

İddianamenin 248. sayfasında şöyle bir cümle kullanmış savcılık: 48 defa benim ismim geçmiş DTK’de yapılan toplantılarda. Konuşanlar, kendi aralarında konuşurken benim ismimi zikretmişler. Partinin o dönemler ya eş genel başkanı ya da grup başkanvekiliyim. DTK’de partim adına katıldığım toplantılar, partimin yetkilendirmesiyle gittiğim konferanslar, konuşmalar tümüyle legal faaliyetlerdir. Belirttiğim çerçevede, demokratik siyaset hakkı çerçevesinde yürütülmüş faaliyetlerdir. Ama savcı ne diyor?

DTK’nin çalışmaları yürütmüş olduğu yapılan BDP Diyarbakır il binasındaki toplantıya giriş ve çıkış yaptı. Ben partimin Eş Genel Başkanıyım, partimin il binasına giriş ve çıkış yaptığımı tespit etmiş savcı. Yani gerçekten kutlamak lazım. Partimin binasına girip çıkmış olmayı, tek başına bir delil olarak - yanılmıyorsam da fotoğraflayıp delil olarak - dosyaya koymuş.

(Hakimin iddianameden bir başka bölümü okumasının ardından Demirtaş...)

Ben bugüne kadar, şu ana kadar çok sayıda cenazeye katıldım, taziyeye katıldım. Nasıl suç oluşturmuşum, bunu da savcı açıklamadığı için, propaganda mı yapmışım, Fatiha mı okumuşum, slogan mı atmışım, taş mı atmışım, bir şey belirtmediği için bir şey diyemiyorum, ama çok sayıda cenazeye katıldım.

Evet, örgüt üyeleri de öldürüldüğünde cenazelerine katıldım, asker cenazelerine de katıldım, sivil cenazelerine de katıldım. Bu, inancımız gereğidir. Seçilmiş olduğumuz bölgede de, insanların acılarını paylaşmak insani bir tutumdur, siyasi bir faaliyet değildir. Cenazeye katılmak da başlı başına asla sorgulanamaz. Ahlaken de siyaseten de hukuken de tartışılmaması gereken bir konudur diye düşünüyorum. Ama cenazeye katılmak suretiyle başka suç işlenmişse o tartışılabilir, ama cenazeye katılmanın kendisi başlı başına bir suç değildir.

(Demirtaş, hakimin iddianameden kanunsuz bir gösteriye katıldığı yönündeki başka bölümü okumasının ardından tekrar söz alıyor...)

Evet, aynı zamanda 16 no’lu fezlekenin birebir aynısıdır. Savcı hem bu fezlekeye koymuş, hem de aynı olayla ilgili tek bir fezleke hazırlamış. Tümüyle demokratik bir etkinlik, demokratik çözüm çadırı adı altında anadilinde eğitim, seçim barajının kaldırılması, siyasi tutsakların serbest bırakılması, askeri ve siyasi operasyonların durdurulması talepli başlatılmış bir kampanyadır. Parti genel merkezimiz tarafından başlatılan bir kampanyadır. Hiçbir şekilde ne yasadışı bir işe girişildi, ne de yasadışı bir sonuç ortaya çıktı. Partimizin siyaset yapma çerçevesinde yürüttüğü faaliyettir. Tamamı çarpıtmadır. Parti genel merkezimizin kararıdır bunlar. Biz karar alır, biz uygularız.

(Hakim, 2012 yılında yapılan açlık grevi eylemi döneminde Diyarbakır’da yapılmak istenen yürüyüşe ilişkin dosyadan ilgili bölümü okuyor.)

Demirtaş: 6-7 yıl önceki olayı hatırlamıyorum. Ama hiçbir şekilde yasadışı bir gösterinin içinde olmadım.

Hakim: Bu beş eylemin tamamı için sizin kendi fikrinizle değil de, özellikle silahlı terör örgütü PKK- KCK’nın güdümünde yayın yapan basın organlarının ilanı veya internet sitesi üzerindeki çağrıları üzerine bu eylemlere katıldığınız iddiası var.

Demirtaş: Bu tamamen yalan, yanlıştır. Bir şekilde illiyet bağı kurabilmek için yaptığımız siyasi faaliyetlerle terör bağını kurabilmek için uydurdukları şeylerdir. Ben korsan gösterici değilim, partinin Eş Genel Başkanıyım. Parti genel merkezinde MYK’miz, PM’miz toplanıyor, karar alıyor. Bunları duyuruyoruz, basın duyurusu yapıyoruz. Başka fezlekeler de var, göreceksiniz. Başka bir fezlekede onun duyurusunu yapmışım. Mitinge çağrı yapmıştım. O basın toplantısı suç konusu olmuş ama.

Çağrıyı yapan ben, şu tarihte miting yapacağız, valilik izin versin, şunları savunacağız demişim. O basın duyurusunu suç diye görmüş, o tarihte PKK ya da KCK’nin çağrısını koymamış. Yok çünkü. Çağrı yapan biziz.

O basın toplantısı için ayrı fezleke hazırlamış, o gün gelmiş mitinge gitmişiz, yürümüşüz onu da ayrı suç saymış, demiş ki ‘örgütün çağrısı sonucu yaptı.’ Sen kendin bizzat beş gün önce yaptığımız kendi çağrıma ayrıca fezleke hazırlamışsın. Biz öyle örgüt sitesinden okuduk falan bunlar yakışmaz. Korsan gösterici değiliz. Siyaset yapıyoruz. Türkiye’nin üçüncü büyük partisiyiz. Bu kadar büyük işlerle uğraşırken, sitede okuyup hemen koşalım. Üniversite yıllarımızın üzerinden çok zaman geçti. Belki üniversite öğrencisi oradan bakar hareket eder de bir partinin yönetimi, eş genel başkanlarına bu suçlamayı yöneltmek tek kelimeyle ayıptır.

Hakim: Son olarak 2 no’lu fezlekeye ilişkin olarak özellikle Abdullah Öcalan’ın 2010 yılında KCK yapılanmasının illegal bir yapılanma olduğu yönündeki açıklamalarından sonra DTK’ye ağırlık verildiği, DTK’nin 2007’de kuruluşunu açıklamasına rağmen özellikle Abdullah Öcalan’ın bu açıklamasından sonra DTK’nin KCK-TM yapılanmasında aynı şekilde yapılandığı, PKK-KCK ile organik bağının bulunduğu ve sizin de bu yapı içerisinde faaliyet yürüttüğünüz iddiası var.

Demirtaş: Geçen celsede DTK’yi uzun uzun anlattım. Bu celsede sadece atıf yapayım geçeyim diye uzun uzun anlatmıştım geçen celsede de. 2007’de ben milletvekili seçildikten kısa bir süre sonra DTK kuruldu. Yani ben siyasete girdiğimde DTK vardı. Partim DTK’nin kurucu üyesiydi. O dönem partim adına da eş genel başkanlar, grup başkanvekilleri, DTK’nin faaliyetlerine, çalışmalarına katılırdı.

Konuşmalar yapardı. Çalıştaylar yapılırdı. Bunların hiçbiri de gizli saklı değildi. Şimdi çözüm süreci kapsamında gerek Oslo’da gerek İmralı’da PKK yönetimiyle, Öcalan’la yapılan görüşmeler kapsamında demokratik siyasete alan açılması, silahın bırakılmasını kolaylaştırır, cesaretlendirir. Halkta da fikirlerini özgürce söylediği için yargı baskısı altında kalmadığı izlenimi oluşturdukça, halkı da daha motive eder. Bütün bunlar konuşulan şeylerdi.

Oslo sürecinin içinde değildim, ama DTK Öcalan’ın talimatıyla kuruldu, Öcalan’ın talimatıyla bütün faaliyetleri yürüttü demek gerçekten savcılara da yakışmıyor. Şimdi devletin huzurunda yapılan görüşmeler, kayıtla yapılan görüşmelerdir; sen onları alıp çarpıtıp bunlar talimattır diye ifade ediyorsun.

İmralı’da yapılan görüşmelerde benim katıldığım bir toplantıda akil insanlar konuşuldu. Akil insanlar grubu oluşturulmalı denildi. Bu, Öcalan’ın önerisiydi. Ne bizim ne hükümetin önerisiydi. Kim hayata geçirdi, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan. Akil insanlar komisyonu kurdu, ilk toplantısını kendisi Dolmabahçe’de yaptı. Burada tutanakları var, okuyayım size.

Akil insanlar Öcalan’ın önerisiydi. Suç mudur? Kötü mü yaptı? Hayır, bir çözüm sürecinde PKK’yi ikna etmenin yolu konuşulurken, makul öneri yapıldığında da buna doğrudan terör faaliyeti demek işte o çözüm sürecini bitiren kumpasın kendisiydi. Öcalan dedi mi demedi mi, o dönemde yoktum, olsaydım bilseydim burada da söylerdim. Ben İmralı sürecinin içindeydim. Hem heyet olarak Kandil'e hem İmralı’ya gidiyorduk. Bu Öcalan’ın önerisiyle kuruldu bunu bilmiyorum. Ben siyasete girdiğimden beri DTK vardı. Legal çalışmalar yürüttü. Faaliyeti açıktı.

Hakim: Tutanağa itirazınız var mı?

Demirtaş: Fotoğraflarda göründüğüm yer caminin avlusudur, gösterilerin içerisinde beni gösteren herhangi bir fotoğraf yoktur. Aleyhime olan hususları kabul etmiyorum.

Hakim: 14 Temmuz 2011 tarihli olaylara ilişkin düzenlenen tutanaklar, fotoğraflar ve tespit tutanağı var. Bir diyeceğiniz var mıdır?

Demirtaş: Söz konusu yürüyüş partim tarafından alınmış bir karardı. Herhangi bir yasa dışı örgütün çağrısından ne bilgimiz ne de haberimiz olması mümkün değildi. Partimiz bu çağrıyı yapmıştı, amacı da o dönem KCK operasyonları adı altında tutuklanan parti yöneticilerimizin, milletvekillerimizin duruşması vardı adliyede, onlara destek, dayanışma amacıyla yapılmış bir yürüyüştür. Onun dışında yürüyüş öncesi veya sonrasında herhangi bir olay olmuşsa, beni zaten onun içinde gösterecek tek bir kare bulamazsınız. Böyle bir şiddet eylemi içerisinde de olmadık, yasa dışı bir yürüyüş de değildi.

Valiliğin bilgilendirilmesi ile, 2911 sayılı yasaya karşı bir yürüyüş değil, izinle yapılmış bir yürüyüştü. Zaten yürüyüş de bizim açımızdan olaysız bitti. Onun dışında başka gruplar olay çıkarmış mı hatırlamıyorum, ama hiçbir şekilde ne bize, bana ve benimle birlikte olan parti yöneticilerime dağılın ihtarı yapıldı, ne de böyle bir şeyle karşılaştık. Biz yürüyüşü gerçekleştiren milletvekilleri, belediye başkanları olarak olaysız bir şekilde yürüyüşümüzü tamamladık.

Hakim: 14 Temmuz 2011 günü meydana gelen olaylara ilişkin tutanaklar ve fotoğraf teşhis tutanağı…

Demirtaş: Burada parti il binamın önünde bulunduğum sırada çekilmiş bir fotoğraf var. Partinin Eş Genel Başkanıydım, burası da Barış ve Demokrasi Partisi Diyarbakır İl Başkanlığı, bir kare orada var. Bir kare de burada gösterilen; biz alana girerken bahsettiğim protestoyu, basın açıklamasını yapmak istiyorduk, yanımda milletvekilleri vardı, korumalarım vardı. Panzerden su sıkıldı, doğrudan bize sıkılmadı, fakat biz de bayağı ıslandık ve ben tepki gösterdim. Bu kare de onun karesidir. Onun dışında başka yerde olaylar yaşandı mı yaşanmadı mı onu bilemem, ama hiçbiriyle ne bağlantım vardır ne de hakkımda öyle bir iddia söz konusudur.

Kaldı ki, bu miting hiçbir şekilde herhangi bir yerden, herhangi bir talimatla yapılan, ne PKK ne de Kongra Gel ile ilgili bir miting değildi. Partimizin genel merkezinin Diyarbakır’da yapmayı kararlaştırdığı bir mitingdi. İlerleyen fezlekelerde yeri geldiğinde de belirteceğim, bir hafta önce Diyarbakır’da basın toplantısı yaptık ve halkı mitinge davet ettik. Valiliğe başvurumuz vardı. Henüz yasaklanmamıştı, partimizin mitingi olduğunu duyurduk, kitleye çağrı yaptık. O yapmış olduğum konuşmaya da bir fezleke hazırlandığı için, ayrı bir fezleke konusu olmuş mitingin çağrısını yapmamız.

Fezlekeler zaten ayrıca düzenlenmiş, yeri geldiğinde onlara da değineceğim. Partimizin aldığı karar doğrultusunda demokratik çözüm çadırları Türkiye’nin birçok yerinde açılmıştır. Oturma eylemleri yapılmıştır, sivil itaatsizlik adında hükümetin dikkatini çekmek açısından etkinlikler yapılmıştır. Hiçbir şekilde ne PKK ile ne KCK ile ne de başka bir çağrı ile alakası yoktur. Onun çok öncesinde başlamış bir süreçtir demokratik çözüm çadırları.

Zaten yaptığımız çağrılar da sivil itaatsizlik eylemi olduğu için, hiç kimsenin asla şiddete meyletmemesine, asla şiddete başvurmamasına dönük çağrılarla birlikte yaptık. Çadırların kurulmasının amacı şudur; orada bir kürsü ve mikrofon olacak, isteyen herkes, STK temsilcisi, yurttaşlar, parti temsilcisi, gazeteciler, isteyen herkes gelip o serbest kürsüde konuşma yapabilecek. Bu taleplerle ilgili ne diyor; destekliyor mu karşı mı çıkıyor? Özgür bir tartışma platformu oluşturulması açısından, bizim çağrımızla başlatılmış bir etkinliktir. Tümüyle barışçıl bir etkinliktir.

Bununla bağlantılı başka yerlerde şiddet eylemleri çıkmışsa, ne benimle alakalıdır, ne de bilgim ve onayım dahilindedir.

(Hakim bazı fotoğraflar gösteriyor.)

Detaylarını hatırlamıyorum, fakat burada taziye evi önünde görüntüler var; bir açıklama yapmışım muhtemelen. Onun dışında Diyarbakır’da yaşanıyor bunlar, Diyarbakır’ın başka ilçelerinde veya mahallelerinde şiddet eylemleri olmuşsa, bunlar açıklama yaptığım saatlerde yaşanmış olaylar da değil, benimle bağlantılı da değil. Bunların içerisinde beni gösteren tek bir kareyi hiç kimse bulamaz. Ama ısrarla bu tür olaylarda biz açıklamalar yaptık, sonrasında hatta bazı fezlekelerde gerçekleşen şiddet eylemleri, polisle çatışmalar da doğrudan benim konuşmamla bağlantılı şekilde gösterilmeye çalışılmış; oysa konuşma içerikleri ile ilgili bir suçlama da yok. Konuşma içerikleri partimizin programına, ilkelerine ve siyasi çalışmalarına uygun açıklamalardır. Dolayısıyla (anlaşılamadı) kabul etmiyorum, ben hiçbir şekilde yasa dışı bir örgüt talimatıyla hareket etmedim. Bunların CD görüntülerini izlerseniz zaten benim ne yaptığımı açıkça göreceksiniz.

(Hakim, Emniyet’in ses çözümü tutanağını soruyor.)

Hayır kabul etmiyorum, CD istensin, yeniden çözüm yapılsın. Bu usul açısından incelensin. Kumpas olduklarını zaten söyledim. Onların hepsi savunmasını, CD çözüm tutanakları gelsin sonra yapacağım.

14 Temmuz 2011 tarihindeki hangi toplantıyı kastediyor bilmiyorum. Neyse ama gerçekten bir şeyle mi suçluyor bilmiyorum. Bir sürü toplantıya katıldım. Katıldığım toplantıyı illegal bir toplantı olarak mı tarif ediyor, o da belli değil. (anlaşılamadı)

(Hakim bir tutanak gösteriyor.)

Ne tutanağıdır o? İmralı görüşmeleri çözüm tutanağı mı? Mahkemeniz, ki taleplerimiz arasında olacak, İmralı’daki görüşme tutanaklarını istesin. Orada bir talimat mı verilmiş, tartışma mı yürütülmüş devlet heyeti huzurunda? Ankara’da bakanların katılımıyla yapılan toplantılarda çıkan kararlar ve çözüm yasası kapsamında faaliyetler mi yürütülmüş ortaya çıksın.

Fakat biz ne İmralı’da ne Kandil’de hiç kimseden bir talimat almadık, talimatla bir faaliyet yürütmedik. Çözüm süreci tümüyle Türkiye’deki iç barışı sağlama, Kürt sorununu silahsız şiddetsiz çözme,

Türkiye’de demokrasiyi güçlendirme faaliyetidir. Kabul etmiyorum

(Hakim, 141 sayfadan oluşan fezlekeye ilişkin soru soruyor.)

Emniyet fezlekesi mi? 2 nolu fezlekenin hangi eylemine dahil etmişler. Savcılık fezlekesine dönüşmeden nasıl girmiş dosyaya onu anlamıyorum. Ben bunu görmedim, bilmiyorum, fakat emniyet bir fezleke hazırlarsa savcılığa gönderir. Savcılık da nereye eklemiş, hangi fezlekeme ya da hangi olaya eklemiş? Öyle genel 2 nolu fezlekeye eklemek? Ben usulü anlamaya çalışıyorum. Herhangi bir suçlama ile bağlılık kurmadan bu dosyaya nasıl girmiş, savcı hangi üst yazıyla dosyaya bunu sunmuş? Ya da siz mi istediniz? Kabul etmiyorum, uyduruk bir belgedir.

6-8 Ekim Kobani olayları

31 no’lu fezleke kamuoyunda 6-8 Ekim Kobani olayları olarak bilinen fezlekedir. Bundan sonraki fezlekeler bunun devamı olduğu için, 6-8 Ekim’den başlayarak devam etmek istiyorum.

Biliyorsunuz 6-8 Ekim’de yaşanan olaylarla ilgili kamuoyunda şöyle bir algı oluştu. Ben o algının nasıl oluştuğunu anlatırım, ama genel cümle şudur: Amerika’ya gidip dönen Demirtaş'ın çağrısıyla halk sokağa çıktı ve 52 yurttaşımız Demirtaş’ın çağrısı ile katledildi. Binlerce defa yazıldı çizildi, kamuoyu oluşturuldu. Bir yalanı 40 defa söylersen herkes inanır, kırk bin defa söylersen bütün dünya inanır. Fakat savcılık da 6-8 Ekim ile ilgili benim iddianameme iki tane delil koymuş. Bunlar savcılığın delili. Birincisi İpekyolu Gazetesi dijital sitesinden alınmış aynen şöyle: “6 Ekim 2014 23:19” Bu savcılığın sunduğu bir delil, yani 6 Ekim günü gece 23:19’da internet sitesinde yayınlanmış. Başlığı da şu: ‘Demirtaş sokağa çıkın’ dedi. ‘HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş, sosyal medya aracılığıyla halkı Kobani’ye destek için sokağa çağırdı.’ Bu savcının koyduğu delil.

Bir başka delil, bir suç duyurusu ile birlikte savcılığa iletiliyor ve savcılık bunu delil olarak koyuyor. Suç duyurusunda bulunan kim? Ulusal Parti Genel Başkanı Gökçe Fırat. Şu anda FETÖ’den hükümlü Silivri Cezaevi’nde yatıyor. Bir başka delil, iki delil koymuş savcı benim çağrı yaptığımla ilgili, Posta gazetesinin posta.com.tr adresinden, Demirtaş’ın 6 Ekim’de HDP Merkez Yürütme Kurulu olağan toplantısının ardından yaptığı açıklamada Kobani’de yaşanan katliam girişimine karşı 7’den 77’ye bütün halkımızı sokağa, alan tutmaya ve harekete geçmeye çağırıyoruz. Demirtaş’ın yaptığı çağrı.

Burada da yine Posta gazetesinden aldığı çıktıyı savcı delil olarak koymuş.

Şimdi ben savunmama başlamadan önce, bu 17 bin 772 sayfa ek deliller içerisinde, Selahattin Demirtaş olarak benim 6-8 Ekim’de yaptığım çağrının yüzüme okunmasını istiyorum. Savunmama öyle başlayayım. Ben bulamadım çünkü. HDP Genel Merkezi’nin sosyal medya hesabından yaptığı çağrıdan bahsetmiyorum. Savcı, Demirtaş çağrı yaptı diye iki tane gazete kupürünü dosyaya koymuş olduğuna göre, savcı bu konuda benim çağrımla ilgili delile ulaşmıştır mutlaka. Çağrım nerede, çağrımın yüzüme okunmasıyla savunmama başlayayım.

6-8 Ekim’de benim çağrım var mı? Savcı bunu koymuş, ben bulamadım. Siz bulmuş olabilirsiniz diye soruyorum. Genel Merkez’in sosyal medya hesabından atılmış iki twitle başlamış bir soruşturmadır. Benim şahsi, kişisel bir çağrım üzerine başlamış bir protesto da yok, buna dair başlamış bir soruşturma da yok.

6-8 Ekim nasıl bir ortamdı?

Bakın 6-8 Ekim nasıl bir siyasi ortamdı, önce bir onu hatırlayalım. Neler yapıldı, detaylı bir şekilde izah edeyim. 6-8 Ekim 2014’te Türkiye’de çözüm süreci devam ediyordu, İmralı görüşmeleri, heyetimizin Ankara’da hükümetle görüşmeleri devam ediyordu. Süreç kopmuş, bitmiş değildi. Hem Kandil’de hem Ankara’da hem İmralı’da, üç ayak üzerinden PKK’nin silahsızlandırılması çözüm sürecinin başarıya ulaşması için partimizin de içinde bulunduğu, benim de şahsen heyetlere dahil olduğum bir süreç yürüyordu.

Şimdi İmralı’da yapılan görüşmelerin bazılarında Suriye’deki durum da tartışılıyordu. Özellikle Kuzey Suriye olarak bilinen Rojava, Kürt bölgesinin durumu da tartışılıyordu. Suriye’nin geneli de tartışma konusu oluyordu. Ankara’da hükümetle yaptığımız toplantı ve görüşmelerde de bu konu gündeme geliyordu. Yani şu şekilde bir siyasi tartışma yürüyordu: Türkiye’deki Kürt sorununun çözüm süreci, bölge düzeyinde İran, Irak ve Suriye’deki Kürtleri nasıl etkileyecek? Dolayısıyla Türkiye’nin güvenliğini ilgilendiren meseleler ele alınırken, oradaki Kürtlerle ilişkiler nasıl kurulacak? Yeni yüzyılda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hem kendi yurttaşları olan Kürt halkıyla hem de diğer ülkelerde yaşayan Kürtlerle ilişkileri nasıl olacak? Bunlar da tartışma konusu oluyordu.

Bu tartışmalar devam ederken, neredeyse iki yıl boyunca hükümetin genel yaklaşımı şuydu: Tabii ki, içerideki Kürt sorununun çözümü dışarıda da Türkiye’yi rahatlatır ve biz oradaki Kürt halkının da her halükarda kazanımlarının arkasında oluruz. Bizim için Kürt halkı bin yıllık kardeşimizdir. Suriye-Irak sınırı Sykes Picot’la çizilmiş yapay sınırlardır. Biz bu sınırları değil bin yıllık kardeşliğimizi esas alırız. Biz de böyle sanıyorduk, böyle olması gerekirdi. Bu Türkiye’ye güç katar. Neredeyse 2-2,5 yıl, zaman zaman gündeme geldiğinde bu konu heyetlerimiz arasında, partimiz ve hükümet heyetleri arasında ele alınıyordu.

Gel zaman git zaman, Eylül ayında IŞİD Kobani’yi çevirmeye başladı. Büyük bir askeri güçle, tanklarla toplarla, o zaman Musul’dan elde ettiği silahlarla Kobani’nin etrafını çevirmeye başladı. Kobani’de yüz bine yakın insan, başka yerlerden de gelip oraya yerleştiği için kasabanın nüfusu 3’e katlanmıştı. IŞİD başka bölgelerden de sivil göçe neden olduğu için, Eylül ayının sonuna gelindiğinde Kobani’de 250 bine yakın bir nüfus sivil, küçük bir kasabada birikmişti. Ağırlıklı sivil nüfus oradaydı, PYD’liler de vardı, başka gruplar da vardı.

IŞİD, operasyonlarını, saldırılarını, eylemlerini giderek arttırıyor, bu insanlar da köyleri terk ede ede ilçe merkezine geliyordu. Kobani dediğimiz yer Suruç’la iç içe, Suruç’ta yaşayanların akrabalarının yarısı Kobani’de, Kobani’de yaşayanların akrabalarının yarısı Suruç’tadır. Nusaybin ile Qamişlo gibi. Vakti zamanında sınır çekildiğinde, aileler ortadan ikiye bölünmüşler. O nedenle hem süreç açısından çok önemli, hem de Türkiye’de Kürt yurttaşların akrabaları bizzat Suruç’ta yaşıyorlar, teyze çocuğudur, damadıdır, gelinidir. Birbirlerine gidip geliyorlar. Mürşitpınar Sınır Kapısından ticaret yaptıkları bir yerdir Kobani.

Üçüncüsü, IŞİD orayı ele geçirdikten sonra, bütün Türkiye sınırına hakim olmak için önünde neredeyse hiç bir engel kalmıyor. Türkiye’nin güvenliği açısından da bir tehlike o vakit. Neredeyse 200 bin insanın katledilme tehlikesi var. Suruç’ta birçok yere yayılan, 20-25 güne yayılan protesto gösterileri yapıldı, ama ağırlıklı olarak Suruç’ta sınır bölgesinde yapıldı. Kobani’ye yakın, yani göz teması kurabileceğiniz şekilde, birkaç defa ben de gittim oraya, yerinde gözlemledim. Sınır bölgesini gözünüzle görebiliyorsunuz. IŞİD’liler orada, PYD orada, halk orada; Türk askeri bu tarafta, protestocular burada, her şey çıplak gözle görülebilir, dağlık bir bölge değil dümdüz bir arazi.

Hükümete görüşmelerde söylediklerimiz nelerdi?

Şimdi bizim o dönem, çözüm süreci devam ettiği için hükümetle şöyle bir diyaloğumuz vardı; diyorduk ki, bu IŞİD Kobani’de katliam yaparsa, Türkiye, hükümet buna sessiz kalırsa, bu büyük bir kırılmaya yol açar. Dolayısıyla buna izin vermeyin. Sizler hükümet olarak hem insani yardım konusunda destek sunun, hem de o dönem uluslararası koalisyon IŞİD’e karşı mücadele koalisyonu kurmuş, Türkiye de onun bir parçası, uluslararası koalisyonu da IŞİD’e karşı askeri açıdan harekete geçmek için zorlayın.

Hükümet bu konularda adım atmıyordu. Hükümetin yaptığı şey aşağı yukarı şuydu: Özgür Suriye Ordusu adı altında bir grup besleniyor, destekleniyordu, ama o dönem ağırlıklı olarak El-Nusra, Ahrar- üş Şam gibi El-Kaide ile bağlantılı örgütler, sonradan IŞİD’e dönüşen örgütlerin bir kısmı el altından destekleniyordu. Bunlar savunmamın ilerleyen aşamasında, bütün açıklamalarımda belirttiğim şekilde, hükümetin bir Suriye politikası olarak hayata geçiriliyordu.

Biz de diyoruz ki, mezhepçilik yapmayın, orada mezhep üzerinden destek sunmayın. Herkese destek sunun, yani zulüm gören herkesin yanında olun. Kürtler de orada zulüm görüyor. Yıllarca Esad’ın zulmünü gördüler, şimdi de IŞİD, El-Nusra ve benzeri örgütlerin saldırısı altındalar. Türkiye destek olsun. Bu Türkiye dışındaki Kürtlerle olan ilişkisine de muazzam bir katkı sunar, çözüm sürecine de muazzam bir katkı sunar. Türkiye’nin çıkarınadır, yararınadır, herkes kazanır buradan. Türkiye’nin de sınır güvenliği sağlanır. Ama AKP Hükümeti yapmıyordu, daha doğrusu bu konuda ısrar ediyor, geri adım atmıyordu. 6-8 Ekim öncesi bütün protestolara rağmen, hükümet bu konuda geri adım atmıyordu.

Partimiz, belediyeler ve sivil toplum örgütleri aracılığıyla 200 tıra yakın yardım topladı. Bu yardımların bir kısmına İstanbul’da, İzmir’de el konuldu, ama büyük bir kısmı Suruç’a getirildi. Suruç’ta Kızılay toplama merkezine yığıldı, orada Kızılay kolilerine konuldu ve o şekilde Mürşitpınar Sınır Kapısından Kobani’ye insani yardımlar gönderildi. Doğrudan Suruç Kaymakamlığı bunu organize etti.

ABD’ye neden gittim?

Bizim partimizin Washington temsilciliği her yıl bir tane konferans düzenler. Her yıl standart bir konferansımız vardır, Eş Genel Başkan kimse, konuşmacı olarak o davet edilir. Partimizin düşüncesini uluslararası alanda anlatmak için hem de ziyaretler yapılır. Aynı dönem partimin Amerika’da bir konferansı var, 6 ay önceden planlanmış, dış ilişkiler sorumlumuz Nazmi Gür tarafından planlanmış. O günlerde de konuşmacı olarak oraya gitmem lazım. Eylül’ün sonu, ben ve Nazmi Gür arkadaşım birlikte Amerika’ya gittik, yedi günlük bir program vardı. Hem New York’ta, hem Washington’da, arkasından Los Angeles’ta programlarımız vardı. Arkasından Türkiye’ye dönecektik.

Birinci ve ikinci gün konferans ve düşünce kuruluşunda konuşmacı olarak programı uyguladıktan sonra, o dönemki Grup Başkan Vekilimiz Pervin Buldan beni aradı. Amerika’daydım ben, Washington’da. Dedi ki, Başbakan beni aradı, Selahattin bey niye Amerika’dadır, çözümü niye orada arıyor? Çözüm Ankara’dadır. Niye gelmiyor, bizimle görüşmüyor da, Amerika’da bu konuları konuşuyor. Çünkü oradaki konuşmamda Kobani’ye değiniyordum.

Ben de dedim ki, Başbakanı hemen ara, de ki, biz çözüm mözüm için burada değiliz, yıllık konferansımız var, konuşmacı olarak buradayım. Programımı derhal iptal ediyorum. Yarın Türkiye’ye dönüyorum, en kısa zamanda da kendisiyle görüşmek istiyorum, hemen randevu isteyin.

O gece Washington’dan uçak bulamadık, kara yolu ile New York’a geldik, New York’ta uçakta yer bulunamadı. Ertesi sabah ilk uçakla New York’tan Ankara’ya geldim. Ankara’da Başbakan’dan randevu istedik, Ahmet Davutoğlu’ndan.

Davutoğlu randevusundan önce Kobani’ye gittim

Davutoğlu, 1 Ekim’e randevu verdi. 1 Ekim’e bir gün kala Kobani’ye geçtim ben. Mürşitpınar Sınır Kapısından pasaportumla Kobani’ye geçtim. Yerinde her şeyi göreyim, Başbakan’la görüşeceğim, olup bitenleri kendisine izah edeyim, anlatayım.

PYD Eş Başkanı, yöneticileri de oradaydı. Görüştüm, hepsi basına yansıdı. Birazdan anlatacağım. Türkiye’ye döndüğümde, ki zaten yürüyerek geçiyorsunuz, mahallenin öbür tarafı hemen Kobani, bu tarafa geçtiğimde basına açıklama yaptım. Basın benimle birlikte de geldi oraya, görüntüler aldı.

Açıklama yaptım.

Döndükten sonra, yanımda o dönemin DTK Eş Başkanı Selma Irmak ile birlikte, Başbakanı kendisinin verdiği randevu üzerine ziyarete gittik. Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, bir de danışmanları toplantıdaydı, beş kişiydik. Uzun uzadıya gözlemlerimi anlattım. Uluslararası alanda olup bitenler, Kobani’de olup bitenler, ne yapılması gerektiği, önerilerimi, tek tek sıraladım. Kobani’ye niye Türkiye’nin destek olması gerektiğini anlattım.

Davutoğlu görüşmesinde neler konuşuldu

Kendisi de özetle şunu ifade etti: Bizim hakkımızda, öyle IŞİD’e destek olan hükümet algısı oluştu, bunu düzeltmemiz lazım. Dedim ki, bu algıyı oluşturan biz değiliz, bütün dünya bunu bu şekilde algıladı artık, bu algıyı yaratan HDP değil. Doğru dedi, siz değilsiniz, ama bu algının kırılması lazım, bizim böyle bir IŞİD’e desteğimiz yok, Kürtler bizim kardeşimiz. Kobani’ye her türlü desteği yapmaya hazırız ne istiyorlarsa. Ben de dedim ki, bir gün önce Kobani’deydim, PYD Eş Başkanı Asya Abdullah ile görüştüm, sizden doğrudan diyalog kurma talebi var. Hay hay dedi, hemen yapacağız, çözüm sürecinde yeter ki hızla ilerleyelim. Kobani tabii ki IŞİD’in kontrolüne geçmesin, ne gerekiyorsa elimizden geleni yapacağız.

Karşılıklı gerilimlerin de olduğu bir toplantıydı, ama nihayetinde şöyle bir uzlaşıya vardık o dönem Ahmet Davutoğlu hocayla: Ben dedim, Başbakanlık çıkışında bir açıklama yapacağım, diyeceğim ki, görüşme çok olumlu geçti, teşekkür edeceğim ve hükümetin yaklaşımı çok olumludur, inanıyorum ki, bütün bu krizler, sorunlar çözülecek. Çünkü çözüm süreci bitmek üzere, öyle bir tıkanmış ki, Kobani’ye kilitlenmiş. Hükümet gerekli duyarlılığı gösterecek, oradaki Kürtlerle de diyaloğa geçecek ve bu sorun kısa sürede çözülecek. Bütün mesele şudur: Kobani IŞİD’in eline geçebilir sonuçta, ama Türkiye buna göz yumdu ve öyle oldu şeklinde bir realiteyi biz kamuoyunun huzurunda gerçekleştirmemeliyiz.

Türkiye destek olsun, IŞİD yine orada Kobani’yi ele geçirirse bilemeyiz. Ama nihayetinde Ankara’nın göz yumması hatta dolaylı destekleriyle oldu denmesin.

Tamam dediler, biz iki şey yapacağız dediler. Birincisi Salih Müslüm’ü hemen davet edeceğiz Türkiye’ye, kendisiyle görüşeceğiz, talepleri nedir, beklentileri nedir? Kendileriyle tartışacağız. İki gün sonra Salih Müslim Türkiye’ye geldi. Ankara veya İstanbul’da, hatırlamıyorum basında vardır, görüşme gerçekleştirdi Dışişleri Bakanı Müsteşarı’yla. Detaylarını ben bilmiyorum, fakat beklentilerini ifade ettiler. Ahmet Davutoğlu aynen şu şekilde, o görüşmemizde de bana ifade etmişti, bizim de onlardan taleplerimiz var, onların da bizden talepleri var, daha önce de görüşmüştük, uzlaşacağımızı düşünüyorum, biz ne gerekiyorsa yapacağız.

Talep şu: Türkiye’den silah istemiyorlar, askeri destek istemiyorlar, o sırada Nusaybin’in karşısındaki Qamişlo’da kendilerinin 20-30 araçlık bir konvoyu var, yardım konvoyu. IŞİD o ara bölgeyi kontrol altına aldığı için Suriye topraklarından Kobani’ye ulaşamıyorlar, Türkiye’den bir koridor açmasını istiyorlar. Yani o konvoy Qamişlo’dan Nusaybin’e girecek, Türkiye sınırları içerisinden yaklaşık 100- 150 km yol kat ederek Suruç’a gelecek, Suruç’tan Mürşitpınar Sınır Kapısından Kobani’ye gidecek.

Talepleri bu, başka bir talepleri yok.

Bunun üzerine Ahmet Davutoğlu bana aynen şunu söyledi. Dedi ki, Selahattin bey, ‘bu devlet Kürtlerin de devletidir, bunu gösterin, buna ihtiyaç var, tam zamanı’ dedi. Dedi ki, ‘Ben Hakan Fidan’a talimat vereceğim, bu konvoyun geçişi için ne gerekiyorsa derhal yapsınlar, sizin de parti arkadaşlarınız bu konuda yardımcı olsunlar.’ Ben de dedim ki onun yanında, Sırrı Süreyya Önder arkadaşımı görevlendireceğim. Kendisi Suruç’a geçsin, Urfa milletvekillerimiz ile birlikte, sessiz sedasız bu yardım konvoyunun Türkiye üzerinden Kobani’ye geçişini planlasınlar.

Uzlaştık, tamam. Çıktıktan sonra hükümete teşekkür açıklaması yaptım, partiye döndüm. Hatta partide gerilim o kadar fazlaydı ki, partideki birçok arkadaşım beni eleştirdiler, MYK üyeleri, eş genel başkan yardımcıları dediler ki, ‘ya sen niye hemen teşekkür açıklaması yaptın, ne oldu da hükümeti bu kadar eleştirirken’. Selma hanımla birlikte anlattık, dedik ki siyaset risk almayı gerektirir. Biz bir uzlaşma arıyoruz, uzlaşma dili kullanmamız lazım. Sonuçta bu krizin çözülmesi, çözüm sürecinin devam etmesi lazım. Şöyle şöyle uzlaşmalara vardık, onlar PYD ile görüşecekler, ama biz de hükümetin zora girmeyeceği şekilde o konvoyun geçişine yardımcı olalım. Basın huzurunda davul zurnayla olmasın, hükümeti zora sokacak bir şey olmasın.

Davutoğlu verdiği sözleri yerine getirdi mi?

Yanılmıyorsam arkadaşlarım dört gün Urfa’da beklediler, her gün mütemadiyen beni aradılar, arayan yok hükümetten, soran yok, valiyle kaymakamla görüşüyoruz kimsenin bilgisi yok.

Günlerce bu diyalog sürdü. Sırrı Süreyya Önder arkadaşıma ilgili bürokratları arattım. MİT Müsteşarlığı’ndan, Başbakan’dan böyle bir talimat gelmedi mi? Gecikiyor, IŞİD saldırısını her gün yoğunlaştırıyor ve Mürşitpınar Sınır Kapısı bir hafta içerisinde IŞİD’in kontrolüne geçmek üzere. 50 metre bu taraftan 50 metre o taraftan IŞİD gelmiş durumda. İnsanlar da izliyorlar, savaş canlı yayında çıplak gözle izleniyor. Bir türlü temas kuramadılar.

6 Ekim akşamı olağanüstü MYK toplantımız vardı. Tek gündem Kobani değildi, başka gündemlerimiz de vardı. Fakat biz o toplantıyı sürdürürken Suruç sınırındaki arkadaşlarımız aradı.

Soru: Saat kaçta, kimler vardı?

Kimler vardı isim isim hatırlamıyorum, ama MYK’nın karar alma çoğunluğu vardı. Zaten resmi alınması gereken kararları deftere yazarız. Toplantı halindeyken Suruç’ta bulunan arkadaşlarımız bir MYK üyemizi aramış, demiş ki, Mürşitpınar Sınır Kapısı düşmek üzere, şimdi ne yapacağız?

Başbakan konvoyun Türkiye topraklarından geçmesini kabul etti, ama Mürşitpınar Sınır Kapısı düşerse o konvoyun artık geçme ihtimali de kalmayacak. Orada birkaç bin sivil kalmıştı, büyük bir çoğunluğu Türkiye tarafına alınmıştı. Onlar da bir kaç saat sonra katledilmiş olacaktı.

Ne yapacağımızı tartışırken dedim ki, ben Başbakan ile bir görüşeyim, durumun kritikliğini, vahametini anlatayım. Başka ne yapalım? Dedik ki, bakın şu kısmı çok önemli: Biz 6 gün önce hükümete teşekkür ettik, sürecin olumlu olduğunu belirttik ve hükümete bu konuda çalışmalarda yardımcı olacağımızı benim ağzımdan Başbakanlık önünde açıkladık. Fakat aradan 5-6 gün geçti, hiçbir gelişme olmadı. Bizim bir siyasi tutum göstermemiz lazım. Hükümeti eleştiren bir şey yapmamız lazım. Çünkü bir kaç saat sonra bir katliam olduğunda, binlerce insan katledildiğinde, bizim tabanımız başta olmak üzere insanlar diyecek ki, “oradaki katliamdan HDP de sorumludur. Çünkü HDP dedi ki, olumlu gelişmeler oluyor ve halkı rehavete sevk etti, hükümet de bir şey yapmadı, kandırıldık, IŞİD’liler de insanları katletti.” Bir siyasi tutum belirleyelim dedik.

Ne yapalım? Bir, acilen bir açıklama yayımlayalım, hem hükümeti protesto edelim, hem de IŞİD’e karşı insanların protesto hakkını kullanmasını isteyelim. Siyasi tutumumuzu şu saatte açıklayalım dedik. İki, Suruç’ta büyük bir miting organize edelim. İmkanlar nedir, araştıralım, koşullar var mı kalabalık ve kitlesel bir miting yapmak için, Urfa teşkilatlarımızla görüşelim, Urfa vekillerimizle görüşelim. İlgili arkadaşlar gerekirse gitsinler, sahada araştırsınlar. Bölgesel, büyük bir mitingle biz kamuoyunun tepkisini orada ifade edelim, olabildiğince kalabalık olsun. Dünyanın dikkatini sınırda büyük bir mitingle çekelim, valilikle, kaymakamlıkla görüşülsün, koşullar hazırlansın. Üç, Başbakan ile ben görüşeyim dedim.

Davutoğlu 6 Ekim akşamı neler söyledi?

Bunları konuştuk, bu arada özel kaleme, Başbakanlık ile telefonla bağlanması için bilgi vermiştim, özel kalem içeri girdi ve Başbakan hatta dedi. Ben toplantıdan çıktım. Toplantıya ara verdik, çıktım. Tam 11 veya 12 dakika, telefondan bakmıştım, Başbakan Ahmet Davutoğlu ile konuştum.

Önce şunu söyledi başlarken, “Bu konuşmayı kamuoyuna kapalı yapıyoruz.” “Tabii Sayın Başbakan, benim için problem değil” dedim. “Acil bir görüşme olduğu için toplantıdan çıktım” dedi hatta. “Selahattin Bey acil arıyor’ dediler, toplantıdan çıktım.” Şimdi burada açıklıyorum, yargı konusu olduğu için açıklıyorum. Yoksa öyle kamuoyuna kapalı görüşme ilkesel olarak kamuoyuna açıklanmaz.

12 dakika boyunca Başbakana durumu anlatmaya çalıştım. Tabii Ahmet Davutoğlu Hoca, öyle dinlemeyi çok seven, bilen biri değil. Daha çok konuşur. 12 dakikanın herhalde 3-4 dakikası ben konuştum, geri kalanında onu dinledim.

Bana verdiği mesaj şuydu, aşağı yukarı, mealen: “Aldınız mı boyunuzun ölçüsünü? Bizsiz ne yapabilirmişsiniz? İşte böyle bize muhtaç olursunuz. Ortadoğu’da bizsiz yaprak kımıldamaz. Kürtler bizsiz hareket ederse, başlarına bu gelir. Hadi bakalım şimdi ne yapıyorsunuz.” Mealen buydu.

İnanamadım. 6 gün önce konuştuğum Davutoğlu bu muydu, inanamadım. “Ya ne diyorsunuz Sayın Başbakan” dedim. “Biz ne konuştuk, nereden nereye geldik, siz 6 gündür ne tartıştınız kendi içinizde? O konvoyun oradan geçmesini beklerken, siz bana neler söylüyorsunuz?” “Böyle Selahattin Bey” dedi. “Yarın olsun, bir bakarız, yarın değerlendiririz” dedi. Dedim ki, “Basite alıyorsunuz. Bakın, insanlar sizden destek bekliyor. Ben çıktım, size teşekkür ettim. Destek olacağınızı açıkladınız. PYD Eşbaşkanı’nı çağırıp burada görüştünüz, bir uzlaşmaya vardınız. Yapmayın. Mesele çok kritik, bu kadar basite almayın. Lütfen bu akşam, boş bir kamyon bile olsa oraya gönderin, orada olacak şeylerin sorumluluğu çözüm sürecini berhava etmesin.”

Protesto hakkı anayasal bir haktır

Ahmet Davutoğlu, Ortadoğu fatihi edasıyla 'ne haliniz varsa görün' havasındaydı. Telefon görüşmesi bitti ve morali bozuk bir şekilde toplantıya geri döndüm, arkadaşlara anlattım. “Budur” dedim.

Arkadaşlar da dedi ki, “Biz de bu arada yazılı kısa bir açıklama yapmışız.” Davaya konu açıklama budur. Bir anayasal haktır, demokratik protesto hakkı. Bunun kullanılması konusunda, daha doğrusu hükümete siyasi olarak tavır koyduğumuz konusunda.

Çünkü çözüm sürecindeyiz, görüşme yürütüyoruz. Öyle kolay kolay, Hükümet ile çatışacak bir pozisyona girmemeye dikkat ediyoruz. Hükümet de bizimle ilişkilerde buna dikkat ediyor. Çözüm sürecini yürüten iki partiyiz.

Ama o gün, siyasi bir tavır açıklamamız gerekir düşüncesiyle o açıklama yapıldı. Öyle gösteriler olacak, insanlar sokağa çıkacak, provokasyonlu gösteriler olacak, beklenti de bu değildi.

Hakim: Yani siz o açıklamanın yapılmasından haberdar değilsiniz özetle. Böyle mi anlıyorum?

Demirtaş: Benim de içinde bulunduğum toplantıda alınmış bir karardır. Öyle haberdar değilim falan değil. Ben sadece açıklama basına geçilirken, yazıldığında Başbakan ile görüşme halindeydim diyorum. Sonuna kadar ben o açıklamanın meşruiyetinin, haklılığının arkasındayım.

Hakim: Basın açıklamasının yapılma kararı alınmıştı siz çıktığınızda?

Demirtaş: Tabii ki, tabii ki. Alınmıştı, hiçbir tereddüt yok o konuda. Başbakan ile görüşme öyle tamamlanınca, hızlı bir şekilde, örgütlenmeden sorumlu arkadaşımız Suruç mitingiyle ilgilensin, ben Diyarbakır’a geçiyorum, ben de özellikle Suruç’a yakın olacağım, yarın da büyük ihtimalle Suruç’a geçerim, ben de koşulları bir araştırayım diye görev dağılımı yaptık. Suruç mitingi gerçekleşirse ben konuşacaktım.

6 Ekim öncesi gazetelerde çıkan haberler: Hükümet PYD görüşmeleri

1 Ekim Çarşamba günü çıkmış basında bu haber, Milliyet gazetesi. Dolayısıyla [gazete olduğu için] bir gün önce olmuş bir şeyin haberi bu: Selahattin Demirtaş: Kobani’de halkların el ele verme günü. HDP Eşbaşkanı Demirtaş, Kobani’de PYD temsilcileriyle yaptığı görüşmenin ardından, "Orada insanlar kendi mallarını, namuslarını koruyorlar. Sadece sınır geçişini açıp geçişe izin verdik demek yeterli değil. Sahip çıkılmalı” dedi. PYD Eşbaşkanı’yla görüştü. “IŞİD tehdidine karşı Türkiye Hükümeti ve PYD’nin birlikte hareket etmesi hepimizin yararına olur, sürecin yararına olur” minvalinde açıklamalar yapmışım. 1 Ekim günü çıkmış basında, bir gün önce yapmışım.

3 Ekim günü. Gazetede yer almış bir haber: “Kobani kuşatması süreci sonlandırır”. Kim? Abdullah Öcalan. Bizim heyetimizin yaptığı görüşmenin bir sonucu olarak basında çıkmış. “Böyle kritik bir durum var, dolayısıyla Kobani sadece Suriye’nin bir meselesidir deyip geçmeyelim, önemseyelim.” Hükümete yapılmış bir çağrı olarak Posta gazetesinde yayımlandı.

4 Ekim. “Kobani üzerindeki IŞİD baskısı yoğunlaştı, kenti savunan güçler şehir merkezine çekildi, çember daralıyor” başlığı. “PYD Eşbaşkanı Salih Müslim: Katliama dakikalar var.”

Dosyada Amerika ziyaretiyle ilgili resmi programı da bulacaksınız. Hani diyorlar ya “Amerika’ya gitti, talimat aldı, kulağına bir şeyler fısıldadılar, geldi burada halkı sokağa döktü.” Benim Amerika’ya gidişim 7 günlük programdı, Davutoğlu’nun çağrısı, görüşme talebi üzerine ben geri döndüm, ne Amerika’sı? Düşünce kuruluşları konuşmamı yaptım, geri kalan bütün programlarımı da iptal edip sabah uçağıyla New York’tan geri döndüm.

1 Ekim’de Davutoğlu ile yaptığımız görüşmenin basına yansımış hali: Ahmet Davutoğlu ile Selahattin Demirtaş görüşmesi 1 saat 45 dakika sürdü. Demirtaş görüşmeden, hem Kobani hem çözüm süreci konusunda olumlu mesajlarla ayrıldığını söyledi. “Biz PYD ile temas kurmalarını hep arzu ediyoruz. Bir tehdit oluşturmadığını söyledik. Silah yardımı için koridor açılması konusunu PYD ile görüşmeleri gerektiğini söyledik. Bunu onlar da değerlendireceklerini ifade ettiler. Biz PYD ile temasa kapalı değiliz” dediler, bunu anladık.

(Demirtaş, Başbakan’ın kendisine, Kürtler arasındaki “Türkiye Kobani’nin IŞİD’in eline geçmesini istiyor tartışmasını hayretle izliyorum” dediğini söyledi. Davutoğlu’nun kendisine, “Kobani’nin IŞİD’in eline geçmesini kesinlikle istemiyoruz” dediğini aktardı. Türkiye’nin IŞİD’e ne askeri ne lojistik hiçbir şekilde destek vermediğini de bir kez daha dile getirdiğini belirtti. Kendilerinin ise bu durumda, IŞİD’e karşı hükümetin daha net bir tavır alması gerektiğini beklediklerini ifade etti.)

Pratik adım atılmalı demişim.

(Gazete haberini okuyor) Olumlu ve yapıcı bir görüşme oldu. Hükümet IŞİD’i terör örgütü olarak tanımlamıştı, ama bölgeden bertaraf edilmesi için yapılması gerekenler, muhalefet olarak bizim yapmamız gerekenler görüşmelere devam etmek. Sayın Başbakan’ın yaklaşımı olumludur. Umut ediyorum ki, şu günlerde oluşan negatif hava yerini pozitif bir havaya bırakır. Çünkü ortak bir barışı, eşitliği ve adaleti gerçekleştirmek istiyoruz. Bölge halkları ve bölge ülkelerine de barış sürecinin yaratacağı sinerjinin sirayet etmesini istiyoruz. Doğru bir siyaseti gerçekleştirmek için daha fazla diyalog içinde olmamız gerekir.

(Gazete haberini okuyor) Biz Hükümetin -yine o görüşme sonrası açıklama- endişelerini anlıyoruz. Bu endişeleri ortadan kaldırmamız lazım. Türkiye, kaygı duyduğu yapıya destek olamaz. Bu kaygıların giderilmesi lazım. Bunun yolu diyalogdur, temastır. Karşılıklı çıkarların ortaklaştırılmaya çalışılmasıdır. Bunlar yapılırsa Türkiye bölgeye dönük politikasında rahatlar. Bu güvensizlik ortamında “Türkiye PYD’ye yardım etsin” dediğimizde “Türkiye PKK’ye yardım etsin” gibi bir algı var. “Bugün PKK’ye yardım edilir, yarın ateşkes bozulur, o silahlar bize dönebilir” tartışması yapılıyor. Bunlar birbiriyle bağlantılı. Çözüm süreci sağlıklı ilerleyecek ki, güven ortamı oluşsun, tehdit algısı ortadan kalksın.

Başbakan ile görüşme sonrası yaptığım açıklamalardır bunlar.

Yalçın Akdoğan’ın görüşme sonrası yaptığı açıklamalar: Başbakan Ahmet Davutoğlu ile Selahattin Demirtaş’ın yaptığı görüşmenin çok samimi geçtiğini belirterek, gerilimin düşürülmesi açısından önemli bir görüşmeydi. Estirilen rüzgar, algılar, yapılan açıklamalar arasında makas çok açılmıştı. “Görüşme iyi oldu” diyor.

(Gazete kupürü okuyor) 4 Ekim: PYD lideri Salih Müslim Türkiye’de. HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ile Ahmet Davutoğlu arasındaki görüşmeden sonra PYD lideri Salih Müslim Türkiye’ye geldi görüşmeler yaptı.

(Gazete kupürü okuyor) Davutoğlu: “Salih Müslim’e net teklifimizi yaptık. Dedik ki, Türkiye’de artık çözüm süreci var, size farklı bakıyoruz. Ancak sizin de rejimle işbirliğini kesmeniz, Suriye Ulusal Koalisyonu’na katılmanız, diğer Kürt gruplarla birlikte hareket etmeniz lazım dedik” diyor Davutoğlu.

Bunların hepsi peş peşe, aynı günlerde gerçekleşen açıklamalar.

(Gazete kupürü okuyor) Davutoğlu’nun açıklaması: “Salih Müslim’in Türkiye’ye gelişi haklı olarak bir ilgi çekti. Ama daha önce de ifade etmiştim, tam iki üç ay içerisinde Türkiye’de çözüm sürecinin devreye girmesine paralel olarak Suriye’deki bütün Kürt kesimlerle de yoğun temaslarımız sürmüştü. Bu temaslar kayboldu. Mayıs ve Haziran aylarında da yetkili arkadaşlar görüşmeler yapmıştı. Son olarak, Resulayn’da olan gelişmeler söz konusu olmasaydı da bu görüşmeler gerçekleşecekti.”

PYD liderleri daha sonra, Kobani olaylarından 1 yıl sonra da Türkiye’ye geldiler. Türkiye üzerinden Avrupa’ya gittiler. Hatta Türkiye’de, parlamentoda grup toplantımıza katıldılar. Türkiye’de, Atatürk ve Esenboğa havalimanlarını kullanarak Fransa’ya gittiler. Bunların hepsi, 6-8 Ekim olaylarından sonra yaşanmış gelişmelerdir.

Burada göreceksiniz, [fotoğraf gösteriyor] Meclis grup toplantımız Parlamento çatısı altında. Benimle İdris Baluken’in arasına oturan PYD Eşbaşkanı Asya Abdullah. Parlamentoya girdi, basının sorularını cevapladı.

Yani demek istediğim, o dönemki siyasi atmosfer, siyasi ilişkiler bambaşka bir havadaydı. Türkiye’de çözüm sürecinin etkisi; yargıda, idarede, toplumda, basında yarattığı algı bambaşkaydı. Bizler gerçekten, 100 yıllık özlem olan bir barışın gerçekleşebileceğine gönülden inanıyorduk.

(Gazete kupürü gösteriyor) Asya Abdullah’ın Nusaybin’de sınır kapısından geçişi. Bakın, etraftakiler Türk askerleri, sınırı koruyan askerler. Kendi pasaportuyla, sınırdan yürüyerek giriş yaptı.

(Gazete kupürü gösteriyor) Asya Abdullah’ın Diyarbakır mitingindeki konuşması. Sahneye çıkmış, konuşma yapıyor. Bildirilmiş önceden, Asya Abdullah’ın konuşma yapacağı.

(Gazete kupürü okuyor) 5 Ekim: PYD silah akışı için Türkiye’den izin istiyor. - Salih Müslim’in açıklaması. - Kendileri görüşme yapmışlar, sonrasında Türkiye’den silah akışı için, koridor için izin istediklerini belirtmişler. Kendileri açıklamışlar.

(Gazete kupürü okuyor) Müslim Türkiye’den yardım istedi; Karar gazetesi.

(Gazete kupürü okuyor) PYD ile işbirliği arayışı; Cumhuriyet gazetesi. Çok sayıda haber var, atlayarak geçiyorum.

HDP Genel Merkez tweet'i öncesindeki gelişmeler

Şimdi, bizim avukat arkadaşlarımız talep etmişti. Bizim Genel Merkezimiz o açıklamayı saat 20:20 gibi yapmış, ilk twit kayda geçmiş. Birinde de 21:51 olarak kayda geçmiş. Yani saat 20.00-21.00 suları. O saatte Türkiye’de, daha doğrusu 25 gündür Türkiye’nin her yerinde devam eden protestolar vardı.

Zaman zaman gerilimler oluyordu, ama hiçbir şiddet eylemi yoktu. Yakma, yıkma, öldürme, yaralama hiçbir şey yoktu.

O saatte de bakın, saat 18:30’da, 6 Ekim, MYK’mız çağrı yapmadan önce Emek Portal, emek.org. tr adresinden, “Zeytinburnu halkı Kobani için ayağa kalktı, yürüyüş sloganlarla devam ediyor.” En küçük bir olay yok.

Bir başka gazetecinin tweet'i, saat 17:07. Yani biz açıklama yapmadan 2 saat önce. “An itibariyle Bismil’de yürüyüş başladı”. Hiçbir olay yok. Hepsini yazıp isteyebilirsiniz.

Saat 18:08. Bizim açıklamamızdan 2 saat önce. “Avcılar’da yürüyüş başladı.” Görüntüleri de var. Hiçbir olay yok. Hiçbir taşkınlık, şiddet eylemi yok.

Emekçi Hareket Partisi, EHP: Beşiktaş’ta sloganlarla yürüyüş gerçekleştiriyoruz. Saat 17:30.

DHF, Eskişehir. (Demokratik Haklar Federasyonu): Kobani için Espark önünden Adalar Migros önüne yürüyüş gerçekleştiriliyor, duyarlı tüm dostları bekliyoruz. Saat 16:41.

Sarıgazi Halkevi, saat 16:47. Bizden 2 saat önce: Sarıgazi halkı Kobani için sokakta. Yürüyüş Vatan İlköğretim Okulu önünden başladı. En küçük bir şiddet eylemi yok.

Bahçelievler Halkevi: Kartal’da yürüyüş başladı. Saat 18:29

Yarın Haber: Eskişehir’de “AKP koruyor, IŞİD vuruyor” sloganlarıyla yürüyüş devam ediyor. Saat 18:35. En küçük bir şiddet eylemi yok.

siyasi.haber.org: An itibariyle Adıyaman’da Kobani ile dayanışma yürüyüşü başladı. Saat 19:41. Hiçbir şiddet eylemi yok.

Jiyanın Sesi, saat 18:10: Kocamustafapaşa’dan Kobani için Aksaray üzerinden Taksim’e yürüyüş başladı.

“Batman’da kitlesel yürüyüş başladı. Diyarbakır Caddesi dört koldan Yılmaz Güney caddesine kadar yürüyorlar.” Saat 18:31 tek bir taşkınlık, şiddet eylemi yok.

“Mahallelerden çarşıya doğru yürüyüş başladı.” Neresiymiş bu, Van. Saat 16:28. Tek bir şiddet eylemi, taşkınlık yok.

Saat 14:35 “Biraz önce Kobani için yaptığımız yürüyüş bitti. Herkese teşekkürler”. Cıvan Çelik isimli bir gazeteci.

Erdoğan “Kobani düştü düşecek” diyene kadar tek bir ölüm yok

Bakın, biz çağrı yaptığımız saatte Türkiye’nin birçok yerinde irili ufaklı yürüyüşler yapılıyordu zaten, tablo net anlaşılıyor. En küçük bir şiddet eylemi yok. Yaralama yok, öldürme yok, talan yok, hiçbir şey yok. Polis müdahalesi de yok.

Ertesi gün, 7 Ekim öğlen saatlerine kadar, aslında o gece yapılan yürüyüşlerden sonra ortalık duruldu. Sabah öyle çok yoğun bir gösteri falan olmadı. Küçük gösteriler oldu, 7 Ekim günü.

7 Ekim günü, Muş Varto ilçesinde öğlen saatlerinde, 14:30 gibi, bir haber basına düştü; “Bir kişi, polisin açtığı ateş sonucunda hayatını yitirdi”. 25 yaşında, Hakan Buksur. Kobani olaylarının ilk şiddet eylemidir. Katledildi.

Biz açıklama yapmışız, aradan neredeyse bir güne yakın bir zaman geçmiş, hiçbir şiddet olayı yok. Gösteriler de durulmuş neredeyse. Fakat bakın aynı saatte, biri daha açıklama yapıyor. Ayın 7’si, yine 14 suları. Gaziantep’te, mülteci kampında konuşma yapıyor. Diyor ki “Kobani düştü düşecek.” Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan.

Kobani olayları eğer ille de bir şeyle bağlantılandırılacaksa savcılar, “HDP’liler bilmeliydi, bilmeleri gerekiyordu, hatta biliyorlardı bunların olacağını” diyeceklerine, “onların açıklaması provoke etti” diyeceklerine, yürekleri yetiyorsa “bu açıklama provoke etti” desinler. Şu açıklama yapılana kadar tek bir ölüm olayı yoktur, tek bir. Mahkemeniz Türkiye’nin her yerine yazsın, 40 klasör dosya var, inceleyin tek tek. Tek bir ölüm, yaralama olayı yoktur, partimin açıklamasından sonra. Şu açıklamaya kadar; “Kobani düştü düşecek.”

Aynı saatte Varto’da, polis silahıyla 25 yaşında bir genç katlediliyor. Cumhurbaşkanı’nın açıklamasıyla bağlantılıdır demiyorum. Altındaki provokasyonları anlatmak için bunları söylüyorum. Cumhurbaşkanı bunları istedi falan da demiyorum. Yanlış anlaşılmasın, öyle savcının yaptığı gibi, savcı benim üstüme atsın, ben de onun üstüne atayım değil. Ama ortada bir toplumsal infial varsa onu yaratan bu açıklamadır. Bizim açıklamamız değildir.

6-8 Ekim HDP’nin MYK açıklaması bir gün boyunca tek bir şiddet eylemine yol açmamıştır. Şu açıklama ile birlikte şiddet başlamıştır. Çünkü anlaşılıyor ki, pusuda bekleyenler zaten varmış. Bu ölüm olayı duyulur duyulmaz birçok yerde gösteriler başladı. Bakın, bizim çağrımızın etkisi bitmiş artık.

Araştırın. Vicdani, ahlaki bir perspektifle, bir hukukçu gözüyle bakın göreceksiniz. Bizim açıklamamızın etkisi bitmiş. Biz Suruç mitingine yoğunlaşıyoruz. Cumhurbaşkanı Antep’te mülteci kampını ziyaret edip orada mitingvari bir şey yapmış. Biz de Suruç’ta yapmak istiyoruz.

Açıklamamızın etkisi sönümlenmiş, yürüyen yürümüş o akşam ve sabah da birkaç yerde. Bitmiş yani. Cumhurbaşkanı çıkmış bir açıklama yapmış ve o saate kadar pusuda bekleyen kim varsa - ki hepsi sonrada ortaya çıktı da - açıklamadan sonra bir şekilde ortaya çıktı.

Parlamentoyu bombalayanlar 6-8 Ekim’de insanları mı öldürmeyecek

Mesela Varto’da 25 yaşındaki arkadaşımızı öldüren kimdi? Hala belli olmuş değil. 6-8 Ekim’i tetikleyen ölümü kim yaptı, kimin silahından çıktı, hangi polis onu yaptı? Halen bulabilmiş değil Varto Cumhuriyet Başsavcılığı. Demirtaş’ın, HDP’nin üstüne atmak daha kolay. Onunla ilgili soruşturma faili meçhul olarak duruyor. Görgü tanıkları var, polisin bulunduğu yerden ateş ediliyor.

Demokratik özerklik, hendek, barikat meselelerinde de uzun uzun değineceğim. Hani diyorlardı ya “güvenlik görevlileri sivil mi öldürür?” Öldürür, öldürmez 15 Temmuz’da gördük. Kimdirler bunlar, gördük. Parlamentoyu bombaladılar, Kızılay’ı bombaladılar, köprüyü bombaladılar. Bu insanlar Varto’da HDP’li 25 yaşında bir genci mi öldürmeyecek? Yani çözüm süreciyle ilgili ciddi bir toparlama süreci içerisine girmek için uğraşırken, Kobani ile ilgili bir miting yapmaya hazırlanırken, birdenbire güvenlik güçleri içinden ateş ediliyor ve ortalık bir anda barut fıçısına dönüyor. Birkaç saat sonra Batman’da HÜDAPAR binası basılıyor, bilmem hangi ilçede HDP binası basılıyor. Biri HÜDAPAR binasına ateş açıyor, öbür tarafta biri HDP binasına ateş açıyor. Bakın, dosyalar iyi incelenirse saatlerinin bile birbirine yakın olduğu görülecek.

Çok sayıda HDP’li, kimliği belirlenemeyen kişiler tarafından katlediliyor. 6 veya 7 HÜDAPAR’lı kimliği belirlenemeyen kişiler tarafından katlediliyor, vahşice. Yasin Börü ve arkadaşları öyle. Antep’teki arkadaşımız öyle, İzmir’deki arkadaşlarımız öyle. Linç edilerek öldürülüyorlar. Bakın birbirine misilleme değil, birbirine yakın saatlerde. Vahşetle, taşla kafasını ezerek, görüntülerini çekiyorlar, sosyal medyaya atıyorlar. Ellerinde palalar, Antep’te yakaladıkları kişileri tekme tokat öldürüyorlar. Orada bırakıyorlar. Birileri de onu çekiyor ve onu sosyal medyaya atıyorlar. Aynı saatte İzmir’de, aynı saatte Diyarbakır’da dördü HÜDAPAR’lı, üçü Antep’te ve biri İzmir’de HDP’li.

Bir siyasi iktidar ya da Parlamento üyeleri, siyasetçiler, bütün olup bitenler yaşandıktan sonra serinkanlı olmak zorundalar tabii. Ne olup bittiğini kapsamlı bir şekilde değerlendirmek, hem hesabını vermek hem de kendi hesabını yapmak zorundadırlar.

Tüm bu olaylar devam ederken, 7 Ekim öğleden sonra başladı, akşam yoğunlaştı, 8 Ekim’de de öğlene kadar yoğun devam etti, bu süre zarfında biz ne yaptık?

Örgütlenmeden sorumlu eş genel başkan yardımcımız Ali Ürküt, ben ve Figen Hanım koordinesinde saatlerce il ve ilçe teşkilatlarımızla görüşme yaptık; “Aman aman, bütün şiddet olaylarını durdurmak için elinizden ne geliyorsa yapın.” Hepsinin tanığı var, dinleteceğim burada, bir kısmı dışarıda bekliyor. Tek tek il ve ilçe teşkilatlarımız arandı. “Provokasyonlara gelmeyin. Bu tür yağma, öldürme, şiddet nerede varsa önüne geçmeye çalışın. Bizle alakalı değildir, kesinlikle bu büyük bir provokasyondur.”

Provokasyonları durdurmak için İçişleri Bakanı ile koordine olduk

Aynı saatlerde, Sırrı Süreyya Önder arkadaşımı Ankara’da, bu çalışmalar kapsamında bizatihi görevlendirmiştim, Ankara’da hükümet ile temasta. Neredeyse saat başı, İçişleri Bakanı Efkan Ala ile telefonda görüşüyordu. Nerede provokasyon varsa biz il-ilçe teşkilatlarımızı seferber ediyorduk; İçişleri Bakanı, oradaki güvenlik güçlerini seferber ediyordu. Efkan Ala’yı da çağırmanız lazım. “Bizim kontrol edemediğimiz güvenlik güçleri var” diyordu Efkan Ala. “Ama bu provokasyonu başka türlü, el ele vermezsek engelleyemeyiz.”

Ben de, doğrudan görüşmüyordum Efkan Bey ile, Sırrı Süreyya Önder aracılığıyla görüşüyorduk. Katılıyorum, büyük bir provokasyon var, koordineli olalım, el ele olalım, bilgi akışı sürekli olsun aramızda diyordum. Nasıl durdurabiliyorsak hızlı bir şekilde, her yerde elimizden geleni yapalım.

Yarım saatte, 15 dakikada, en geç iki saatte bir Bakanla telefon trafiği kuruluyor. Şurada şu patladı, burada bu oldu, burayı siz halledin, burayı biz halledelim. Çözüm sürecini yürüten heyettedir Efkan Ala, aynı zamanda İçişleri Bakanı olarak. 8 Ekim akşamını çıkardıktan sonra evet tablo ağırdı, tam tablo önümüzde yoktu. Vahametin, vahşetin ne kadar büyük olduğu o akşam tam olarak görünmüyordu, ama takip edebildiğimiz kadarıyla onlarca kişi katledilmiş, bir sürü iş yeri yağmalanmış, yakılmış, yıkılmış ve ne olacağı da belli değil. Güvenlik güçlerinin kontrolünün dışına çıkmış.

Biz de parti teşkilatlarını uyarıyoruz: Bütün şiddet olayları nerede varsa, halkın önüne geçin; bir grup bir yeri taşlıyorsa önüne geçin. Bu şekilde fiilen durdurmaya çalışıyoruz. Efkan Ala bunların hepsinin tanığıdır, şahididir. Ve kendisi de şu tedirginlik içerisindedir: Güvenlik güçlerinin içinde bir grup kontrol dışına çıktı. Bir CD var, arkadaşlarım verecekler, önce siz izleyin, ben burada izlenilmesini istiyorum. Birkaç saniyelik bir görüntü. 6-8 Ekim’de, Van’da bir polis panzerinin neler yaptığını gösteriyor. Siz önce izleyin, uygun görüyorsanız buradan da izlenilmesi istiyorum. Herkesin tanık olmasını istiyorum.

Hakim: Dosyaya delil olarak sunuldu, daha sonra bakarız. Buyurun, devam edin.

Demirtaş: Hayır, ben burada özellikle izlenmesini istiyorum. Çok kısa. Panzer, caddedeki araçları ite ite alevlerin içine atıyor. Araçlar patlasın diye, yangın büyüsün diye. fotoğrafları var bakın. Yukarıdan çekim yapmışlar, şurada bir araç yanıyor, panzer buradaki minibüsü ite ite şu yangının içine atıyor. Patlamasını sağlıyor, minibüsün yanmasını sağlıyor. Polis panzeri bu, kameraya takılan bir örnek.

Şimdi biz, 7 Ekim öğleden sonra bunun farkına vardık. İçişleri Bakanı ile koordine halinde, bütün şiddet eylemlerini durduracak, provokasyonları durduracak tedbirleri almaya çalıştık. Tam bir koordinasyon halinde. İçişleri Balanı Efkan Ala gelsin, şurada anlatsın. Kendisi dürüst bir insandır tanıdığım kadarıyla, herhalde hiçbirini inkar etmez.

Efkan Ala, Öcalan’dan mesaj gelmesini önerdi

8 Ekim akşamı, yani ağır bir tablo orta çıkmış olmasına rağmen, önemli ölçüde durdurabileceğimizi düşünüyorduk. Fakat, İçişleri Bakanı Sırrı Bey’e çok tedirgin olduklarını, işin içinde bir değil birden fazla istihbarat örgütü olabileceğini, dolayısıyla ne yapıp edip 9 Ekim günü olayların devam etmeyeceği şekilde tedbir almayı düşündüklerini söylüyor. Bu çerçevede kendilerinin önerisi olarak İmralı’dan Abdullah Öcalan’dan bir mesaj getirirsek siz bunu okur musunuz diyor. Çünkü bu mesaj okunduktan sonra provokatörler kolay kolay halkı tahrik edemezler. İki gündür çaba sarf ediyoruz, fakat böyle bir şey etkili olur diyor. Biz hükümet olarak bunu düşündük, siz ne diyorsunuz?

Sırrı Bey beni aradı. Dedim ki etkili olur, doğrudur. Ben de okurum. Sayın Bakana söyleyin, kendileri mesaj getirirse ben de basın toplantısında bunu okurum.

Tamam dediler, İmralı’ya kendi heyetlerini gönderdiler, Abdullah Öcalan’ın kendi el yazısıyla kısa bir metin getirdiler Ankara’ya, helikopterle. Sırrı Süreyya Önder, telefonla fotoğrafını çekip bana gönderdi. O kadar acele açıklama yapmamız lazım ki, hani metnin orijinali Diyarbakır’a geç gelir, fotoğraf yeterli dedim.

Bakın Sayın Başkan, Diyarbakır’da o gün öylesine bir koşturmaca var; basın açıklamasını yazıyorum, bir yandan hükümetle koordineyi takip ediyorum, bir yandan il-ilçe teşkilatlarımızla koordineyi takip ediyorum. Açıklamayı da bizzat kendim kaleme aldım, büyük bir kısmını da spontane yaptım. DTK’nin Konukevi binasında yaptık basın toplantısını. Koşturarak binaya çıktım, bir an önce açıklamayı yapalım. 100 kişilik bir sandalye kapasitesi var, en az 300 kişi var içeride, herkes bu açıklamayı bekliyor. 50’ye yakın kamera var. Herkes bu açıklamaya odaklanmış.

Ben, parti binasından koşturarak makam aracıyla DTK’ye girdim, koşturarak merdivenleri çıktım ve herkes beni bekliyor, basın toplantısı odasına girdim. Bunları niye anlatıyorum, özellikle belirteceğim. Basın toplantısı odasında nefes alamıyorsunuz, o kadar sıcak. Ben terden boğulmak üzereyim, arkadaşlar dedi bir nefes al, ben dedim hayır bir an önce bu açıklamayı yapalım.

Sonradan hükümet sözcüleri diyor ya, “Suçunu bildiği için terleye terleye nasıl da açıklama yaptı.”

Bre vicdansızlar, bu açıklamayı yetiştirebilmek için bir gün önce sizlerle çaba sarf ettik ya. Utanmıyor musunuz? Demirtaş orada suçlu olduğu için mi terledi? O açıklamayı yetiştirmek için fiilen koşuyordu.

Fiilen koşuyordum, fiilen. Öyle koşuşturmaca derken, fiilen koşuyordum, korumalarım da etrafımda koşuyordu. Öyle girdim ben basın toplantısı salonuna ve Öcalan’ın çağrısını okuduk. Bütün eş başkanlar yanımdaydı, onlar da kendi fikirlerini söylediler. Derhal durmalı dediler provokasyonlar. Gösteriler durmalı, şiddet eylemi yapan bizden değildir, provokatördür.

8 Ekim’de olaylar gelişince, Bakanlık’la kurduğumuz anlayış gereğince, İmralı’dan o akşam yetiştirseydiler o akşam, 8 Ekim’de yapacaktık, fakat 9 Ekim sabahı yetişti, 9 Ekim’de yaptık. Neredeyse yüzde 99 durdu. Çünkü 9 Ekim için hepimiz çok tedirgindik.

Açıklamadan sonra, hem yaygın medyadan hem sosyal medyadan biz de Bakanlık da takip etmeye başladı. Haberleştik Sırrı Bey üzerinden. Sahada durum nasıl, gelen bilgiler? Dediler ki, önemli ölçüde durmuş, yüzde 99’a yakın bize gelen bilgiler de öyle teşkilatlarımızdan, etkili olmuş o açıklama, oh dedik rahat bir nefes aldık.

Olaylar duruldu, Bingöl provokasyonu oldu

Akşam saatlerinde, hava kararmıştı, ama saatini tam hatırlayamadım, tanıklara sorarsak hatırlayacaklardır. Sırrı Süreyya Önder beni aradı. Büyük bir telaş ve panik hali, öfkeli, “Bingöl Emniyet Müdürü’nü vurmuşlar” dedi. Bakın, büyük bir çaba sarf etmişsiz. En son İmralı’dan Abdullah Öcalan’ın açıklaması gelmiş, onu da okumuşuz, nefes almışız, durdu Ya Rabbi çok şükür demişiz, akşam saatlerinde Bingöl Emniyet Müdürü’ne suikast haberi geldi. Yanındaki üç polis memuru katledilmiş, kendisi de yaralı.

Provokasyon o kadar büyük ki. İçişleri Bakanı, hükümet, Başbakan, Cumhurbaşkanı o sırada kendi aralarında değerlendiriyorlar. Yani bu provokatörler vazgeçmeyecek, biz bütün bu olayları durdurmamıza rağmen, demek ki birileri ille de bu kanı dökeceğim kardeşim diyor.

Sırrı Bey dedi ki, “Efkan Ala beni aradı”, daha basına düşmemiş, Sırrı Bey bana bilgi verdi. Ne yapabiliriz dedim. Dedi ki, Efkan Ala bizden şunu istiyor; o sırada bizim Kandil ile görüşmelerimiz var, heyetlerimiz gidiyor geliyor; fakat acil, çok acil durumlarda kullandığımız bir iletişim mekanizmamız var. Suriye’de, Erbil’de güvendiğimiz bir siyasetçi üzerinden. Acil bir durum olursa çözüm süreci kapsamında, biz kendilerine haber gönderebiliriz, onlar da Ankara’ya haber gönderebilirler.

İki defa kullandık o mekanizmayı çözüm süreci boyunca; biri 6-8 Ekim olaylarında, diğeri de hendek- barikat sürecinde, yeri geldiğinde anlatacağım.

Efkan Ala Kandil ile görüşmemizi istedi

“Efkan Ala bizden şunu istiyor” dedi; Kandil’den çok hızlı teyit alabilir misiniz, Bingöl Emniyet Müdürü’ne saldırı eylemi onların mıdır? Merkezi bir karar mıdır, ateşkesi bozdular mı? Bu bizim için çok önemli. Beyefendi de Bakanlar Kurulu’nda değerlendirme halinde. Eğer ateşkesi bozdularsa süreci bitirdilerse, biz buna göre bir tavır alacağız. Yok, bu eylem onların değil başka bir şeyse tavrımızı buna göre alacağız, ama çok hızlı öğrenmemiz lazım.

Bu gece yarısı ne yapacağız, ne edeceğiz, saat 9-10 olmuş. Dedim ki, o mekanizmayı kullanalım. Aradık Erbil’deki arkadaşı. Dediler ki, çok zor Kandil’e ulaşmamız ve size geri dönmemiz. Dedim ki, çok çok önemli. Hükümet bu haberi bekliyor. Biz provokasyonları durdurmuşken bunlar yaşandı, dünya izliyor. Sağ olsun, oradaki arkadaşımız da durumun ciddiyetini anladı. Kürdistanlı bir siyasetçidir. Yani öyle kimliğini şey yapmak istemiyorum, ama oralı bir siyasetçidir kendisi.

Tahminen bir saat veya bir buçuk saat geçti, telefon üzeri ulaşmış. Bana verdiği bilgi şuydu, ben de Sırrı Süreyya arkadaşımıza anlattım, kendisi Efkan Ala’ya doğrudan aktardı: “Bingöl’deki saldırı yüzde 100 bizimle bağlantılı değildir. Bizim eylemimiz değildir. Çözüm sürecini bitirmeye yönelik bir provokasyondur. Ateşkesi bozmuş değiliz. Çözüm sürecinin arkasındayız.”

Cümle cümle, gelen sözlü mesaj buydu. Aynı kelimelerle aktardım, kendisi de Efkan Ala’ya aktardı. Sırrı Süreyya Önder’in anlatımı, diyor ki, “Başkan, ben Efkan Bey’e aktardığımda bir oh çekti, dedi ki, öbür türlü olsaydı hiç içinden çıkamazdık.” Bir taraftan provokasyon var, bir taraftan da PKK eylemlerine yeniden başladı. Bu, durumu iyice içinden çıkılmaz hale getirirdi.

Davutoğlu “İntikam alındı” açıklaması yaptı, çok tuhaf

Çok geçmedi, biz bu taraftan Efkan Bey ile Sırrı Süreyya Önder ile yürütüyoruz, çok zaman geçmedi, Başbakan Davutoğlu çıktı bir açıklama yaptı; “Emniyet Müdürümüzün ve şehit arkadaşlarımızın intikamı alındı, 4 PKK’li teröristi Bingöl çıkışında öldürdük.”

(Gazete kupürü okuyor) Davutoğlu’nun açıklaması.

Ya biraz önce siz bize sordunuz, biz böyle dedik, böyle teyit geldi, bu nasıl olur, kimdir bunlar? Keşke Bingöl’deki dosyayı isteseniz. Dört kişi orada infaz edildi, bir kişi sağ kurtuldu, sağ kurtulan kişinin verdiği bilgiler, polis tutanakları ve savcının soruşturmayı derinleştirmesinden sonra ortaya çıktı ki, bu insanlar Bingöl şehir merkezine girmemişler bile. Erzurum’dan yola çıkmış bir araç, Bingöl şehir kenarından Diyarbakır’a giden bir araç. Şüpheli hareket ettiler diye tak tak tak dört kişi öldürülmüş, bir kişi tesadüfen sağ kurtulmuş. Onunla ilgili haberler var, okuyacağım. Savcı ve hakim o kadar muzdarip ki soruşturmadan, “niye istediğimiz evraklar gelmiyor” diye. Halen istiyorlar.

O kişi gözaltına alındı, tutuklandı, tensip ile birlikte tahliye edildi, öldürülen dört kişinin infaz edildikleri ortaya çıktı, PKK’li olmadıkları ortaya çıktı. Ama Davutoğlu “Anında intikamını aldık” diye açıklama yaptı ve arkasında durdu. Çok ilginçtir. Çok tuhaf.

Daha bir kaç saat önce temas kurulmuş, PKK bunu demiş, siz de demişsiniz ki, “Oh, iyi. Ateşkes bozulmadıysa devam çözüm sürecine” vs. İki saat sonra, “Dört kişiyi öldürdük, intikamını aldık” diye açıklama yapıyorsunuz. Bunu Davutoğlu yapıyor. İçişleri Bakanı bundan rahatsız. Açık söyleyeyim, Davutoğlu’nun o açıklamasından rahatsız, çünkü şüpheli bir olay olduğu daha ilk baştan belliydi.

Sonra da ortaya çıktı. Bütün detaylarıyla, yazışmalarını bir görseniz feryat figan ediyor yargı mensupları, Emniyet bu olayı örtbas ediyor diye. Velhasıl, 6-8 Ekim olayının son kayıpları Bingöl’de katledilen polisler ve Emniyet Müdürü’ydü. El birliğiyle önlemiş olduk.

11 Ekim’deki Erdoğan açıklamasına kadar bize yönelik bir suçlama yok

Peki, o saate kadar, o dakikaya kadar ayın 9’u, ayın 10’u, bize yönelik, bana yönelik hiç kimseden bir suçlama var mı? Yok. Mesela Cumhurbaşkanı ayın 6’sında bir açıklama yaptıktan bir gün sonra, 7’sinde Antep’te konuşuyor, “Kobani düştü düşecek” diyor, ama bizim açıklamamıza ne bir atıf var ne bir suçlama var. Çünkü açıklama amacına ulaşmış, bitmiş. O gün ve sabahı yürüyüşler yapılmış bitmiş, memlekette gösteri de yok. Bir şey yok. Olsa Cumhurbaşkanı orada söyleyecek.

Ayın 8’inde bizi suçlayan yok, çünkü gece gündüz temastayız. 9’unda bizi suçlayan yok. Bırakın suçlamayı, beraber hareket ediyoruz. İmralı’dan not getiriyoruz, birlikte okuyoruz, koordine ediyoruz, şiddeti durdurmaya çalışıyoruz, suçlayan yok. Ayın 10’u oluyor suçlayan yok.

Ayın 11’inde pattadanak bir açıklama yapılıyor. “Demirtaş’ın açıklamasıyla sokağa dökülen halk 54 kişiyi katletti. Katil Demirtaş.” Birazdan okuyacağım, nereden başladığını göreceksiniz. İlk gün, iki gün, üç gün köşe yazıları, manşetler. Yani ilk günler dedim ki, herhalde bunlar böyle bütün bu olup bitenlerin gazını almak için bir nevi bir günah keçisi, öyle birkaç şey yapacaklar, çözüm sürecidir, sineye çekelim dedik.

Tam 48 gün sürdü, 48 gün. Hepsi arşivdedir burada. 48 gün, 763 tane makale benim ismimle yazıldı, “Katil Demirtaş.” Sabah, Yeni Şafak, Takvim, Akşam, bilmem ne. “Katil Demirtaş.” “Demirtaş’ın çağrısıyla sokağa çıkanlar.” “Demirtaş Yasin Börü’nün katili.”

Bunları öyle bir defada okuyunca da algı oluşmuyor. 48 gün kesintisiz sürdü. Sonra da kesintili devam etti, halen de ediyor. Son açıklamayı üç gün önce yaptılar, onu da okuyacağım size.

Peki, neden “Katil Demirtaş, sorumlu HDP?” Biraz önce dedim ya, durup dururken FETÖ bize niye kumpas yapsın? Bizim derdimiz ne, bunlarla alıp veremediğimiz ne? Çözüm sürecini bozmak istiyorlar, Türkiye’yi içten karıştırmak istiyorlar, uluslararası bağlantılarla kumpas kurmaları anlaşılır.

Peki AKP’nin derdi ne? AKP’nin derdi şu; bu tarihten iki ay önce Cumhurbaşkanı adayıyım ben. Ağustos seçimlerinde Cumhurbaşkanı adayıyım. Recep Tayyip Erdoğan’ın rakibiyim. Biraz daha oy alsam ikinci tura kalacak. Geçen celsede anlattım, Cumhurbaşkanı adayı olmayayım diye envai çeşit baskı uyguladılar. Kampanya yürütmeyeyim diye baskı uyguladılar. İşte tam bir fırsat geçti ellerine.

6-8 Ekim provokasyonlarının gerçek nedenini araştırmak yerine, “kimlerdi bunları yapanlar, niye yaptılar”, bütün bunları ortaya çıkarmak yerine ucuz “siyasetten” de karlı bir formül buldular. “Katil Demirtaş, sorumlu HDP.” Çünkü niye, işte Demirtaş kamuoyunda tanınan, yükselen, destek gören bir siyasetçiye dönüştü. Onu şu anda bitirmenin tam sırasıdır. Bir merkezden verilen talimatla günlerce aleyhimde kampanya yürütüldü. İki aya yakın, 48 gün sürdü, arşivini tuttum onun için biliyorum.

Hiç kimse de çıkıp “ya arkadaşım Demirtaş’ın çağrısı nerede?” demedi. “Demirtaş’ın yaptığı çağrıyla, Demirtaş’ın yaptığı çağrıyla”. Bakın HDP MYK’nın twitiyle bile demiyorlar artık. “Demirtaş’ın çağrısıyla”, o yüzden size soruyorum, dosyanızda var mı Demirtaş’ın yaptığı çağrı? Sokağa çağırdı, çıkın birbirinizi asın, kesin dedi. Dedi ya dedi, sokağa çağırdı.

“Demirtaş sokağa çağırıyor” çağrısı niye önemliydi, siyaseten beni yıpratmak için. Siyaseten, bir sonraki seçime parti olarak girmeye hazırlanan HDP’yi baraj altında bırakmak, başkanlık heveslerini gerçekleştirmek için. Siyasi amaç bu, aklıma başka bir şey gelmiyor. Nasıl bu kadar ucuz bir şeye düştüler hala anlayamıyorum. 15 Temmuz’a giden yol orada açıldı, orada. O alçaklar orada önce insanlarımızı katlettiler. Orada önce çözüm sürecini bitirmeye çalıştılar. Sen bunun üstüne gideceğine, gerçekleri araştıracağına ucuz bir yol buldun; “Katil Demirtaş, sorumlu HDP.”

"6-8 Ekim araştırılsın" dedik AKP reddetti

Biz ne yaptık, durmadık. Milletvekili arkadaşlarım, Meclis Grubum defalarca parlamentoda araştırma, soru önergeleri verdik.

10 Ekim 2014, olaylardan bir gün sonra. 6-7-8 Ekim, 10’unda Altan Tan arkadaşımız İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın cevaplaması talebiyle “bu provokasyonları kim yaptı”… Soru önergelerinin hepsi burada. Tek tek uzun uzun okumak istemiyorum. Altan Bey’in imzasıyla burada. “Diyarbakır’da bugüne kadar birçok kez protesto eylemleri olmasına rağmen 34 yıldır uygulanmayan sokağa çıkma yasağına tekrar başvurulmasına gerekçe nedir? 23 kişinin ölümüyle sonuçlanan eylemler ile ilgili provokasyonların yapıldığı açıktır. Bu olayla ilgili soruşturma açılmış mıdır? Yaşanan ölümlerle ilgili kaç kişi gözaltına alınmış, tutuklanmıştır?” Böyle devam ediyor. Altı gün sonra, Halil Aksoy Ağrı Milletvekilimiz, İçişleri Bakanı Efkan Ala’ya. Bir ay sonra Altan Tan, yine bir ay sonra Altan Tan. Bir buçuk ay sonra Gülser Yıldırım. Milletvekillerimizin soru önergeleri; Nazmi Gür, Ayla Akat Ata, iki tane Ayla Hanım’ın.

Mahmut Toğrul. Bir yıl sonra iki tane. Alican Önlü iki yıl sonra soru önergeleri.

Üç tane de araştırma önergemiz var. Biri hemen birkaç gün sonra verilmiş. 30 HDP’li vekilin imzasıyla. Açıkça anlatmışız demişiz ki, “böyle provokasyonlar oldu, Mecliste arkadaşlarımız kürsüye çıkıp anlattılar, gelin Meclis araştırma komisyonu kuralım, şu provokasyonlar nasıl oldu, kim sorumlu, kim suçlu, siyaseten, hukuken, cezai anlamda. Parlamento bir rapor hazırlasın, çünkü onunla ilgili davalar açılacak hem bu davalara bir alt yapı oluştursun hem de biz siyaseten ders çıkaralım. Biz bu provokasyonlara nasıl düştük. Üçü de iktidar oylarıyla reddedildi. Araştırılmasını isteyen biziz, gizli saklı kalsın dememişiz.

6-8 Ekim ile ilgili ifade vermek isteyen MYK üyelerimizi savcı geri gönderdi

Peki yargı ne yaptı? Bir ay sonra Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı bir soruşturma başlattı, o dönem milletvekili olmayan MYK üyeleri ile ilgili bir soruşturma başlattı, bizimle ilgili bir fezleke hazırlanmadı. Merkez Yürütme Kurulu üyelerimiz bir müddet sonra tebligat almaya başladılar. Gelin ifade verin diye. MYK’da karar aldık, tebligatı alan hiç beklemesin, gitsin ifade versin, bütün olup bitenleri anlatsın. Bakın Saruhan Oluç ve Yurdusev Özsökmenler arkadaşlarımız, ikisi de Eş Genel Başkan Yardımcımız ve MYK üyemiz, avukatlarıyla birlikte o dönem ifade vermeye gidiyorlar.

MYK üyelerimiz, tanık olarak dinletme gereği duymuyorum, çünkü dosyada da incelediğinizde göreceksiniz. Saruhan Oluç ve Yurdusev Özsökmenler ifade vermeye gidiyorlar. Savcı diyor ki, “Ya çok yoğunuz. Çok acelesi yok. Gidin, uygun bir zamanda gelirsiniz.” İfade veremiyor bizim MYK üyelerimiz.

Bizim dokunulmazlığımız var, bize soruşturma açılmamış, fezleke hazırlanmamış, ama soruşturma açılan ve dokunulmazlığı olmayan, milletvekili olmayan üyelerimiz ifade vermeye gidiyor, savcı o kadar önemsemiyor ki, ifade almıyor, geri gönderiyor. MYK üyelerimiz zorla ifade verdiler savcıya. Hala da tamamlanmamış. Hala.

Bakın ben bundan tutukluyum, bu suçlamadan. Figen Yüksekdağ bundan tutuklu. Ayhan Bilgen ve Meral Danış Beştaş milletvekillerimiz bu fezlekeden tutuklandılar. Biri 3 ay biri 8 ay yattı, tahliye oldular. Ben halen tutukluyum, ama halen ifadesi alınmamış MYK üyemiz var. Yani ifade vermek istiyor, savcı almıyor.

Bu nasıl ciddi bir soruşturmadır, ne kadar önemli bir soruşturmadır. Nasıl bu iki twit 54 kişinin ölümüne yol açtı, bütün Türkiye’yi yaktı yıktı da, sen soruşturma makamı olarak bunu o kadar önemsiyorsun da, niye ifade almıyorsun? Bu bariz bir AİHS 18. madde ihlali niteliğindedir, soruşturmanın siyasi saikle yürütülmesi, yargılamanın siyasi amaçla yürütülmesi, yargısal amaç dışında bir amaç güdülmesi. Bu ispatlandı. Ankara Cumhuriyet Başsavcısını çağırsak…

Garo Paylan. Milletvekilimizdir, o tarihte milletvekili de değildi. Şu anda dokunulmazlığı kalkmış, halen ifadesi alınmış değil. Arkadaşımız ifadesini veremiyor. Almıyor savcı. Acelesi yok. Niye? 6-8 Ekim’den elde etmek istediğimiz şeyi elde ettik, öyle düşünüyor herhalde. Neydi? Demirtaş, Figen Yüksekdağ, HDP’yi karalama, tutuklama, kamuoyunda linç etme. Amaç buydu, amaç elde edildi. E gerisi; dosyada bir şey çıkmayacağı belli olduğu için uzat uzatabildiğin kadar. Demirtaş’ı bundan tutuklatmışsın gerisi ne olacak canım. Herhalde yaklaşım budur diye düşünüyorum. Böyle bir ciddiyetsizlik olur mu?

Suçluysak, savcı bunu düşünüyorsa 3 yıldır, MYK’mızın yarısının daha doğru dürüst ifadesi alınmamış. İfadesi alınsa arkadaşlarımız bunları anlatacaklar, neler yaşandı. Soruşturma tek elden yürütülürken 30’a bölünmüş. Her MYK üyesi için ayrı soruşturma numarası nedir? Hepimiz için ayrı dava açılmış.

Benim 30 arkadaşım şu an burada olsaydı, size tek tek anlatacaktık, o gün neler yaşadık.

Ben bildiklerimi anlatıyorum, benim bildiğim bir şey var. İstanbul’da, Antep’te, İzmir’de görevli olan MYK üyelerimiz, o 2-3 gün boyunca neler yaşandı daha detaylı anlatacaklar. Anlatamıyoruz. Niye? Dosyalarımız ayrı. Amaç gerçeğin ortaya çıkarılması, adaletin sağlanması değil çünkü. Amaç, 6-8 Ekim’de katledilen, yaralanan, evi barkı yıkılanların hesabını sormak değil. Öyle olsaydı, ilk günden itibaren biz Meclis soruşturması isterken bunu yaparlardı.

Efkan Ala’nın mutlaka tanık olarak dinlenmesi lazım

O günün Cemaat üyeleri, İran İstihbaratı, Ortadoğu’daki başka istihbarat örgütleri, bunlar benim beyanlarım değil, İçişleri Bakanı arkadaşlarımızla görüşmesinde “Biz tespit etik” dedi. Batılı istihbarat örgütleri FETÖ’yü de kullanarak büyük bir provokasyon yaratmaya çalıştılar. Kısmen başarılı oldular, ama bizler elbirliğiyle çaba sarf edip durdurduk, bunu inkar edemezler. Mutlaka Efkan Ala’nın gelip şurada tanık kürsüsünde dinlenmesi lazım. Ben Efkan Ala’ya, gözünün içine bakarak sormak istiyorum; “Sayın Bakan, o 3 gün boyunca biz beraber çaba sarf etmedik mi durdurmak için?” Hayır diyemez. Dediğim gibi, kendisini vicdanlı bir insan olarak tanıdım. Hayır diyemez, evet çaba sarf ettik.

Peki 48 gün boyunca ben kamuoyunda linç edilirken neden sustunuz diyeceğim. 3 yıldır beni halen linç etmeye devam ederken, bundan ben tutukluyken, neden çıkıp gerçekleri anlatmıyorsunuz? Sizin genel başkanlarınız, parti sözcüleriniz... Bakın, Efkan Ala’nın beni suçlayan tek bir demecini bulamazsınız. Çünkü kendisi biliyor, bizatihi içinde. Bu kadarını da yapamam diye düşünüyor herhalde. Diğer bakanların tamamı, sırayla nöbetleşe her gün benimle ilgili açıklama yaptılar. Halen yapmaya devam ediyorlar, halen.

Ülkenin Cumhurbaşkanı Almanya’da basın toplantısında diyor ki, “O bir terörist, 54 Kürt kardeşimin katilidir.” Bunu diyebiliyor halen. Niye? Hesabına geliyor. Demirtaş’ı siyaseten mahkum ettim, kamuoyunda bu algıyı yarattım. Bu algıyı değiştirmeye çalışan herkesin de canına okurum demek istiyorlar.

Bazı köşe yazarları hakkımda algı oluşturdu

Şimdi o algı nasıl yaratıldı, müsaadenizle okuyayım, çünkü ben 48 gün bunları okudum, başkaları da okudu, bütün Türkiye okudu. Milyonlarca sosyal medya hesabından twitler, Facebook’tan yorumlar okudular. Bunların bir kısmı, hepsini okuyup zamanınızı almak istemiyorum.

İsim vermek istiyorum ki kayıtlara geçsin. O tarihler arasında, yani 6-8 Ekim’den sonra, 10-11 Ekim’de başladı bir-iki yazıyla, arkasından kapsamlı bir şekilde, bu dosyada hepsini göreceksiniz. Kurtuluş Tayiz, ismimi zikrederek 5 yazı yazdı. Hilal Kaplan, ismimi vererek 4 “Katil Demirtaş” yazısı yazdı.

Melih Altınok, Fuat Uğur, Hasan Karakaya, Ersoy Dede, Markar Eseyan, İbrahim Karagül, Abdülkadir Selvi, Gülay Göktürk, Nihal Bengisu Karaca, Hüseyin Yayman, Akif Beki… Devam ediyor. Son kısımlar; Etyen Mahçupyan, Mehmet Türker, Güneri Cıvaoğlu, Rauf Tamer, Ali Saydam, Yasin Aktay, İbrahim Kiraz, Ali Tuna. En az yazan bir tane yazmış. 5, 7, 4, 3… HDP ile ilgili ayrı bir dosya var, bu doğrudan beni hedef gösteren.

Olayların hemen akabinde, Başbakan’ın ve Cumhurbaşkanı’nın, “Bu eşbaşkanlar bunun hesabını verecek” açıklamasından sonra başladı bunlar. Bu açıklamaları da burada göreceksiniz. Ama yazılar şöyle böyle değil. Mesela ne diyor, “Başbakan ve Bakanlar HDP’lilerle yol haritası paylaşmışlar. Buna rağmen Selahattin Demirtaş savaş çağrısı yapıyor.” Kim? Ersoy Dede, Yeni Akit. “Selahattin Demirtaş savaş çağrısı yapıyor.” Kim, Aziz Üstel. “Demirtaş’ın ABD ziyaretinden sonra yaptığı katliam çağrısı. ” Birkaç örnek okuyayım, hafızalarda nasıl kaldığı iyice anlaşılmış olsun.

Nihal Bengisu Karaca, halen televizyonlarda izliyorum cezaevinden kendisini. Yazısı şöyle bakın; “Selahattin Demirtaş’ın, partideki pek çok ismin itirazına rağmen, söz konusu sonuçları doğuran gösterilere çağrıları yapmakta ısrarcı olması…”

Aşağı yukarı algı böyle oluşturuldu. Bunlara böyle yazın denildi mi, bunlar buna gerçekten inandı mı bilmiyorum. Fakat “Selahattin Demirtaş’ın çağrısı.” Bütün manşetler böyle başladı, yazılar böyle devam etti, algı bu şekilde oluşturuldu.

Öyle ki, eşimle bir açık görüşte 6-8 Ekim’den söz ederken, demiştim çağrı yapmamış olmama rağmen özellikle beni hedefe koyuyor birileri, eşim de şaşırmıştı. “Yapmamış mısın çağrı” demişti. Çünkü eşimde bile bu algıyı oluşturmuşlardı. Ondan sonra dedim ki vay halimize. Sen de böyle inanmışsan Türkiye’yi ben nasıl inandıracağım, mahkemeyi nasıl inandıracağım. Ondan sonra bütün bunları avukatlarımızla toplamaya başladık.

Algıyı böyle oluşturdular. Halen Demirtaş’ın sokağa çağrısı deniyor ki, ama öyle hani bir anayasal protesto çağrısı falan değil, “Demirtaş’ın sokağı yakın yıkın çağrısı.” O yüzden mahkemeniz mutlaka bunu, dosyadaki 6-8 Ekim çağrısını okumak zorundadır. 6-8 Ekim ile çağrı meselesi netleşmiş olsun.

O dönemin mülki amirleri şimdi neredeler?

Peki bir yandan benimle ilgili, partimle ilgili, yöneticilerimizle ilgili linç devam ederken, medya linci devam ederken Davutoğlu, yaklaşık 2 ay sonra Diyarbakır kongresinde ne diyordu? Başbakan ve AKP Genel Başkanı sıfatıyla konuşuyor.

(Gazete kupürü okuyor) Kobani’ye buradan selam ediyorum. Kobani’deki her kardeşimin alnından öpüyorum, Kobani bize tarihin emanetidir. Kobani’de direnenleri selamlıyorum. Ahmet Davutoğlu. 6- 8 Ekim olmuş. Aradan 2 ay geçmiş. Kendisi Diyarbakır’da partisinin il kongresinde konuşuyor. Niye? Çünkü özellikle de AKP, Kürt tabanından çok büyük tepki alınca, işte “Kobani düştü düşecek” söylemi, Kobani’ye sizin destek olmamanız hükümet olarak, bizi çok zora soktu diye AKP teşkilatları rapor verdi. Kendisi de çıkıp Kobani’ye ve Kobani’deki direnişe Diyarbakır’dan selam çaktı.

Kayıtlarda duruyor, benim elimdeki sadece bir örnek. Davutoğlu’nun çok sayıda medyada çıkmış bu yönlü açıklaması var, dosyada onu bulacaksınız.

Bu da, 6-8 Ekim olaylarının yoğunluklu geçtiği yerlerin mülki idari amirlerinin isimleri ve şu andaki konumları var. Mahkemeniz resmi yazı yazıp da araştırabilir, avukatlarım, danışmanlarım araştırdılar, çıkardılar. Diyarbakır, Siirt, Muş, Van, Mardin, Antep, Adana, Batman ve Bingöl’deki mülki idare amirleri ve şu anda neredeler. Bunları o dönem kimse sormadı, sorduramadık.

Süleyman Şah Türbesi nasıl taşındı

Süleyman Şah Türbesi meselesi var, çok özetle değineyim. Deniyor ya PYD-Türkiye ilişkileri, Suriye’deki Kürtler, Rojava-Türkiye ilişkileri vs. Süleyman Şah Türbesi PYD’nin silahlı militanlarıyla TSK’nın askerlerinin ortak operasyonuyla yapıldı. Yan yana. Sırrı Süreyya Önder kendisi bizzat görevli olduğu için, Türkiye tarafına özellikle hazırlıklar konusunda yardımcı olduğu için detayları daha iyi bilir. Süleyman Şah türbesi IŞİD tarafından bombalanmak isteniyordu, Kobani olaylarının hemen öncesiydi.

Dendi ki, o konuda HDP bir şeyler yapabilir mi? Biz de PYD ile temas kurmalarını sağladık, Türkiye’ye geldiler, görüştüler PYD’nin siyasi yetkilileriyle, YPG’lilerle. Bugün işte terör örgütü diye bas bas bağırılıyor, TSK mensuplarıyla birlikte Süleyman Şah türbesi ile ilgili operasyonu başlattılar. Bir Türk tankı sınırın ötesinde bozuldu, arıza verdi ve YPG’lilerle birlikte tankı tamir edip, ittire ittire çalıştırıp tekrar Türkiye’ye getirdiler.

Öyle bir dönemden söz ediyoruz, siyasi atmosfer öyle bir atmosferdi. Öyle insanların sokağa çıkıp birbirini keseceği bir atmosfer değildi. AKP ile HDP arasında, TC Hükümeti arasında derin uçurumların, çatışmaların yaşandığı bir dönem değildi. Böyle Afrin operasyonu ortamı değildi.

Ülkenin Cumhurbaşkanı olaylardan sonra şunu söylüyordu: “Kobani’den bize ne? Kobani Türkiye’nin iç işi midir, bizi ne ilgilendirir? Biz Kobani’ye karışmayız” diyordu. Ama aynı Cumhurbaşkanı Suriye iç savaşı patlak verdiğinde başbakandı kendisi, şunu diyordu: “Suriye’de olan hiçbir şey bizi ilgilendirmez diyemeyiz, Suriye’nin tamamı bizim iç işimizdir. Halep’te, Şam’da, Hama’da, Humus’ta, hatta - açıklaması var - Somali’de, Afganistan’da olanlar bizim iç işimizdir.” diyordu. Ama mesele Kobani’ye gelince “Kobani ile Diyarbakır’ın, Kars’ın ne alakası var. Biz neden Kobani’ye yardım ediyormuşuz?

İnsanlar burada Kobani’ye destek protestosu yapıyor, ne alakamız var orayla?” diyordu. Bugün sormak lazım, o zaman Afrin’le ne alakamız var? O gün Kobani’ye destek olmayan, bugün Afrin’e karşı bakın Türkiye’yi bütün uluslararası politikalarda, dengelerde zora sokacak operasyonlar yapıyor. Bizim o gün muhalefet olarak hükümete sunduğumuz çizgi bir 6-8 Ekim olaylarını tetikleyecek çizgi değildi. Tümüyle Türkiye’yi rahatlatacak bir yaklaşımla biz hükümete öneriler sunduk. Hükümet onları dikkate alsaydı keşke, bambaşka bir Türkiye konuşacaktık, maalesef ki yapmadı.

Medya yoluyla linç kampanyası yürütüldü

Peki buna rağmen bakın bir gazete, “Ölenlerin sorumluluğu Demirtaş’ın omuzlarında” büyük manşet atmış, ismim kullanılarak.

(Gazete kupürü gösteriyor) “Sorumlu Demirtaş.” AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Abdülhamit Gül, şimdiki Adalet Bakanı. İsmimi vererek, “Sorumlu Demirtaş.” 6-8 Ekim açıklamaları bunlar.

(Gazete kupürü gösteriyor) “Oğlumun katili Demirtaş.” Yasin Börü’nün ailesinden ve diğer katledilenlerin HÜDAPAR’lıların ailelerinden alınan demeçler. Çünkü onlarda da öyle bir algı yaratıldı.

(Gazete kupürü gösteriyor) “Selahattin Demirtaş, Joe Biden’ın intikamını mı aldı?” İsmen. Amerika Başkan Yardımcısı Biden ile hükümet arasında bir şeyler yaşanmıştı o dönem. Şimdi detayları anlatmak istemiyorum. Ben Biden’a yapılanların intikamını almışım bu olayları çıkararak.

O dönemde kısa bir-iki açıklamam oldu. Hükümetin hedefi özel olarak benim, hedefte ben varım diye açıklamalarım oldu. Detaylı bir şekilde anlattım. O gün olanlar neydi, biz ne yaptık, niye beni hedefe koyuyor. Bugün verdiğim beyanların aşağı yukarı aynısı.

Aradan aylar geçmiş, [Gazete kupürü gösteriyor.] “Oğlumun katili Demirtaş.”

O dönem partim de sağ olsun bir açıklama yapmıştı, eksik olmasınlar. “Irkçı bir linç kampanyası var Eş Genel Başkanımız hakkında.” Partimin de böyle bir açıklaması var, tarihe geçmiş olsun.

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç: Benim için “Utanmaz adam.” Yani hem katil hem de pişkin pişkin grupta konuşuyor.

(Gazete kupürü gösteriyor) “Sorumlular hesap versin.” Kim demiş? AKP milletvekili Nurettin Aksak,

AKP vekili Oya Eronat, AKP vekili Eşref Taş

(Gazete kupürü gösteriyor) “44 kişinin katili Demirtaş hesap versin.”

(Gazete kupürü gösteriyor) ABD talimatıyla çocukları yaktın.”

İddianameyi hazırlayanlar bunlardır, savcı değil. Bu iddianamedir işte. Siz buna göre beni yargılıyorsunuz. İddianame böyle çıktı ortaya.

(Gazete kupürü gösteriyor) “Katil Demirtaş.” Bunlar aynı gün yayımlanmış şeyler değil. Hepsi üç beş gün bir hafta arayla.

“Demirtaşın kulağına kim ne fısıldadı”. Murat Kelkitlioğlu. Öyle detaylı anlatmış ki, zannedersiniz Amerika gezisinde yanımdaydı. Öyle iftiralar.

“Panzer lobisi” diye, Takvim gazetesi bir ay sonra bir haber yapmış. Az önce dedim ya Van’da panzer araçları iterek yakıyordu. Küçük bir haber olarak geçti, kimse de üstünde durmadı. Sadece Takvim gazetesinde vardı. Kayıtlarda bir tane buldum.

Kobani olaylarının üzerinden bir ay geçmiş, bakın bunu okuyacağım. Suruç Kaymakamı Abdullah Çiftçi’nin açıklamasını Hürriyet gazetesinden okuyorum. IŞİD kuşatması altındaki Kobani’ye yapılan yardımları ve Kobani Kantonu Başbakanı Enver Müslim ile görüşmesini Milliyet’e aktarıyor.

Milliyet’teki röportaj, hurriyet.com.tr’den okuyorum. Yasa dışı sınır ticaretinin önüne geçilmesi için, Suruç’taki Mürşitpınar Sınır Kapısı 15 Ekim 2013’te açıldı. Türkiye, PYD kontrolündeki Kobani’ye ilk kez kapısını açtı. Türkiye’den Kobani’ye bir buçuk günde 27 milyon lira değerinde gıda, ilaç, giyim, barınak ve hijyen yardımı yapıldı. IŞİD’in Kobani’ye yaptığı saldırı öncesi 790 TIR, savaş sonrası ise 110 TIR olmak üzere 900 TIR yardım Kızılay ve AFAD üzerinden götürüldü. Kaymakamın açıklaması bu. 900 TIR’ın 899’u bizim topladığımız yardımlardır. Ama biz Kızılay aracılığıyla gönderilmesini kabul ettik.

Kızılay da buranın kurumu, öyle gitsin. Kızılay kolilerine konulup gönderildi.

Bir yılda Kobani’den gelen 10 bin hasta tedavi gördü, Suruç’ta. Savaşın başladığı günden bu yana 3919 hasta tedavi oldu, savaşta yaralanan 974 YPG’li Türkiye’ye getirilerek tedavi edildi. Suruç Kaymakamı’nın resmi açıklaması. İsmi Abdullah Çiftçi: “Kobani Başkanı Enver Müslim ile görüştüğümde, bana bizzat Türkiye’deki Kobani için yapılan eylemleri tasvip etmiyoruz. Yapılan eylemler bize yarar değil zarar veriyor. Türkiye Kobani’ye her türlü insani yardımı yapıyor dedi. Hem Suruç hem Kobani’nin kaymakamıyım ben.’’ 6-8 Ekim olayları olmuş, aradan bir ay geçmiş, Suruç Kaymakamı’nın açıklamaları bunlar.

Demek istediğim, daha böyle linç ortamında arzu edilen siyasi sonuçlar elde edilmediği için, Kaymakam böyle rahat konuşuyor.

Yitip giden her can bizim canımızdır

15 Kasım 2014. Bir ay sonra. Deniz Zeyrek’e verdiğim röportaj. Oradan okumak istiyorum:

‘‘Biz çağrı yaptığımızda, HÜDAPAR binalarına saldırılacağına, HÜDAPAR’lılarla gerilim yaşanacağına dair en küçük bir öngörümüz yoktu. Ne yönlendirmemiz, ne teşvikimiz vardı. Doğrusu çağrıyı yaparken böyle bir şey aklımıza da gelmedi. Mevzu HÜDAPAR mevzusu değil, Kobani’nin düşmemesi için gündem yaratmaktı. Görünen o ki, bu tür durumlarda meseleyi başka bir tarafa çekmek isteyen kontrollü ya da kontrolsüz güçler devreye girebiliyor. Hiçbir şey olmamış gibi davranamayız. Yaşamını kaybeden, malını kaybeden herkesin canı, malı, huzuru iktidarda olmasak bile aynı zamanda bizim sorumluluğumuzdadır. Yitip giden her can bizim canımızdır. Onun HDP’li, HÜDAPAR’lı, AKP’li olup olmadığına bakamayız. İnsanların yaşam hakkı, mal, can güvenlikleri kutsaldır.

Sokak meşru bir alandır. Meşruiyetin sınırı da kimsenin canına malına zarar gelmemesidir. Sokak gösterisi, evrensel-ulusal düzeyde haktır. Bu hakkımızı her zaman kullanırız. Yaşananlar konusunda kim nerede denetim ve sorumluluk konusunda söz sahibi ise kendi denetimini yapmak zorunda.

Gücünüz varsa, onu disipline edemiyorsanız, o güç sizin değildir. Herkes eminim bu konuda muhasebe yapacaktır. Provokasyon riskini ortadan kaldırmak gerekir. Bazı eksiklikler yaşandı. Yaşanılanlar hepimizi tedirgin etti.

Tek bir insanın ölmesi bile, kimliğinden bağımsız hepimiz için büyük kayıptır. Yüksekova’da vurulan askerler, Bingöl’de vurulan polisler, Kağızman’da infaz edilen PKK’liler, Diyarbakır’da eşinin yanında infaz edilen astsubay, bütün bunlar çok vahim olaylar. Her yerde ölüm var, ölüm. Yapanlar her kimse son derece çirkin bir şekilde, ahlaksızca bir yöntem seçmişler. Savaş asla olmasın. Ama savaşın bile bir hukuku, ahlakı vardır. Onu bile ayaklar altına alıyor bunlar. Diyarbakır’daki astsubayın, eşinin yanında katledilmesi beni de, bizi de hakikaten derinden yaraladı. Ölümlere alışmamamız, tepki göstermemiz lazım.’’

“Demirtaş’tan özeleştiri” manşetiyle çıktı. Kobani olaylarından kısa bir süre sonra, 1 ay sonra verdiğim bir röportajdı. Bundan 10 gün sonra, Bülent Arınç’ın açıklaması var. Görüşmelerde bazı siyasi taleplerimiz oluyor hükümetten, o da diyor ki, ya bunları Öcalan istemiyor, siz niye istiyorsunuz. Kimin sözcülüğünü yapıyorsunuz da Öcalan’ı itibarsızlaştırmak istiyorsunuz?

Manşet: Arınç’tan Demirtaş’a - Demirtaş’ın hedefi Öcalan’ı itibarsızlaştırmak. Bülent Arınç’ın açıklaması. Hükümet Sözcüsü olarak yapıyor, basın toplantısında yapıyor, Bakanlar Kurulu toplantısında yapıyor. Yani kaç yerden vurabilirsek. Kamuoyu nezdinde Demirtaş’ı itibarsız edelim. Görüşmeler sürüyor, İmralı’da Öcalan nezdinde, Kandil’de PKK nezdinde itibarsız hale getirelim. Hiçbir şey yapamaz hale gelsin, siyasi rakibimiz olmaktan çıksın. Bütün hedef bu. Yapılan açıklamalar, yapılan yayınlar...

(Gazete kupürü gösteriyor) “Paralel Demirtaş.” Davutoğlu diyor. Kobani olaylarından 2 ay sonra. Ben paralelmişim. Bunu bana söyleyen… Neyse bir şey demeyeyim.

(Gazete kupürü gösteriyor) “Kürt halkı Demirtaş’a artık dur demeli.” 2 ay sonra. [Gazete kupürü gösteriyor.] Erdoğan: Sokağa çağrı yapan yargıdan kurtulamaz.

Kurtulmayalım. Biz hemen ifade vermeye gittik, almadınız. Peki sen ne zaman bununla ilgili bir özeleştiri yapacaksın? Ne zaman şunu diyeceksin, evet biz o zamanlar bu olayların derinlemesine araştırmasını yapsaydık altından istihbarat örgütlerini de FETÖ’yü de çıkaracaktık. Tespit edecektik. Nerede, hangi mülki idare amiri olayları kışkırttı, önlemedi, güvenliği devreye sokmadı hatta provokasyonları bizzat tetikledi?

Bunu bir araştırsaydık, altından çok şey çıkacaktı. Bir sonraki fezlekeler hendek-barikatla ilgilidir, onlar da olmayacaktı, 15 Temmuz da olmayacaktı.

Darbe mekaniğini işleten hükümetin bu basiretsizliğidir, ucuz politikasıdır. Sırf kamuoyu nezdinde beni hiçleştirmek, itibarsızlaştırmak, HDP’yi 7 Haziran seçimlerinde baraj altında bırakmak için, 2014 yılındaki 6-8 Ekim olayları aleyhimize kullanıldı. Hiç kimse bizim kadar siyasi özeleştiri yapmadı. Hiç kimse bizim kadar bütün bu meselelerin araştırılması için uğraşmadı.

Halen de uğraşmıyorlar. Halen yargı, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı meselenin özü nedir araştırmıyor. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı meselenin özü nedir araştırmıyor. Yakaladık Demirtaş’ı, tamam. İktidar da onun zaten cezalandırılmasını istiyor. Herkes de zaten katil olarak onu biliyor. Katil ortada. Medya yazmış zaten iddianameyi, bize de düşen bunu tutuklamak, yargılamak. Yargı da böyle düşünüyor. Tamam ben tutuklanayım, ceza da alayım. Peki 15 Temmuz’un yarattığı sonuçları, sizin bu tavrınız ortaya çıkarmadı mı? Siz üstünü örte örte FETÖ’yle istihbarat örgütlerini de ülkenin başına bela etmediniz mi?

Gerçek budur. Sosyolojik gerçek budur. Yargı bu konuları böyle ele almalıdır. Eğer bir karar verecekse bunlara mutlaka değinerek, sorumluları ortaya çıkararak yargılamayı yapmalıdır. Demirtaş’ı cezalandırdım, bir kaç HDP’liyi içeri attım, böylece siyasi rantımı da elde ettim, 6-8 Ekim defterini de kapattım. Sen kapattın da başkaları kapatmıyor o defteri. Hesaplarını, provokasyonlarını fırsat buldukları her yerde ortaya çıkarmaya, ortaya dökmeye çalışıyorlar.

Diyarbakır milletvekili Cuma İçten. Kendisi resmi olarak silah tüccarıdır. Silah dükkanları vardır Diyarbakır’da, Ankara’da. Silah satar ulusal ve uluslararası alanda. Bana diyor ki, olaylardan iki ay sonra, “Garibanların çocukları üzerinden terör eylemi yapacağına sen Avrupa’da okuttuğun, piyano derslerine yolladığın çocuklarını önce sokağa çıkar.” Evimin yanında devlet okulunda okuyan çocuklarım için diyor. Algı yaratmak lazım ya. Kendisi silah tüccarı. Fethullahçı olduğunu da bilmeyen yoktur. Ta başından beri. Fethullah ile birlikte özel okul da açmıştır. Fakat bu adam bile bu linç kampanyasına katıldı. Bu adam şu anda ticaret yapıyor, trilyonlar kazanıyor, biz tutukluyuz. Böyle bir şey olur mu?

4 Nisan 2018. Bugün ayın 11’i, bir hafta önce yine yazmış. İsmini söylemeyeyim. Fakat cümle şu, bakın. CHP’li bir milletvekili beni ziyaret etmiş, onun üzerine yazıyor. Beni ziyaret edene diyor: ‘‘Be vicdansız. Be ciğersiz herif… Yasin Börü 16 yaşındayken özgürlüğünden değil, hayatını yaşamaktan mahrum edildi be! Elinde ne silah vardı, ne Molotof, ne sapan, ne de taş! Kurban Bayramında ihtiyaç sahiplerine kurban eti dağıtıyordu. Barbarca katledildi, bıçaklandı, sonra balkondan atıldı. Yetmedi, üzerinden arabalarla geçildi. O da yetmedi, bedeni ateşe verilip canlı canlı yakıldı. Bütün bunların talimatını senin ‘Özgürlüğü elinden alındı’ dediğin Selahattin Demirtaş verdi.’’

AKP yandaşı, aylık kaç bin dolar maaş alır. Ailesini tanıyorum. Kars’ta. Ardahanlı bunlar. Kardeşiyle beraber, devletten almadığı ihale yoktur. Her yazı için de dolar bazlı para alırlar.

Memlekette bütün işe giriş çıkışlar bunlardan sorulur. Bu adam işte, bu ekmeğinden olmak istemez. İktidar giderse bunlar hepsi hesap verecekler. Yargı önüne çıkacaklar. Neler yaptıkları yargı önünde bir bir anlatılacak.

Bir hafta önce yazmış daha ya. Ben daha ifade vermedim bununla ilgili ya. Vicdansız. Daha ilk defa anlatıyorum işte. Üç yıldır savunmam alınamadı, kimse dinlemedi beni. Adam halen olayı en trajik yönüyle anlatıp “Yasin Börü’nün katilini sen cezaevinde ziyaret ettin” diyor.

Bende iki şey bol: Moral ve akıl

Arkasından, AKP’nin Grup Başkanvekili, toy bir çocuk var, Bülent Turan diye biri - siyasette bugün var, yarın yok – diyor ki, CHP’liler beni 17 defa ziyaret etmişler, HDP 7 defa. Dolayısıyla HDP bile bana sahip çıkmıyor, CHP daha çok benimle ilişkide. Üstelik de katilmişim, buna rağmen.

O toy çocuğa buradan şunu söyleyeyim; en az iki bin tane benim milletvekili arkadaşlarımın başvurusu Adalet Bakanlığı’nda duruyor. İzin vermiyorsunuz HDP’li vekillerin gelmesine.

Siz de gelmek istiyorsanız gelin. Bende bol olan iki şey var, onu almaya geliyorlar: Moral ve akıl. Kapım açık herkese. Sizde yoksa buyurun gelin, AKP’lilere verebilirim. Benim arkadaşlarım moral almaya geliyor, akla ihtiyaçları yok, ama ihtiyacı olana cezaevinde dağıtıyorum, gelsinler. Özelikle bu toy çocuğu bekliyorum.

6-8 Ekim çağrısının sonuçlarını önceden bildiğimizi iddia eden savcının tek bir delili yok

6-8 Ekim oldu, hükümet koridoru açmadı. Ölenler oldu. Katledilenler, yaralananlar, yıkımlar oldu. Peki sonra ne oldu? 29 Ekim. 6-8 Ekim’den 20 gün sonra. Türkiye ile Kürdistan Federal Bölgesi, Irak Devleti arasındaki sınır kapısı Habur’dan, 150 peşmerge 80 araçlık konvoyla Habur’dan girdi, İpek Yolu’nu kullanarak Silopi, Cizre, Nusaybin üzerinden Suruç’a geldi ve Kobani’ye geçti. Gösteriler eşliğinde, Kürdistan bayrakları, sloganlar... Fotoğrafları göreceksiniz, zaten hatırlasınız o günleri. Binlerce insanın sevgi gösterisi altında.

Ben 6-8 Ekim katiliyim, HDP provokatör, PYD terörist, biz oradaki terör örgütüne destek olmak için Türkiye’yi yakmışız, yıkmışız; ama büyük bir peşmerge askeri gücü de, Dışişleri Bakanı’nın izniyle, Başbakan’ın, Cumhurbaşkanı’nın bilgisi dahilinde, hatta TSK ve polisin de yol güvenliğini sağladığı haliyle, Kürdistan bayraklarıyla, askeri araçlarla Türkiye sınırını kullanarak Kobani’ye gidiyor. Doğru olan bu. Ben bu yanlıştır demiyorum. Bu işin perhiz kısmı, o lahana turşusu ne peki? Madem böyle bizle niye uğraşıyorsunuz?

Bizimle derdiniz ne? Suç işlemediğimizi bile bile… Politika buysa yargı da buna göre hareket etsin. Ortada suç yoktur. Çağrının kendisi ne şiddet içeriyor, ne şiddetin imasını içeriyor, ne böyle bir şiddet ortamının ihtimali var. Kokusu bile yok. Ama iddianame diyor ki, “Böyle bir çağrının sonuçlarının ne olacağı, yıllardır yaşanan olaylar ışığında HDP yetkilileri tarafından bilinmektedir.“ Bilinmesi gerekir de demiyor. “Bilinmektedir.” Binlerce sayfa ek içerisinde bunu bildiğimize dair tek bir delili de yok ama. Ama “bilinmektedir” diyor. Bilmeleri gerekir dese hani, ya dersin ki insaflı davranmış. “Bilinmektedir.” Ve “bu sonuçların meydana gelmesi açıkça amaçlanarak ve teşvik edilerek bu açıklama kasıtlı olarak yapılmıştır.”

İnsaf ya. Bütün anlattığım olayların bakın eksiği vardır fazlası yoktur. Tek bir cümlesi yalan değildir, tek bir cümlesi. Çok detay vardır hatırlayamadığım, anlatmayı unutmuşumdur önemli bulmadığım için, ama anlattığımın yüzde yüzü doğrudur ve bu şekilde gelişmiştir. Ne partim ne ben, bırakın bir şiddet eylemini teşvik etmeyi, durdurabileceğimiz en küçük bir şiddet eyleminin peşine varıp durdurmak için o üç gün uğraştık. Bütün çabamız, gayretimiz bunun üzerineydi.

İçişleri Bakanı bunun tanığı, milletvekili arkadaşlarım tanığı. Bakanlar Kurulu toplantı halindeydi. İçişleri Bakanı sürekli, bizimle olan diyaloğu Bakanlar Kurulu’na, Cumhurbaşkanı’na iletiyordu.

HDP’liler de HÜDAPAR’lılar da provokasyon için vahşice katledilmiştir

Böyle bir şey yok. 6-8 Ekim HDP, Demirtaş büyük bir asparagastır, yalandır, illüzyondur. Ortada olan gerçek şudur; katledilmiş, vahşice ve sinsice katledilmiş 52 insanımız var, yüzlerce yaralı var, yakılmış yıkılmış iş yerleri, evler var. Bunların yüzde 90’ı HDP’lidir. Yani doğrudan HDP’li kitle hedeflenmiştir. HÜDAPAR’lılar da provokasyon için vahşice katledilmiştir. Olayların en yakıcı kısmı budur. Bu gerçektir. Provokasyon olduğu gerçektir. Ama geri kalan her şey illüzyondur, sahtedir. AKP eliyle, talimatıyla medya aracılığıyla yaratılmış bir algıdan ibarettir.

Kılıçdaroğlu ne diyordu bakın o günlerde? 16 Ekim 2014. Olaylardan bir hafta sonra. Aynen cümlesi şu: Kobani düştü düşecek dedi - Cumhurbaşkanı için söylüyor - bütün olaylara kaynaklık etti. Eğer suçlanacak biri varsa, o yüksek yerde oturan kişidir. Kılıçdaroğlu’nun da o dönemki okuması o.

Olaylardan bir kaç gün geçmiş. Yani kimsenin aklına henüz HDP veya Demirtaş gelmiyor.

Ana muhalefet partisinin lideri bile “Kobani düştü düşecek”in toplumda ne etki yarattığının farkındadır. Aslında kendileri de farkında da, fakat peşin peşin suçu üstümüze atıp dosyayı kapatmak hesaplarına geldi. FETÖ’yü bu şekilde korumuş oldular. Provokatörleri korumuş oldular. Yapanın yanına kar kaldı.

6-8 Ekim olaylarıyla katledilen Yasin Börü ve diğerleriyle ilgili bir yargılama yapıldı. Umarım doğru kişiler tespit edilmiş ve doğru kişilere ceza verilmiştir. Bilemiyorum. Umarım adil bir yargılamadır. Ama hiç değilse, onlarla ilgili bir yargılama yapıp ailelerin şu veya bu şekilde, vicdanı, acıları bir şekilde tatmin edilmeye, giderilmeye çalışıldı.

Linç edilen HDP’lilerin dosyasında tek bir tutuklu sanık yok

Ama geri kalanlarla ilgili soruşturma resmen skandal mahiyetinde, skandal. Bakın, buradan sadece birkaç örnek vereyim, dosyaya hepsini sunduk zaten. İddianame ve kararlarıyla birlikte göreceksiniz.

Bakın Diyarbakır’da Süleyman Kale, Uğur Özbay, Baver Şeyhanoğulları. Ateşli silahla öldürülüyor ve Mehmet Şafi Aslan da yaralanıyor aynı olayda. Görgü tanıklarının beyanları; 140-150 kişilik grup Allah u Ekber diye bağırıyor, ellerinde satır sopa. Mehmet Şafi Aslan yaralı kurtuluyor, ama o sırada görüntü çekiliyor etrafta. Sonradan görüntüler izletiliyor kişiye, tek tek tespit ediyor, tanıyor hepsini. İsim veriyor. Ve dosyada tek bir sanık yok. Halen. Üç ölü, bir ağır yaralı. Tek bir sanık yok dosyada.

Duruyor.

İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesi, Ekrem Kaçaroğlu, partimize yakın bir genç bu. Linç ediliyor. Bakın, linç görüntüleri telefonla çekiliyor ve sosyal medyaya da atılıyor. Az önce nasıl yapıldığını, koordineli yapıldığını anlattım. Ekrem’in linç edilme görüntülerinde yüzler açık, kişiler belli. Ve tek bir tutuklu sanık yok. Evet, yargılananlar var, ama bizatihi maktule ateş eden, sonra tekme atan, linç eden, sopalarla vuranlar, hepsi isim isim belli. Bir tek gün de tutuklanmadılar.

Buna benzer, Antep’teki linç dosyası. Görüntüleri var. Genç bir kadın ile üç erkek bir provokatör grubun arasına düşüyorlar. Sopalarla, kasaturalarla linç ediliyor, öldürülüyorlar. Aynen Yasin Börü ve arkadaşları gibi. Bunlar da internete atılıyor. Tek bir tutuklu sanık yok.

Ya 6-8 Ekim’in bütün günahı bizde mi? Siyaseten sorumluyuz tamam, özeleştirimizi yaptık, bin defa daha da yaparız. Siyaseten sorumluyuz. Nasıl bu acıları görmezden geliriz? Yasin Börü dahil hepsi. Ama sorumluluğumuz siyaseten yüzde 1 ise hükümetin yüzde 99’dur. Biz o yüzde 1’e dair bu kadar özeleştiri yaparken, hükümet ne yargıyı serbest bırakıyor soruştursun diye, ne parlamentoyu serbest bırakıyor soruştursun diye. Yakalamış üç beş tane HDP’liyi, bütün 6-8 Ekimin hesabını sizden soracağız diyor. Sorun bakalım, siz sorun da alttan memleketin kuyusunun dibini kazdılar, ülkeyi darbe koşullarına getirdiler, halen neler yapılıyor onu da bilmiyoruz. Çünkü hala aklı fikri bizde, bizle uğraşıyor. Halen benim yargılandığım mahkemelere kimileri avukat gönderiyor ve bir an önce Demirtaş’ın dosyasını bitirin, seçimler yaklaşıyor buna bir siyasi yasak lazım diyorlar.

Bu 6-8 Ekim meselesini de şöyle toparlayıp bitireyim; buradan meydana gelen olayları, ölüm, yaralama savcılık toparlamış, ama biz de o dönem çalışmalar yaptık, belli mağduriyetler yaşandı, dosyaları ne aşamada?

Şöyle bir anekdotla bitireyim: 6-8 Ekim’le ilgili 2002 yılında parlamentoda grubu olan bir partinin genel başkanı, kendisi milletvekili değil, ama grubu parlamentodaydı, kendisi vekil değildi, grubunun genel başkanıydı. Seçimler yaklaşıyordu ve yargı kendisine siyasi yasak koyabilmek için büyük bir hızla çaba sarf ediyordu. Yıl 2002. Kendisi Rize’de bir konuşma yapmıştı. Ankara Cumhuriyet Başsavcısı da ifade için çağırmıştı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gidiyor, ifade veriyor. Diyor ki ifadesinde, konuşmayı Rize’de yaptım, Ankara yetkili bile değil, siz niye onu soruşturuyorsunuz? Burada bir tuhaflık var, yani bu bir kumpasa benziyor, diyor. Savcı tutuklamaya sevk ediyor kendisini, neyse ki sulh ceza hakimi tutuklamıyor, tutuklasalar seçime falan da giremeyecek, hızla yargılamasını yapıp siyasi yasak koyacaklar. Çünkü daha yeni siyasi yasaktan kurtulmuş. Adı ne o siyasetçinin: Recep Tayyip Erdoğan.

Kendisine bunlar yapıldı ve siyasi yasaklı hale getirmek için işte 94’te Siirt’te okuduğu bir şiir nedeniyle Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde öylesine kepaze bir yargılama yapıldı ki. Mahkeme heyeti üzerinde baskı kuruldu, çünkü Recep Tayyip Erdoğan’a siyasi yasak getirilmesi lazımdı, genel başkan olmaya hazırlanıyordu, seçime gidiyordu, vesayetçi makamlar önünü kesmeliydi, ne yaptı ettiyse inandıramadı, cezayı verdiler, siyasi yasaklı hale getirdiler. Tarihin cilvesi 1998 yılında yargılanıyordu, kararı kesinleşmemişti.

Ben Ankara Hukuk’ta üniversite öğrencisiydim. Şurada Yüksel Caddesi’nde İHD Genel Merkezi düşünce özgürlüğü ile ilgili bir eylem yapıyordu. Ben de o eyleme katıldım, basın açıklaması yapılıyordu. 640 kişilik bir grup ve düşünce suçlusu olarak yargılananların da, tutuklu olanların da fotoğrafları var göstericilerin elinde. Hepimiz böyle elimizde bir fotoğrafla basın açıklamasını dinliyoruz. Benim elimde İsmail Beşikçi’nin fotoğrafı var, yanımdakinin elinde Recep Tayyip Erdoğan’ın fotoğrafı var. Recep Tayyip Erdoğan’ın fotoğrafı benim elime de düşebilirdi. İfade özgürlüğü için Yüksel’de eylem yapıyorum hukuk fakültesi öğrencisiyken, siz bir siyasetçiyi düşüncesinden dolayı yargılayamazsınız, siz siyasi yasaklı hale getirmek için insanlara bunu yapamazsınız. Sadece o değil, çok sayıda o zaman aydın, yazar vardı. Bugün olsa yapmaz mıyım, yine yaparım. Çünkü ilkeli, ahlaklı bir adamım. Yarın Cumhurbaşkanı olsam rakiplerime bunu yapar mıyım? Asla yapmam. Mesele budur. Bugün bana bu yapılmaya çalışılıyor. İnsanlar geçmişin nereden geldiğini unutuyorlar. Biz o zaman da ilkeliydik, ben o zaman hukuk fakültesi öğrencisiydim.

Bugün 12 yıllık siyasetçiyim, 20 yıllık hukukçuyum. Aynı ilkelerle hareket ediyorum. Bugün benim siyasi rakibim hakkında böyle bir kumpas, böylesine ahlaksızca bir saldırı yapılsın, onun ifade özgürlüğünü savunurum. Onun düşüncesini değil, düşünceyi açıklama özgürlüğünü savunurum. Eğer ona kumpas kurulursa, bırakın o kumpasın içinde yer almayı ve öncülüğünü yapmayı, sonuna kadar karşı çıkarım. Benim tarzım budur. Bugün bize yapılan da maalesef ki budur, bilinsin diye söyledim. Şimdi 6-8 Ekim fezlekesiyle ilgili aşağı yukarı ilk etapta söyleyeceklerim bunlar. Tabii sizin soracaklarınız varsa bizim de taleplerimiz olacak.

Hakim: HDP Genel Merkezi’nin Twitter hesabı üzerinden attığı twit 6 Ekim tarihinde. Twit şöyle: “Kobani’de durum son derece kritiktir. IŞİD saldırılarını ve AKP iktidarının Kobani’ye ambargo tutumunu protesto etmek üzere halklarımızı sokağa çıkmaya ve sokağa çıkmış olanlara destek vermeye çağırıyoruz.” şeklinde twit ve altında diğer twitler var.

Demirtaş: Doğrudur. Asıl yazılı açıklama şeklinde yapılmıştır. Yazılı açıklama kısa özetle partimizin resmi Twitter hesabından da geçilmiştir. Şurada 10.20 olarak nereden alındıysa…

Hakim: Diyeceklerinizi soruyorum.

Demirtaş: MYK toplantısı akşam olduğu için sabah 10.20’de bu twitin atılması imkansız. Akşam saatlerinde oldu. Sorarsanız zaten ortaya çıkar, emin olabilirsiniz, 20.40 akşam atılmıştır. Tutanaktaki saat yanlıştır. 

12 Nisan 2018 tarihindeki oturumda yapılan savunma

1-2 ve 31 no’lu fezlekelere ilişkin kısmen savunmalarımı yaptım. Üç fezlekede de eksiklikler olduğu için, tamamlanması gereken hususlar olduğu için savunmalarım yarım kaldı. Dolayısıyla bir sonraki celsede, umut ediyorum ki, onlar tamamlanmış olur, ben de savunmalarımı tamamlamış olurum.

Biriyle ilgili hem delillerimizi henüz kullanmıştık, 31 no’lu fezleke, hem savunmamızı tamamlamıştık, hem de siz zaten ek savunma hakkı tanıdınız. 1 ve 2 no’lu fezlekelerde de CD kayıtları vs. yoktu.

Dolayısıyla o fezlekelere artık değinmiyorum, sonraki aşamalarda istenen evraklar geldikçe savunmalarıma devam edeceğim. Şimdi 3 no’lu fezleke ve bağlantılı fezlekeler ile ilgili savunmaları yapacağım.

Demokratik özerklik ve ilgili fezlekeler

Burada daha önce de size söylediğim fezlekedir. Demokratik özerklik, özellikle de hendek-barikat, şehir çatışmaları döneminde yaşanan olaylar sırasında yaptığım açıklamalar ve konuşmalara dair fezlekedir bütün olarak. Dolayısıyla bunlar birbiriyle bütün olarak bağlantılı olduğu için, peş peşe savunmalarımı yapmaya çalışacağım. Bugün itibariyle yetiştirebildiğim kadar, fezleke ile ilgili savunma yapmak istiyorum. Yarın ağırlıklı olarak avukatlarım hazırlık yaptığı için avukatlarım söz almak istiyorlar, dolayısıyla yarın avukatlarım savunmayı tamamladıktan sonra, hangi saatte bitirebilirsek, biz kendi açımızdan savunmalarımızı bitirmiş olacağız.

Sıralamayı 3 no’lu fezlekeden başlatmıştım, ama kronolojik olarak aslında 9 no’lu fezlekeden başlamak gerekir. Tamamı işte hendek-barikat kazılan ilçeler, çatışmaların yaşandığı ilçeler, burada yaşanan olaylara ilişkin açıklamalar. Fakat hiçbir fezlekede benim hendek kazdığım, barikat oluşturduğum, herhangi bir silahlı çatışmaya girdiğim ve herhangi bir silahlı faaliyet içerisinde bulunduğum iddia edilmiyor.

Fezlekelerin tamamı, benim yaptığım konuşmalarla demokratik özerkliğe sahip çıkmam ve bu atıfla hendek-barikat olaylarını sahiplenmem ve desteklemem üzerine kurulmuş. O nedenle, geçen celsede de ben demokratik özerklik ile ilgili fikirlerimi, partimin düşüncelerini, programlarımızdaki önerilerimizi kısmen ifade etmiştim. Fakat madem ki, savcı demokratik özerkliği sözlü olarak savunmuş olmamı suç olarak görmüş, o halde ben demokratik özerklik ile ilgili bugüne kadar ne demişim, partim ne demiş, ne konuşmuşuz bütünlüklü olarak öncelikle onu anlatarak başlamak istiyorum.

Seçmene demokratik özerklik modeliyle Türkiye’de yeni bir idari model vaat ettik

Bizler 2007 yılında bağımsız milletvekili adayları olarak seçilip parlamentoya girdikten sonra Demokratik Toplum Partisi’ne üye olduk ve DTP’nin parlamentodaki grubunu oluşturduk. DTP’nin o tarihteki parti programında, resmi olarak demokratik özerklik Türkiye’de bir idari mekanizma çözümü olarak savunulmuş, gerek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na sunulmuş, gerekse seçim dönemlerinde seçim beyannamesi olarak bütün seçmenlere dağıtılmış ve alenileşmiş bir parti ilkesidir. 2007 yılından beri, yani ben siyasete girdiğim andan itibaren mensubu olduğum bütün partilerin programlarında vardır. Sizler istetmiştiniz, gelmiş mi gelmemiş mi bilmiyorum, herhalde savunmalarımı tamamladıktan sonra gelen evrakları okuyacaksınız.

2011 yılında biz yeniden bağımsız milletvekilleri olarak seçime girdik. Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’ydu bağımsız adayların ortak ismi. Seçildikten sonra Barış ve Demokrasi Partisi’ne geçiş yaptık. Barış ve Demokrasi Partisi’nin hem seçim beyannamesinde, hem bildirgemizde, hem parti programında aynı şekilde demokratik özerklik ayrıntılı bir şekilde tartışılmış, ne olduğu, amacının ne olduğu, içeriğinin ne olduğu uzun uzun anlatılmış ve bizler de gittiğimiz her seçim bölgesinde, her mitingte, katıldığımız her programda, tv programlarında, röportajlarda altını çize çize bu konuda görüşlerimizi paylaşmışız. Sadece seçim döneminde değil, seçildikten sonra bütün parlamento faaliyetlerimizde, yeri geldiğinde, söz bu konuya geldiğinde açık olarak demokratik özerkliği savunmuşuz ve biz bir siyasi proje olarak seçildiğimizde, iktidara gelecek kadar oy aldığımızda, seçmene demokratik özerklik modeliyle Türkiye’de bir idari model vaat ettiğimizi ilan ede ede oy almışız.

Örneğin şöyle ifade edilmiş parti programımızda, başlığı şöyle: Demokratik özerk yönetimler kurulacak. Bu doğrudan seçene vaadimizdir. İdari yapının demokratikleştirilmesi için çözüm önerimiz bölgesel yönetimler şeklinde tanımladığımız demokratik özerkliktir. Demokratik özerklik, öz yönetim anlamına gelir. Demokratik özerkliği, demokratik cumhuriyetin özüne uygun niteliklerinin pekiştirilmesi olarak görmekteyiz. İddia edildiği üzere bölünmenin ve parçalanmanın değil, demokratik birliğin, doğrudan ve katılımcı demokrasi modelinin güvencesi olacak olan demokratik özerkliğin hayata geçirilebilmesi için yeni anayasa çalışmaları ile birlikte siyasi ve idari yapılanmada köklü bir reforma gidilmesi gerekmektedir.

Yani demokratik özerkliği nasıl hayata geçireceğimizi de seçim beyannamemizde, parti programımızda ifade etmişiz. Yeni bir anayasa yapacak gücümüz olursa, bizler yeni anayasa ile birlikte seçmenin desteği ile, halkın iradesi ile demokratik özerklik modelini öneriyoruz. Her partinin idari modelle ilgili farklı görüşleri olmuştur. Bazı partilerin idari modelle ilgili tartışmaları, önerileri yoktur, ama partimizin demokratik özerklik modeli tıpkı bugün AKP’nin başkanlık modeli gibi, işte CHP’nin demokratik parlamenter sistem merkezi yapı önerisi gibi, bir partinin demokratik siyasal alanda meşru bir önermesinden başka bir şey değildir.

Şimdi bunları uzun uzun anlatacağım, anlatmam gerekiyor. Çünkü iddianame şu algı üzerine kurulmuş: Hendek barikat kazıldı, Selahattin Demirtaş da, diğer HDP’liler de özerkliği savundu. Hayır. Ortada ne hendek, ne barikat varken, ne bir çatışma varken, ne de bu konuda bir gerilim varken biz 2007 yılından beri istikrarlı bir şekilde demokratik özerkliği her yerde savunduk. Hendek barikat döneminde neyi savunduk, ne yapmaya çalıştık, her fezlekede ayrıntılı detaylarıyla anlatacağım sizlere. Neler olduğunu detaylarıyla elimdeki basına yansımış konuşmalarımla birlikte anlatacağım.

Fakat Cumhuriyet Savcılığı hakkımızda bir iddianame hazırlarken, CMK’ya göre sadece aleyhimize olan delilleri değil lehimize olan delilleri de toplamalıydı. Demokratik özerkliği biz Türkiye’de hendek barikat olayları, çatışmaları başladıktan sonra sanki savunmaya başlamışız ve hendek barikat olaylarıyla ya da örgütün verdiği talimatlarla biz demokratik özerkliği savunmuşuz. O zaman biz özerkliği savunmakla hendek barikatı otomatikman desteklemiş oluyoruz algısı yaratılmaya çalışmış.

Selahattin Demirtaş demokratik özerkliği nerelerde konuşmuş, buna dair tek bir cümle, tek bir bilgi, dosya bulamazsınız. Bunların hepsini maalesef bizler mahkemeye suçsuzluğumuzu ispat çerçevesinde sunuyoruz. Madem ki suçluluğumuz ispatlanamıyor, kamuoyunda oluşan algı da, kanaat da aleyhimize olduğu için, tarih içerisinde son on yıldır yapılmış konuşmalarımdan alıntılar yaparak, örnekler vererek ifade etmek zorundayım ki, nasıl istikrarlı bir şekilde ve bir siyasi faaliyet olarak ben bu meselenin üzerinde durmuşum, iyi anlaşılır olsun.

Benimle ilgili algı yaratma hevesi içinde olanlar hariç, hiç kimse demokratik özerkliği bir bölünme projesi olarak tartışmadı

Halkların Demokratik Partisi’nin de aynı şekilde parti programındadır. 7 Haziran seçimlerinde, ben Cumhurbaşkanı adayı olduğumda, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde açıkça seçmene vaadimiz; ben Cumhurbaşkanı olayım, bana oy verirseniz ve Cumhurbaşkanı seçilirsem, şu andaki Cumhurbaşkanı’nın yetkilerinin büyük bir kısmını yerele devredeceğim, benim savunduğum model demokratik özerkliktir, merkezi bir parlamentonun yanında yerelde güçlü yetkileri olan, bölgesel ve il düzeyinde parlamentolar olmalıdır. Cumhurbaşkanı sembolik olmalıdır. Bana oy verirseniz elimdeki bütün gücü halka iade edeceğim, yerele iade edeceğim. Cumhurbaşkanlığı’ndaki esas idari model buydu ve bunu Türkiye’nin her yerinde rahatlıkla savundum, anlattım. Eleştiren oldu, destekleyen oldu, iyidir diyen oldu, kötüdür diyen oldu. Fakat iktidar cephesinde benimle ilgili algı yaratma hevesi içinde olanlar hariç, hiç kimse bunu bir bölünme projesi olarak tartışmadı.

Makul bir şekilde anlatıldığında, tartışıldığında bu da bir idari model önerisidir. Kabul görür ve halk destek verirse, anayasa değişikliği, parlamentonun onayı, halkın da anayasa değişikliğini referandumda onaylamasıyla birlikte, Türkiye’de idari model değişebilir. Onun dışında herhangi bir yol yöntem, bütün savunmalarımız ve çalışmalarımız boyunca ne önerdik, ne aklımıza başka bir yöntem geldi, sadece savunduk. Her yerde savunduk. Demokratik özerklikle ilgili parlamentoda yapılan tartışmalarda ne söylediysek, mitingde de onu söyledik. Televizyonda ne söylediysek mahallede de onu söyledik. Burada başka bir şey, kapalı toplantıda başka bir şey söylemedik.

Mahkemede de aynısını şimdi tekrar ediyorum, ki net anlaşılsın. Biz bu konuda Türkiye’yi kurtaracak en önemli çözüm formülünün yetkiyi, yani devlette birikmiş, merkezileşmiş gücü yerele doğru dağıtmak, demokrasiyi halka doğru genişletmek olduğunu düşünüyoruz. Bunun dışında Türkiye’nin hiçbir şekilde demokrasiye doğru yürüyeceğine inanmıyoruz, hele bugünkü yürüyüşüyle, bugünkü anlayışıyla Türkiye demokrasiden her geçen gün daha fazla uzaklaşacaktır.

Demokratik özerklik, biz söylediğimiz için Türkiye’de ötekileştirilmeye çalışıldı

Ülkede başkanlığı sağlamak, yetkilerin tek bir kişide toplanmasını sağlamak serbesttir, milliyetçiliktir, hatta vatanperverliktir. Parlamenter sistemi savunmak normaldir, ya da parlamenter sistemden çıkalım çift meclisli sisteme geçelim demek normaldir. Belediyelerin yetkilerini arttıralım demek normaldir, il genel meclislerinin yetkilerini arttıralım demek normaldir.

Ama adına otonomi, özerklik denilen bir yerel yönetim modeli önermek bölücülüktür. Peki buradaki kıstas nedir? Acaba fikrin kendisi mi yanlıştır? Önermeyi yapanın kimliğine göre mi karar veriliyor? Bütün siyasi tarihimiz boyunca benim görebildiğim şudur; 12 yıllık siyasi geçmişim var, aktif siyasette çalıştım daha önce, insan hakları avukatlığı yaptım, görebildiğim şudur: Türkiye’de özellikle devlet algısı, bir fikrin kim tarafından söylendiğine bakıyor. Fikrin önemli olduğuna, ciddi olduğuna veya makul olduğuna bakmıyorlar.

En makul öneriyi biz yaptığımızda, biz kimiz, kendimi de şöyle tanımlayayım en azından. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bir Kürdüm. Kendimi böyle tanımlıyorum. Ve bu ülke kurulduğundan beri de halkımın hakları inkar edilmiştir. “Kimliğim inkar edilmiştir. Kültürüm yasaklanmıştır. Asimile edilmeye çalışılmıştır” diyen bir Kürdüm. “Bunun da telafi edilmesi gerekir” diyen bir Kürdüm.

Böyle bir Kürdüm, çünkü kendi kimliğini başka şekilde tanımlayanlar da var, saygı duyarım. Ben Kürdüm memnunum; Kürdüm, Türk oldum, hoşnutum diyenler olur, saygı duyuyorum, ama ben böyle bir Kürdüm. Böyle bir Kürt, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak herhangi bir önerme yaptığında, önce bir soru işareti konur. Başta peşin bir önyargı vardır.

Önce sen bir suçlusun kardeşim, senin geçmişinde isyanlar, terör, devlete başkaldırma var. Ta Osmanlı’dan beri ben Kürdüm diyen, ezilmiş bir Kürdüm, inkar edilmiş bir Kürdüm diyen herkesle ilgili fikrini söylediğinde, ha sen böyle bir Kürt olduğuna göre, senin makul bir şey söyleme ihtimalin, memleketin hayrına bir şey söyleme ihtimalin zaten yoktur. Ben peşin olarak böyle düşünüyorum, aksi varsa sen bunu ispatla denir bize. İspat külfeti her zaman bizdedir. Bu nedenle biz söylediğimiz için demokratik özerklik Türkiye’de bir bölücülük projesi, ülkeyi parçalama projesi, vatana ihanet projesi vs. vs. gibi yaftalamalarla, sıfatlarla bir şekilde ötekileştirilmeye çalışıldı.

Hendek, barikat meselesi değildir bu. Hendek, barikat oldu da özerklik kötü anlaşıldı, kötü tanıtıldı. Hayır. Biz özerkliği savunduğumuz için, her yerde karşımıza zorluk çıkarıldı. Özerkliği anlatmaya çalıştığımız her yerde, “siz ülkeyi bölmek istiyorsunuz” dendi. Biz ısrarla “biz bu ülkenin eşit yurttaşıyız, burası bizim anavatanımız. Bu ülke bizim ülkemiz ve ülkemizde bu şekilde özgür yaşayacağımızı düşünüyoruz. Bunun için de bir siyasi mücadele yürütüyoruz” dememiz bile yetmedi. “Sizin zihninizde, gizli ajandanızda başka şeyler vardır, çünkü siz devlet Kürdü değilsiniz, halk Kürdüsünüz. Devletin resmi ideolojisine tabi olmuş, onu kabul etmiş bir Kürt değilsiniz.”

Devletin resmi ideolojisini geçen duruşmada uzun uzun anlattım, bu konudaki anlayış nedir diye. Tekrarlamayayım, ama tekçilik üzerine inşa edilmiş, tek kimlik, tek inanç üzerine, yaşam tarzı üzerine inşa edilmiş bir ulus. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bunu yaratmak istedi, olmadı, başarılamadı. Kürtler de, diğer kimlikler de kabul etmedi. Biz de diyoruz ki; aradan yüzyıl geçti, Cumhuriyete demokratik bir format atılsın. Cumhuriyet yürürken, bundan sonra devam ederken, demokratik öğesi daha da güçlendirilerek devam etsin. Biz de bu Cumhuriyet’in, ülkenin bir parçasıyız. Burası bizim de anavatanımız, biz başka yerden sürgünle buraya gelmedik; geçerken yanlışlıkla sınırları geçip burada kalmadık. Mülteci olarak Türkiye’ye sığınmadık -ki onların hepsinin yurttaş olarak veya mülteci olarak hakları vardır, o ayrı bir konu- ama biz bu toprakların insanlarıyız. Almanya’ya göç etmiş Kürtler veya Türkler değiliz.

Alman Devleti’nden Türkçe eğitim isteyen Türkün bile orada hakkı vardır

Alman Hükümeti’nden ya da Alman Devleti’nden Türkçe eğitim isteyen Türk’ün bile orada hakkı varken, kendi anavatanındaki Kürdün ben ana dilimde eğitim istiyorum, kendimi yönetmek istiyorum, yerelde bu devletin birliği ve ülkenin sınırları içerisinde ben de bir yönetime dahil olmak istiyorum demesi suç oluyor.

Meselenin hendek, barikat olmadığını zaten birazdan dosyalar önüme geldikçe sizlere açıklamalarımızı ve çabalarımızı anlatınca göreceksiniz. Hendek ve barikat meselesinde demokratik özerklik fikrimiz ve düşüncemiz iyice mahkum edilmeye çalışıldı. Onunla özdeşleştirilmeye çalışıldı. Tabii ki bu hendek ve barikatı kazanların da, o olayları o şekilde ve demokratik özerkliği tanımlamaya çalışanların da ciddi hatası ve eksikliğidir. Konuşmalarımda belirtmiştim daha önce, uzun uzun açıklamalarımda da belirteceğim. Ama hendek ve barikat eşittir demokratik özerklik değildir.

Demokratik özerkliği on yıl önce Meclis Genel Kurulunda anlattım

Demokratik özerkliğin ne olduğunu neredeyse on yıllık siyasi hayatımda her gün, her yerde karşıma çıkan sorularla uzun uzun anlatmışım. 2 Temmuz 2008, yaklaşık on yıl önce bir yıllık milletvekiliydim, Grup Başkan Vekiliydim. TBMM Genel Kurulu’nda bütün milletvekillerine hitap ederken, yaptığım konuşmanın ilgili kısmını okuyorum sizlere:

‘‘Yerel yönetimlerle ilgili çok sayıda değerlendirme yapıldı değerli arkadaşlar. Özellikle katılımcı demokrasi açısından yerel yönetimlerin önemine bu vesile ile bir kez daha dikkat çekmek isterim. Türkiye gibi nüfusu ve yaşadığı coğrafyası büyük ülkelerde, ulus devlet modeliyle yönetilen ülkelerde temsili demokrasi her zaman problem olmuştur. Şimdi 70 milyona yakın nüfusuyla ve büyük coğrafyasıyla yurdun her bir köşesinde yaşayan vatandaşın temsili demokrasi modeliyle demokrasiye katılımcı bir şekilde iştirak ettiğini ve halkın kendi kendini bu şekilde yönettiğini sanmak hayalci bir yaklaşım olur.

Artık dünyada temsili demokrasinin yarattığı bu sıkıntıların, yani halkın olabildiğince daha fazla yönetime katılabilmesi konusundaki sıkıntıların aşılabilmesi için katılımcı modeller, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi modelleri tartışılıyor. Nedir bunların mekanizmaları? Elbette ki, belediyeler, il özel idareleri, yani yerel yönetimler olarak adlandırdığımız mekanizmaların güçlendirilmesi, merkezi yönetimin yetkilerinin bir kısmının yerele aktarılarak, katılımcı demokrasiyle o bölgede, o beldede yaşayan yurttaşların kendi gelecekleri ile kendi yaşamları ile daha fazla söz sahibi olabilmelerinin önünün açılması tartışılıyor.’’ Bir yasa üzerine tartışıyoruz o sırada, şunu diyorum:

‘‘Bu tartıştığımız yasa böyle bir konuyu ele almıyor. Bu konuyla uzaktan yakından ilgisi bulunmayan başka bir konuda, sırf işte yerel yönetimlerin kısmi olarak gelirlerinin artırılması, bazı finansal sorunlarının çözülmesi konusunda dediğim gibi kısmi çözüm önerileri getiriyor. Bu nedenle aslında TBMM’nin 23. Dönemi’nde Türkiye’nin idari modelinden, idari yapısal modelinden kaynaklı sorunların tartışılabileceği, belki hepimizin, bütün grupların ortaklaşabileceği yasa tasarıları üzerinde tartışma yapmakta hayati derecede önem, fayda görüyoruz. Neden değerli arkadaşlar? Eğer ülkenin dört bir yanında yaşayan yurttaşlarımız kendi sorunlarını dile getirmek ve sorunlarına çözüm bulabilmek için yeteri derece mekanizma bulamıyorsa, idari mekanizma içerisinde kendi sesini yeterince duyuramıyorsa, vatandaş demokrasiden yoksundur, mahrumdur diyebiliriz. Bizim görevimiz de parlamento olarak öncelikle yurttaşların, vatandaşların daha fazla demokratik yaşama kavuşmasının, kendi kendini yönettiği konusunda daha fazla ikna olmasının ve yönetime katılmasının önünü açabilmektir.’’ Şöyle devam etmişim:

‘‘Aslında DTP olarak önerdiğimiz demokratik özerklik projesi ve modeli de bundan farklı bir şey değildir. Türkiye’nin hantal, tıkanmış idari modelinin takviye ile güçlendirilerek, bölgesel meclislerle halkın kendini daha fazla yönetime katabilmesi, yerelde taleplerinin, düşüncelerinin, isteklerinin erimemesi için önerdiğim, tartışılması gereken ciddi bir modeldir. Demokratik özerklik demokrasi açısından bir şarttır. Aksi takdirde 70 milyonluk Türkiye’nin her köşesinde yaşanan her sorunun TBMM çatısı altında çözümünü beklemek ve bütün bu taleplere yetişebilmek olanaksızdır. Hem milletvekilleri açısından, hem vatandaşlar açısından bir zulümdür. Başka da bir şey değildir.

Dolayısıyla bu modelleri tartışmakta, halkın yararına en güçlü model, en demokratik model neyse idari yapımızı buna göre şekillendirmekte geleceğimiz açısından fayda görüyoruz.’’

Spontane yaptığım bir konuşma. Bu şekilde devam ediyor, demokratik özerkliği içeriği ile birlikte anlatıyor, partim adına savunuyorum. Bütün milletvekilleri de dinliyor. En son 15 dakikalık konuşmamı Genel Kurul’da şu şekilde tamamlıyorum:

‘‘Orada yaşayan insanların taleplerini İngilizce, Almanca karşılayabiliyoruz; ama bu ülkenin öz evlatları olan Kürtlere karşı bu tahammülsüzlüğü biz doğrusu anlayamıyoruz. Asıl ayrımcılık, bölücülük bu tahammülsüzlüktür diye düşünüyoruz, teşekkür ediyorum’’ demişim, konuşmamı tamamlamışım.

Meclis'te demokratik özerklik kitapçığını bütün vekillere ileterek görüş istemişiz

Tam 10 yıl önce. Ben siyasete girdikten bir yıl sonra, Grup Başkan Vekili olduğum için de sık sık kürsüyü kullanırdım Genel Kurul’da. Grup Başkan Vekilleri bazen günde 20 defa kürsüye çıkarlar. Söz geldiğinde, gündem bu yönüyle oluştuğunda, Genel Kurul’da yaptığım birçok konuşmada buna değinmişim. Sataşmalar olmuş, çıkıp cevap vermişim. Demokratik özerkliği tekrar tekrar anlatmışım. Tekrar tekrar Genel Kurul’da partimizin bu konuda ne düşündüğünü ifade etmeye çalışmışım. 31 Ekim 2008 tarihli TBMM sitesinden alınmış bir çıktıyı size okuyorum:

‘‘DTP Grup Başkanvekili Selahattin Demirtaş, Kürt sorununun çözümü konusunda partilerince hazırlanan demokratik özerklik projesiyle ilgili parlamentoda basın toplantısı düzenledi. Projenin yer aldığı ve üç dilde yayımladıkları kitapçığın bazı çevreler tarafından hakarete varan eleştirilere neden olduğunu savunan Demirtaş, söz konusu eleştiri ve hakaretleri kabul etmediğini, bu yönde beyanda bulunan siyasi partileri kınadıklarını söyledi. Kitapçıkta yer alan projenin bir önceki kongrelerinde karara bağlandığını ve tüzüklerine yerleştirildiğini anlatan Demirtaş, ‘Niyetimiz açık, amacımız milletvekillerinin Türkiye’nin en önemli sorunuyla ilgili önerilerini partimize iletmelerini sağlamaktır. Türkiye’de sahte milliyetçilikle, sahte solculukla yıllardır halkı kandıran bu çevrelerin ve Kürt sorununun çözümsüzlüğünden beslenen, şehit kanlarından beslenen bu çevrelerin sorunun çözümünde en etkili olan bu projemiz karşısında panik içinde olmaları bizler açısından anlaşılırdır’ diye devam eden Demirtaş, ‘Kitapçık bastık 3 dilde. Kürtçe, Türkçe ve İngilizce. Demokratik özerklik nedir, hedefi nedir, amacı nedir, 550 milletvekiline elden dağıttık. Odalarına dağıttık bir üst yazıyla birlikte. Sayın vekilim, partimizin son kongresinde alınan parti programına da işlenmiş karar olan demokratik özerklik projesi ile ilgili görüşümüz şudur. Bu konuda eleştirilerinizi, önerilerinizi, fikirlerinizi sözlü ve yazılı olarak dinlemekten memnuniyet duyarız.’

Eş Genel Başkanlarımızın imzasıyla milletvekillerine dağıttık. Yani net anlaşılsın, tam anlaşılsın, nedir eleştiri, kaygı nedir, biz de tamamlayalım. Bütün milletvekilleri CHP, MHP, işte o dönem AKP’li milletvekillerinin tamamına dağıtıldı. Bir kısmı alıp okudu, bir kısmı okumadan iade etti üst yazıyla, ‘okumaya gerek duymuyorum’ dedi. Hepsine saygı duyduk. Bir kısmı eleştirileriyle birlikte uzun rapor hazırladı. Bazı milletvekillerinden, dünyadaki örnekleri şudur, sizin örneğinizdeki eksiklik budur, aslında Türkiye’de şöyle uygulanırsa anlamlı olur, partiniz bu konuda bizce şöyle bir tutum sergilemelidir gibi kapsamlı, ciddiye alan eleştiriler de geldi. Bunların hepsi parti genel merkezinde dosyalandı, üzerinde tekrar çalışmalar yapıldı.

Bu tartışmalarla şiddetin alternatifini oluşturmaya çalışmışız

Yıl 2008. Partimiz bu konuda parlamentoda daha yeni, ilk defa grup kuruyoruz ve bir siyasi fikri cesaretle savunmaya gayret ediyoruz. Bunun önünü açmaya, fikir özgürlüğünü en azından parlamento çatısı altında inşa ederek şiddetin alternatifini oluşturmaya çalışıyoruz. Yani, bakın insanlar fikirlerini her yerde söyleyebiliyor, dışarıda da söyleyebilmeli, savunabilmeli. Silaha gerek olmamalı, şiddete gerek olmamalı. Yaptığımız açıklamalarda da bunun altını çiziyoruz. Diyoruz ki, bu bir siyasi tartışma sürecidir. Partimiz de bu konuda Anayasa değişikliği yapacak güce ulaştığında Türkiye’de idari reformu gerçekleştirecektir şeklinde, tartışmamızı bu meyanda sürdürmüşüz sürekli.

20 Aralık 2010. NTV’de bir canlı yayına katılmışım, bundan 8 yıl önce. NTV sitesinden alınmıştır:

"BDP Başkanı Demirtaş 'özerklik' tartışmalarıyla ilgili olarak, 'Kürtler, tarihi kararı çoktan vermiştir, bölünme istemiyoruz' dedi. Ak Parti'ye göre ise BDP'de taşkınlık emaresi var. BDP Eş başkanı Selahattin Demirtaş, Ak Parti Grup Başkan vekili Suat Kılıç, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Özcan Yeniçeri ve Diyarbakır Ticaret Odası Başkanı Galip Ensarioğlu, Demokratik Toplum Kongresi'nin ortaya attığı taslağı NTV canlı yayınında değerlendirdi."

Yani bunlarla birlikte canlı yayına çıkmışız, fikirlerimi söylemişim.

"DTK adına konuşma yetkisine sahip değilim, her şeyden önce. Çalıştayda alınmış bir karar yok, çalıştayda yapılan tartışmalar ve sunulan taslaklar var” demişim.

(NTV sitesindeki haberi okuyor) Sadece düşünce ve çözüm önerileri açıklamasına bu kadar tahammülsüzlüğü anlamakta zorlanıyorum. Bu ülkede yaşayan Kürtler, şu tarihi kararı çoktan vermişlerdir. Biz bu ülkenin yurttaşıyız, bu ülkede beraber yaşayacağız. Bin yıldır beraber yaşadık, binlerce yıl daha birlikte yaşayacağız. Birlikte yaşamanın formüllerini, çözüm önerilerini hep birlikte konuşup tartışalım diye her yerde düşünce ve önerilerini ifade ediyorlar.

Barış ve Demokrasi Partisi olarak biz de bütün Türkiye için önerdiğimiz bir modeli, parti programımızın eki olarak tartışmaya açmaya çalışıyoruz. Ne diyoruz? Türkiye coğrafi olarak büyük bir ülke, nüfus olarak kalabalık bir ülke. Nüfusun kendi içindeki farklılıklar açısından çok kültürlü bir ülke. Bu nedenle böylesi bir ülkenin yerinden yönetim modeliyle, bütün bölgelerde oluşacak yerel yönetimlerle desteklenmesi ve idari olarak yeni bir yönetim tarzına geçilmesini savunuyoruz.

NTV canlı yayınında soruyorlar, ben de anlatıyorum. Deniyor ki, ayrı bir savunma gücü, ayrı bir silahlı gücü olacak mı? Bu tür kaygılar ve eleştiriler var, soruluyor.

Diyorum ki, “Şu haliyle herhangi bir siyasi partinin veya oluşumun alternatif bir ordu veya polis gücü kurma olasılığı var mı? Bunu kurabileceğimizi düşünmek bile gayrı ciddi bir yaklaşımdır. Biz şunu kastediyoruz, toplum kültürel olarak bir saldırı altında. Uyuşturucu ilkokula indi, fuhuş çok yaygın, töre cinayetleri var, çeteler var. Bütün bu kapitalizmin doğurduğu saldırılara karşı toplum örgütlenmelidir. Örgütlenip ne yapmalıdır, bilinçlenmelidir. Buna nasıl karşı koyabiliriz diye mahallesinde, köyünde komisyonlar oluşturmalıdır. Tedbirler alınırken, alternatif projeler geliştirmelidir. Meşru komiteler oluşturmalıdır. Her türlü tehditten kastedilen budur. Deniyor ki, devletin kolluk gücü yok mu? Tabii ki var. Örnek vereyim, Siirt'te çocuklara tecavüz gerçekleşti. Bir bakın kaç tane devlet yetkilisi var bu tecavüz çetesinin içinde. Devlet toplumu koruyamıyor, bu iş polisle askerle olacak iş değil. Bu sosyal korunma mekanizmasıdır. Bunlar gelişmediği müddetçe siz toplumu polisle uyuşturucuya karşı koruyamazsınız.”

(NTV sitesindeki haberi okuyor) BDP'nin de DTK'nin de gizli ajandasında da açık ajandasında da bölünme yoktur. Herkesin net olarak bilmesi lazım ki, Kürt halkı kararını çoktan vermiştir, Türkiye'de hep birlikte özgür ve eşit yaşamdan yanadır. Ortak vatanda, birlikte kendi yönetimimizi, idari modelimizi nasıl geliştirebiliriz, bunu tartışıyoruz. Bunun ötesindeki yaklaşımların tamamı spekülatiftir. Asıl buna karşı açıklama yapan devlet yetkilileri, oluşturdukları otoriter zemin ayaklarının altından kayacak diye korktukları için ha bire bunu bölücü girişimler olarak gösteriyorlar.

Parlamentoda Anayasa Uzlaşma Komisyonu kuruldu, BDP olarak resmi Anayasa değişiklik teklifi sunduk

Parlamentoda Anayasa Uzlaşma Komisyonu kuruldu, 2012 diye hatırlıyorum. Dört partinin birlikte kurduğu. Biz de BDP olarak komisyonda çalışma yürüttük. Yeni Anayasa çalışma faaliyetinde oraya sunduğumuz, BDP’nin resmi Anayasa değişiklik teklifi var. İlk dört madde hariç, her maddeye ilişkin değişiklik önerimiz var, uzun uzunu anlatmışız.

Bakın, kamu idaresi başlığıyla Anayasa teklifimiz şöyle:

Madde 1: Kamu idaresinin kuruluş ve görevleri, merkezden yönetim ve demokratik yerinden yönetim kuruluş ve esaslarına dayanır.

2: Kamu idaresinin kuruluş ve görevleri kanunla düzenlenir.

3: Kamu tüzel kişiliği ancak kanunla ve kanunun verdiği yetkiye dayanarak kurulur. 4: Kamu idaresi organlarının oluşumunda cinsiyet eşitliği esas alınır.

Kadın erkek eşitliğine dair de bir madde olarak koymuştuk.

Kamu idaresinin ilkeleri:

Kamu idaresince yerine getirilen hizmetlerde insan haklarına saygı, eşitlik, adalet, halka yakınlık, dürüstlük, katılımcılık, paylaşımcılık, etkinlik, etkililik, verimlilik, çabukluk, şeffaflık, hesap verilebilirlik ve sorumluluk ilkeleri esas alınır.

Kamu idaresinin düzenleme yetkisi:

Kamu idareleri ve kamu tüzel kişileri kendi görev alanlarına giren kanunların uygulanmasını sağlamak amacıyla ve bunlara aykırı olmamak kaydıyla düzenleyici işlemler yapabilirler. Bu düzenleyici işlemlerden hangilerinin Resmi Gazete’de yayımlanacağı kanunla düzenlenir.

Yargı denetimi (İdarenin aldığı kararlar yargıda nasıl denetlenir):

Türkiye merkezi kamu idare kuruluşu bakımından ekonomik şartlardan, sosyal ve kültürel özelliklerden coğrafya durumuna ve kamu hizmetlerinin gereklerine göre bölgelere, bölgeler illere, iller de diğer kademeli birimlere ayrılır.

Şu anda Türkiye’de bölge yönetimi yok, biz burada ilgili maddede Türkiye merkezi idare kuruluşu bakımından “bölgelere” kısmını da eklemiş olduk sadece. İllere ayrılıyor, iller de kademeli olarak diğer birimlere ayrılıyor. Yani bir bölge oluşturulması, ekonomik, fiziki, coğrafi özellikler dikkate alınarak yapılıyor.

Örneğin Karadeniz’de şu anda aslında üç bölge var, Doğu Karadeniz, Batı Karadeniz, Orta Karadeniz. Zaten bu şekilde ifade edilirken, oranın coğrafi özellikleri, ekonomik şartları dikkate alınarak bu şekilde tanımlanmış. Orta Anadolu’yu bölgelere ayırmaya çalışsanız, yine kendi içerisinde coğrafi bakımdan, ekonomik alışveriş, kültürel yakınlık konularını dikkate alarak yine en fazla iki-üç bölge oluşturabilirsiniz. Diyelim ki, İstanbul üç seçim bölgesidir, aşağı yukarı yine aslında üç idari birim, üç bölge gibi düşünülebilir. Hep bu şekilde kurduk. Yani Güneydoğu Anadolu yine iki veya üç bölge, Doğu Anadolu üç veya dört bölge, Akdeniz iki veya üç bölge, Ege üç veya dört bölge şeklinde. Toplamda 25- 26 bölge meclisi olabilir. Bölge meclisi bünyesinde iller olur, illerde seçimle iş başına gelmiş yönetimler olur, merkezden atanan hükümet adına herhangi bir kamu görevlisi, vali, kaymakam görev yapmaz, seçilmişler sadece, şehri kasabayı yönetir.

“Demokratik özerklik modeli başkanlıkla birlikte olabilir mi” tartışması TBMM tutanaklarında var

Herhangi bir bölge meclisi, anayasaya aykırı herhangi bir karar aldığında, merkezi parlamento bunu iptal yetkisine sahiptir. Aynı zamanda Anayasa Mahkemesi’ne taşıma hakkı vardır. Yargı denetimi de her açıdan mümkündür. Yani bir idari model anayasada nasıl yazılır, nasıl hayata geçirilir, onu da uzun tartışmalar sonucunda hayata geçirdik ve parlamentoya da resmi teklif olarak sunduk.

Örneğin bu çalışma yapılırken çok sayıda akademisyen, anayasa hukukçusu, idare hukukçusundan partimiz bünyesinde mütalaa sunmaları üzerine istekte bulunuldu ve bütün bu gelen önerilerden sonra hukuki, siyasi ve idari önerilerden sonra, hukukçularımız oturdu, bunları çalıştılar biz anayasa teklifi olarak parlamentoya sunduk.

 

Çok kapsamlı bir şekilde de tartışma yürütüldü Meclis Komisyonunda. MHP’li üyeler, AKP’li üyeler, CHP’li üyeler buna ilişkin fikirlerini söylediler, onların da başka önerileri vardı. AKP o dönem başkanlık fikrini bu şekilde açık teklif etmiyordu. Fakat hani bu model olabilirse, başkanlıkla birlikte olabilir mi? diye tartışmalar tutanaklarda var, onları da görebilirsiniz. Bizim arkadaşlarımız da partimizin bu konudaki fikirlerini Mecliste ifade edecek şekilde açıkça tutanağa geçmişler, savunmuşlar.

Örneğin AKP’nin danışman hocası, Anayasa Komisyonu’ndan Prof. Dr. Yavuz Atar, bizim bu savunmamızdan sonra şunu demiş: Bir diğer önemli husus, muhakkak güçlü muhalefet ve yerel özerklik de bu sistemi tamamlayacak iki unsur olarak düşünülmelidir. Diğer taraftan yerel özerklik son derece önemli, yerel yönetimlerin en azından Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’ndaki kriterlere göre yeniden yapılandırılması gerekir. Kendi başkanlık türü önerilerinden sonra tekliflerini bu şekilde sunmuşlar, yazılı olarak CHP de MHP de kendi tekliflerini, önerileri sunmuşlar.

Bu da, 2012 yılında parlamentoda yürüttüğümüz özerklik ile ilgili faaliyet ve çalışmalarımızdan. HDP’nin parti programında yine kapsamlı var, uzun uzun okumayacağım. İstemişti mahkemeniz, ona bir bakarsınız, yani bence heyetiniz bütün onları gerçekten zaman bulup okursa, her yerde savunduğumuz fikrin parti programındaki fikir olduğu daha iyi anlaşılır. Yani parti programı çerçevesinde neyse, bütün partili arkadaşlarımız da her yerde aynı fikri savundular.

AKP’nin hükümet programında da bir özerklik modeli vardır

Her partinin önerisi var demiştim, mesela AKP’nin seçim beyannamesinden okuyayım; 58. Hükümet yerel yönetimler başlığı. AKP’nin 1 Kasım seçim beyannamesi ve 65. Hükümet Programı’nda konu nasıl yansımış? Örneğin 58. Hükümet Programını parlamentoda okurken şunu demişler:

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nda belirtildiği gibi, merkezi idarenin görev ve yetkileri tek tek belirlenecek ve bunun dışında kalan tüm görevler yerel yönetimlere bırakılacaktır. Bu çerçevede merkezi idare; politika belirleme, standart oluşturma, denetleme ve eğitim faaliyetlerinden sorumlu olacak, uygulamaya yönelik görev yetki ve kaynaklar yerel yönetimlere devredilecektir.

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı çerçevesinde AKP’nin bir özerklik modeli vardı, savunusu vardı hükümet programında. 1 Kasım seçim beyannamesinde, son yapılan genel seçimde AKP’nin seçim taahhüdü:

Avrupa Yerel Yönetimler Şartı ile uyumlu olarak merkezi idare ve yerel yönetimler arasındaki ilişkiler yeniden düzenlenecektir. Merkezi ve yerel yönetimler, birbirlerini tamamlayan ve vatandaşlarımıza hizmetleri en etkili şekilde ulaştırma sürecinde temel unsurlar olarak konumlandırılacaktır. Merkezi yönetim ile yerel yönetimler arasında sağlıklı bir işbirliği ve koordinasyon esas alınacak, yerel yönetimlerdeki her türlü kamu hizmetinin asıl sorumlusunun yerel yönetimler olması gerektiği düşüncesindeyiz. Mevcut kültür merkezleri yerel yönetimlere bağlanacak, spor yerel yönetimlere bağlanacak, yerel yönetimlerin öz gelirleri arttırılacak, mahalli idarelerin tümünün gelirleri arttırılacak, yerel yönetimlerinin tümünün daha da güçlendirilmesine yönelik yasal ve kurumsal düzenlemeler yapılacak. Sağlık, eğitim, kültür, sosyal, turizm, çevre, köy hizmetleri, tarım, hayvancılık, imar ve ulaşım hizmetlerinde yerel yönetimlerin yetkileri arttırılacak, yeterli kaynak tahsis edilecek, büyükşehirlerde ilçe belediyelerinin kaynaklarının arttırılmasına yönelik tedbirler alınacak, kent konseyleri daha etkin konuma getirilecek gibi vaatler... Bu da AKP’nin özerklik vaadidir.

AKP, kendini inkar etti, vaatlerine ters düşen uygulamaları yaptı

Seçim beyannamesinde, hükümet programında, parti programında kendileri de bir tür özerkliği savunmuşlar. Bizim özerklik modelimizde yerel yönetimlerde yetki, siyasi ve idari açıdan biraz daha fazladır, AKP ise bunu merkezde yetkileri biraz daha ağırlıklı tutarak öneriyor ve Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı esas alarak, çekince konulan maddeleri de kaldırmadan daha da kapsamlı öneriyor.

65. Hükümet Programı’nda da aynı maddeler parlamentoda Başbakan tarafından okunuyor, Hükümet Programı oylamaya sunuluyor, oylanıyor ve kabul ediliyor. Normalde AKP bu seçim programı, parti programı, hükümet programı çerçevesinde Türkiye’de özerklik vaadinde bulunmuştur. Kendileri bu vaadi yerine getirmediler, onun yerine bütün yetkilerin bir kişide toplandığı başkanlık modeli, işte adı cumhurbaşkanlığı sistemi denilen başkanlık modeline, tek adam sistemine yöneldiler. Oysa AKP’nin de seçmene vaadi, topluma vaadi yerel yönetimleri güçlendirilmiş, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na uygun bir özerk yerinden yönetim modeliydi.

AKP bunu bizim kadar cesur savunamadı, çünkü yetkiyi yerele devretmek istemez hiçbiri. Ne bir bakan devretmek ister, ne bir milletvekili; ne Cumhurbaşkanı ne Başbakan.

O koltuğa oturan, nasıl havaysa civaysa; ben de 12 yıl oturdum, tabii bunun bir buçuk yılı cezaevi koltuğunda geçti, ama hiç değilse oturduğum o süre zarfında o koltuğun bana ait olmadığını hissederek oturdum. O koltuk halkın, milletin koltuğudur ve biz orada ne kadar az yetkiyle olursak, yetkiyi ne kadar fazla halka devredersek, o kadar demokrasi uygularız düşüncesiyle hareket ettik. Bütün partili arkadaşlarımızın savunduğu buydu.

AKP aslında, kendi vaatlerine ters düşen bir uygulama içerisinde. Hani demokratik özerkliği bölücülük olarak tariflerken, bizim parti projemizi bir şekilde kriminalize etmekle kalmıyor, kendini de inkar ediyor, kendini de inkar etmiş oluyor, onu anlatmaya çalışıyorum.

Türkiye’de ve dünya genelinde uygulanan yerel yönetimler örnekleri diye bir raporumuz var. Bu da, o dönem akademisyenlerle birlikte uzun araştırmalar sonucu hazırlanmış ve partimizin programında belirtilen özerkliği daha detaylı bir şekilde, uluslararası kıyaslamalarıyla yapan bir rapor olarak hazırlanmış ve kamuoyuna açıklanmıştır. Bunu da dosyada bulacaksınız.

Demokrasi olan bütün yönetimlerde özerklik vardır

Buraya bakıldığında görülecektir ki, dünyada kendine demokrasi diyen ve hiç değilse evrensel standartlarda demokrasi olan hiçbir yönetim özerk yönetimden bağımsız değildir. Dünyadaki bütün demokrasilerde özerklik uygulanmaktadır. İstisnası yoktur. Dünyada ne kadar demokrasiyle yönetiliyorum diyen devlet varsa, hiç birinde merkezi yönetim yoktur. Ya federatif yönetimdir, ya eyalet sistemidir, ya kanton sistemidir, ya bildiğimiz otonom bölgeler sistemidir, ya da güçlendirilmiş, Fransa’daki gibi yerinden yönetimi güçlü belediyelerdir. Ama ben demokrasiyim, ülkem hukuk devletidir diye kendini tarifleyip de özerklik uygulamayan hiçbir devlet yoktur.

Tek bir istisnası var, Türkiye. Türkiye Cumhuriyeti Devleti dışında kendine demokratik hukuk devleti diyen, sistemi de demokratik parlamenter sistem, demokratik hukuk sistemi üzerine inşa eden bütün devletlerde bu vardır. Ağır aksak da olsa, yanlışlar da olsa Türkiye de demokratik bir hukuk devleti olarak tanımlanır, eleştiriler saklı kalmak koşuluyla. Ama özerkliği uygulamayan şu anda dünyadaki tek demokrasi Türkiye’dir. Peki bu, Türkiye’de yeterince tartışılıyor mu? Türkiye buraya doğru mu gidiyor, hayır.

Dünya daha fazla yerinden yönetimi, daha fazla özerkliği tartışırken, biz daha fazla merkezileşmeye doğru gidiyoruz. Partimiz 2007 yılından beri bunu anlatmaya çalışıyor, bütün Türkiye toplumuna izah etmeye çalışıyor. Bundan da bıkmayacağız herhalde, yani herhangi biri bize daha iyi bir fikir sunana, bizi ikna edene veya beni ikna edene kadar benim Türkiye için en uygun gördüğüm, Türkiye’de birlikte demokratik yaşam için en uygun gördüğüm, herkesin de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne aidiyet bağını en güçlü kılacağı model olarak gördüğüm modeldir, özerklik modeli. Ve bunu savcılar suçlama unsuru yaptı diye, hendek, barikat kazıldı diye, birileri demokratik özerkliği silahla özdeşleştirdi diye vazgeçecek değiliz. Çünkü biz bu projeyi savunduğumuzda ne hendek, barikat vardı, ne silah vardı, ne de PKK’nin, savcının iddia ettiği gibi, KCK sözleşmesi vardı.

“Demokratik özerklik kötü bir şeydir, bundan vazgeçtik” dememiz için çalıştılar

Bizler ilk siyasete girdiğimiz günden bu yana savunduğumuz bir siyasi projeyi, koşullar ne olursa olsun savunmaya devam ettik. Hendek, barikat döneminde ısrarla parti projemizden geri adım atmamız için, demokratik özerklik eşittir hendek-barikat algısı yaratıldı. Ki bizler çıkıp diyelim ki, “demokratik özerklik kötü bir şeydi, yanlış bir düşünceydi, dolayısıyla biz hata yaptık, bundan vazgeçtik. Hendek, barikat yanlış bir şeydir, dolayısıyla demokratik özerklik de yanlış bir şeydir. ”

Bize bunu yapmaya çalıştılar, biz de buna karşı çıktık. Demokratik özerkliği savunduk, hendek, barikatı eleştirdik. Kapatılması için uğraştık, sonlanması için uğraştık. Onunla ilgili de çabalarımı, arkadaşlarımla birlikte neler yaptığımızı yeri geldiğinde her fezlekede ayrı ayrı ifade edeceğim.

Hakim: İsterseniz dinlenebilirsiniz biraz.

Demirtaş: Misafir cezaevinde kaldığım için, Edirne Cezaevi benim için daha rahat. Bütün eşyalarım orada, buradaki çok iyi de bir misafirhane değilmiş doğrusu, o yüzden arada bir dinlenmem gerekir.

Uluslararası sözleşmeler ve özerklik

İnsan Hakları Sözleşmesi’nin hem kültürel haklara, hem ekonomik haklara, hem de sosyal haklara dair birçok maddesi var. Parlamentoda onaylanıp usulüne uygun bir şekilde yürürlüğe girdiği için de, şu anda aslında TC yasalarının da, iç hukukun da üstündedir. İnsan hakları belgesi olarak görülmektedir.

Birleşmiş Milletler İkiz Sözleşmelerinin her ikisinin de birinci maddesi aynen şöyle der: Halkların kendi kaderini tayin hakkı konusunda sözleşme imzalayan sözleşmeci devletler, bu konuda özgürlükleri de halkların bu konudaki hakkını da kabul eder. Bu nedenle ulusların kendi kaderini tayin hakkından başka bir şeydir halkların kendi kaderini tayin hakkı. Yani bir ulus içerisinde bulunan başka halkların kendi kaderini tayin hakkı.

Aslında bu BM İkiz Sözleşmelerinin özerkliği tanıma biçimidir. Yani aynı devlet sınırları içerisinde yaşayan farklı halk grupları ortak bir ulus oluşturmuşlarsa, o halklar yönetime katılma kaderini belirlerken, illa bölünmek zorunda değillerdir. Kendi kaderini tayin ederken, ayrılma hakkını illa kullanmak zorunda değillerdir. Kendi yaşadıkları devletlerde, farklı yönetim modelleriyle kendi kaderlerini tayin edebilirler. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de bu sözleşmeyi imzalamış, 2013 yılında da parlamentoda onaylamış ve yürürlüğe girmiştir. Hali hazırda yürürlüktedir.

Özerkliği savunmak Birleşmiş Milletler İkiz Sözleşmelerinin tanıdığı bir haktır

Dolayısıyla Türkiye’deki herhangi bir halkın, “Ben ayrı bir dile, kültüre sahip bir halkım ve kendimi BM Sözleşmelerinde tanımlanmış yönteme göre yönetmek istiyorum, uluslararası sözleşme ve Türkiye Parlamentosu bana bu hakkı veriyor” diyor ve bunu savunuyorsa, bu doğrudan sözleşmenin ve parlamentonun verdiği bir izindir. Bunun için siyasi mücadele yürütürse, yasalarımızın hiçbirinde bulamazsınız bunu, ama uluslararası sözleşmelerde, BM İkiz Sözleşmelerinin her iki sözleşmenin de birinci maddesinde bulabilirsiniz. Yani kim savunursa savunsun özerkliği, ister herhangi bir etnik kimlik, ister herhangi bir inanç kimliği, isterse herhangi bir etnik ve inanç kimliği gözetmeksizin farklı topluluklar, gruplar, “Özerk yönetimleri idari açıdan ben şu bölgede, Türkiye’nin genelinde savunuyorum” demek zaten Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ifade özgürlüğü kapsamında suç değildir, fakat bunun siyasi bir proje olarak mücadelesini yürütmek de BM İkiz Sözleşmelerinin tanıdığı bir haktır aynı zamanda.

2014 yılında Cumhurbaşkanı adayı oldum, 3 Cumhurbaşkanı adayından biri bendim ve Türkiye’nin çeşitli yerlerinde miting yapıyordum, açık hava toplantıları, kapalı salon toplantıları yapıyordum. Örneğin Batman konuşmam, 22 Temmuz 2014. İlgili bölümü okuyorum sadece:

“Kim ki, ben sizi kurtaracağım diyorsa, bilin ki o yalan söylüyor, kesinlikle kafasının arkasında başka planlar, başka projeler var. Halkı yönetime katmayacak hiçbir model asla demokrasi inşa edemez. O nedenle biz yerel yönetimlere yetki devri savunuyoruz, o nedenle biz yerel demokrasiyi savunuyoruz, o nedenle Cumhurbaşkanı yetkilerini yerele verelim, o nedenle Başbakanın, hükümetin yetkilerini yerele verelim diyoruz. Biz eğer Artvin, Samsun, Çorum, Tekirdağ, Van, Ağrı kendi yerelinde sorunlarını çözsün istiyorsak, onlara güveneceğiz, onların seçtikleri meclislere güveneceğiz”.

Tek adam sistemine değil demokratik özerkliğe destek istediğim Batman’da Cumhurbaşkanı adayı olarak yaptığım konuşmadır.

Cumhurbaşkanlığı seçimi, Adaylar Konuşuyor Programı, NTV canlı yayını, 23 Temmuz 2014:

“Yeni Yaşam teklifimiz şuna dairdir, yeni bir toplum inşa ederken bir devlet yapılanmasını da birlikte inşa edelim teklifidir. Toplumsal yaşam bu şekilde eşit, adil inşa edilecekse, devletin de buna uygun yapılanması lazım. Yani başında tek bir yetkili otoriter başkanın olduğu sistemle bahsettiğim toplumsal inşa gerçekleşemez. Toplum çoğulcu ise yönetim de çoğulcu olacaktır. Yetkiler yerelde olmalı. Ankara’da, hükümette olmamalı. Yetkilerin çoğu İzmir Belediye Meclisinin elinde olmalı, İstanbul Belediye Meclisinin elinde olmalı, Diyarbakır Belediye Meclisinin elinde olmalı. Yetkiler yerelde olmalı ki, oradaki insanlar kendi yaşamlarına uygun kararlar alabilsinler. Hükümet tek başına oradaki insanları ilgilendiren kararları alamasın. Bu yetkiler hükümette olmasın ki, yereldeki insanlar, en azından kendi dünyalarını, kendi yaşam alanlarını, mahallelerini, ilçelerini örgütleyebilsin, ona uygun yaşam tarzına riayet eden pratikler gerçekleştirebilsin. Biz buna da demokratik özerklik diyoruz. Yani özerk yönetim anlayışı budur. Bunu inşa etmek bahsettiğim bu Yeni Yaşam modelinin örgütsel modelidir.

Ben inanıyorum ki, bu doğru anlatılırsa Antalya niye buna karşı çıksın? Yani şimdi İzmir’i örnek vereyim. İzmir Sayın Kocaoğlu’na oy vermiş, belediye başkanı yapmış değil mi? Çoğunluğu CHP’li bir kenttir. En az oyu alan partilerden biri iktidarda olabilir, Türkiye’nin geri kalanından oy alıp iktidara gelebilir. Düşünsenize, İzmir’in hiç istemediği bir parti yönetiyor olacak merkezden. Bu, demokrasiye aykırıdır. İşte bunu önlemenin tek yolu, yerele yetki vermektir. Yerelde siz kimi seçiyorsanız, yerelle ilgili hayati kararları o alsın. Eğitim, sosyal yaşam, turizm, kadın, ulaşım, tarım, güvenlik, bütün bunların yetkilerini İzmir Belediyesi’ne versek kıyamet mi kopar? Şimdi düşünün hükümet İzmir’de imar planına bile müdahale hakkını buluyor kendinde, TOKİ aracılığıyla istediği yerde istediğini yapabiliyor, AVM yapabiliyor, yol da yapabiliyor, tünel de yapabiliyor, köprü de yapabiliyor ya da turizm politikasını istediği gibi değiştirebiliyor. Yani sosyal ve günlük yaşama, mahallesine kadar insanların yaşamlarına müdahale etme yetkisini kendinde bulabiliyor. Bunların hepsi demokrasiye aykırıdır işte, bunların hepsi tartışılmalıdır.”

Cumhurbaşkanı adayı sıfatıyla NTV’de adaylar konuşuyor programında konuşmuşum. Adaylar konuşuyor dediğimiz de, öyle Türkiye’de adaylar yan yana durup konuşmuyor. Herkes kendi mahallesinde konuşuyor. Keşke diğer adaylar da yanımızda olsaydı, onlar da konuşmuş olsaydı, onları da size okuyabilseydik burada.

Cumhurbaşkanlığı seçimi, Dersim-Tunceli mitingi. 3 Ağustos 2014:

“Bir halk başkanı lazım ki, orada, Soma’da işçiler katledildiğinde işçilerin üstüne bir de dayak atmasınlar. Kadınları sokakta katlettiklerinde, arkasından ‘töre, namus cinayeti’ deyip ‘indirim uyguladık’ diyemesinler. Öyle bir Cumhurbaşkanı olsun ki, orada vicdani reddi savunabilsin. Gençliğin geleceğini savunabilsin, üniversitelerin, yerel yönetimlerin özerkliğini savunabilsin, ‘cemevleri ibadethanedir’ diyebilsin.” Cumhurbaşkanı adayı sıfatıyla mitingde yaptığım konuşma.

27 Temmuz 2014, İzmir Tepekule Kongre Merkezi’nde çeşitli STK’larla yaptığımız, Cumhurbaşkanı adayı sıfatıyla STK temsilcileri, işveren çevreleri huzurunda yaptığım konuşmanın ilgili kısmı:

“Bizim demokratik özerklik dediğimiz, yerel meclislerin neredeyse merkezi hükümete yakın yetkilerle donatıldığı bir sisteme, modele geçmektir. İzmir’i örnek verelim, İzmir’i konuşalım. İzmir’in büyük bir kısmı Sayın Kocaoğlu’na oy verdi, ama İzmir’i Sayın Kocaoğlu ve meclisi yönetmiyor. İzmir’le ilgili kararları AKP alabiliyor, merkezi hükümet ve bakanlıklar İzmir’de istedikleri uygulamayı yapabiliyor, imar da dahil her türlü uygulamayı yapabiliyorlar, peki İzmirliler bu anlayıştan memnunlar mı? (Salondan hayır sesleri yükseldi), - basın metni bu -. Yani bir başka partiye oy veriyorsunuz, yüksek oy verseniz bile, örneğin Hakkari’de yüzde 85 oy alsanız bile merkezi hükümet sizi tek başına yönetebiliyor. Oy vermediğiniz parti, desteklemediğiniz parti bütün şehrinizi yönetebiliyor”.

Bu demokrasiye aykırıdır diyorum Cumhurbaşkanı adayı sıfatıyla İzmir’de oy isterken, “beni seçin demokratik özerkliği uygulayacağım” diyorum.

Özerkliği sadece hendek, barikat döneminde savunmamışım, yıllarca savunmuşum

Bunları uzun uzun anlatmak zorundayım, çünkü iddianame örneğin 9 tane demokratik özerklik basın toplantımı ve konuşmamı koymuş. Ama ben demokratik özerkliği sadece hendek-barikat döneminde savunmamışım ki. Yıllarca savunmuşum. Her sıfatla, her kimlikle. Grup Başkanvekilliği dönemimde, Eş Genel Başkan, Cumhurbaşkanı adayı… Görev yaptığım bütün partilerde savunmuşum. Her şehirde, herkes için savunmuşum. Yani iddianamedeki fezlekelerin nasıl bir niyetle anlatıldığını, ancak bu şekilde ortaya koyabilirsiniz.

7 Haziran seçimleri öncesi, yani Cumhurbaşkanı seçimlerinden bir yıl sonra, 4 Mayıs 2015. FOX TV’de yayınlanan, FOX TV haber sunucuları Fatih Portakal, İsmail Küçükkaya, Sedat Bozkurt ve Tülay Öçten’in yer aldığı Liderler FOX’ta programında benim konuşmamın ilgili kısmı. Canlı yayında konuşmuşum. Fatih Portakal sormuş, “özerklik istiyorsunuz yani değil mi? “Nedir bu, onu anlatayım” demişim:

“Tabii Türkiye için biz özerklik modelini öneriyoruz. Şu anda parlamenter sistem var ve 550 milletvekili temsili olarak Türkiye’nin 77 milyonluk nüfusunu temsilen, seçildikten sonra parlamentoya verilen bütün yetkileri 550 kişiye devrederek kullanıyor. Biz bunu yanlış olarak görüyoruz. Niye büyük bir ülke, büyük bir coğrafya, kalabalık bir nüfus. Sadece 550 kişinin bütün ülke ile ilgili en küçük karardan en büyük karara kadar, mahalleyi ilgilendiren karara kadar yetki sahibi olmasını yanlış buluyoruz. Peki ne yapacağız? Şu, doğrudan temsil denilen, aslında demokrasinin bir aldatmacası olan bu ilkeyi ortadan kaldırmadan güçlendirmemiz lazım. Katılımı sağlamamız lazım.

Yani katılımcı demokrasi dediğimiz, yerinden yönetim modellerini güçlendirmemiz lazım. Bunu somut olarak anlatayım. Örneğin İzmir, Antalya, Kayseri, Diyarbakır, Trabzon, hepsini ayrı ayrı düşünün. Bu şehirlerin hepsinin kendi içinde ayrı ayrı sorunları olabilir. Ayrı ekonomik, sosyal, kültürel, sağlık sorunları olabilir. Şehirlerin içindeki mahallelerin, köylerin ayrı sorunları olabilir. Peki bu sorunları en iyi kim çözer? Yani o şehirdeki, o mahalledeki sorunları en iyi kim çözer? Kim çözüm yolunu daha iyi bilir? 550 milletvekili dediğimiz, 77 milyonu temsil eden parlamento mu daha iyi bilir, yoksa o yereli yöneten belediye meclisi, il genel meclisi, yeri geldiğinde ilçe meclisi, ilçe belediye meclisleri mi daha iyi bilir? Yerelden seçilmiş olan, orada yaşayan, doğrudan halkla ilişkili olan, denetlenmesi kolay olan, orada hizmet sunması kolay olan, yerel meclis dediğimiz belediye ve il genel meclisleri daha iyi bilir o sorunları. Peki daha iyi bilirse, daha hakimse neden yetkiyi onlara vermiyoruz? Neden parlamento yetki tekelini kendi elinde bulunduruyor da, biz yerel yönetimlere kendi sorunlarınızı çözebilecek, kendinizle sınırlı yetkiler sizde olsun, ama ülke genelini ilgilendiren, ulusal güvenliği, sınırları, genel adalet hizmetlerini ilgilendiren mevzularda, yani 77 milyonun tümünü ilgilendiren kararlar da ulusal parlamentoda alınsın."

Fatih Portakal: Ama bu bölünme korkusu ve paranoyası yaratmaz mı insanlarda?

"Yaratmaz, öbür türlü insanları yönetime katmazsanız, insanlar kendini yönetime katacak kararlarda etkili olmadıklarını düşündüklerinde, başka arayışlara girerler."

Fatih Portakal: Siz meydanlarda söylüyorsunuz bunları?

"Söylüyoruz tabii ki, beyannamemizde de var ve tabii ki her yerde de söylüyoruz, bu konuyu ben en çok İzmir’de anlatmışımdır. İzmirliler bilir mesela, Sayın Kocaoğlu, İzmir Belediye Başkanı, CHP’den yüksek bir oyu almıştır…”

İzmir’le ilgili kısmı da burada uzun uzun anlatmışım:

“Yerel meclis, belediye şu anda örneğin bir mühendis mi alacak, İçişleri Bakanlığı onayı vermeyince bir mühendis bile alamıyor belediyeye. Belediye başkanı şehir dışına çıkarken valiye izin bildirimi yapmak zorundadır. Bakın o seçilmiş, öbürü atanmış. Yani bu vesayet ilişkisini kaldırmak açısından doğrudan katılımı sağlayabilecek, sivil toplumu da güçlendirecek, sivil mekanizmaları da güçlendirecek yerinden yönetim dediğimiz özerklik modelini Türkiye’de uygularsak ki bugün dünyanın birçok ülkesinde uygulanan bir modeldir. Başkanlık sistemini bu kadar rahat tartışabiliyor Türkiye, ama yerinden yönetimi tartışamıyor. AKP bunu tartışabiliyor, ama yerinden yönetim demokratik özerlik modelini biz tartışalım dediğimizde, “biz bu ülkeyi böldürmeyiz” diyorlar. Yani önünü kesmek için tartışmayı bile bile başka bir noktaya çekmek istiyorlar. Biz bu modelin Türkiye’ye daha uygun olacağını düşünüyoruz.”

Fox TV canlı yayınında, bütün Türkiye’nin çok izlenen programlarından birinde, seçime bir ay kala partimin görüşlerini Eş Genel Başkan sıfatıyla savunmuşum. 2015. Ayrıca bunun CD’si var, bunu da mahkemeye takdim ediyorum, programın tamamı buradadır.

Hendek, barikat ilk olarak neden ve ne zaman ortaya çıktı?

Şimdi aşağı yukarı 2007 yılından bu yana -ki en son okuduğum 2015 yılında yaptığımız seçim çalışmaları kapsamındaki özerklik açıklamalarımızdı- istikrarlı bir şekilde bütün siyasi faaliyetlerimizde bu konu gündeme geldiğinde, demokratik özerkliği savunmuşuz. Şimdi fezleke ve iddianameye konu özerklik açıklamalarımla hendek, barikat olaylarıyla ilgili açıklamalarımla ilgili kısma girerken, birkaç şeye daha değineyim, öğleden sonra da tek tek fezlekeleri adlandırarak savunmama devam edeyim istiyorum.

İşte Türkiye’de hendek, barikat, 2015 yılında sonbahara doğru ortaya çıkmadı. İlk defa, 2014 yılının sonrasına doğru Cizre’de ve Diyarbakır-Bingöl karayolunda ortaya çıktı. Çözüm süreci devam ediyordu, Cizre’nin bazı mahallelerinde hendekler kazılmıştı. Diyarbakır-Lice yolunda, o dönem orada hendek kazanlar, Cizre’de hendek kazanlar şunu diyordu: “Burada Emniyet içerisindeki bazı gruplar hiçbir suçumuz yokken, gece gündüz evimizi basıp bizi gözaltına alıyorlar. Emniyette, karakolda günlerce tutuyorlar ve biz bu şekilde artık gözaltına alınmaktan bıktık” açıklamaları vardı. Kendilerinin iddiası. “Hendek-barikatı bu yüzden kazdık. Biz artık böyle gereksiz yere gözaltına alınmak istemiyoruz, polisi mahallemize sokmayacağız.” Cizre’deki bir kaç sokakta ortaya çıkmış barikat da değil hendeklerdi.

Lice-Bingöl yolunda ise orada askeri bir büyük karakolun yapımına karşı çıkan köylüler, “Biz karakol yapılmasını istemiyoruz, zaten barış sürecidir, gerek de yok. Hem meralarımız, arazilerimiz bu konuda zarar görüyor. Karakol inşaatı zaten durmuştu, çözüm süreci, barış süreci varken neden karakol yapılıyor”. Onların da açıklamaları bu şekilde, “Biz de yolu kazdık, yetkililere sesimizi duyana kadar da bu hendeği kapatmayacağız” demişler. İlk ortaya çıkışı 2014 sonlarıdır, bu iki vakadır.

Bu iki olay da o dönem çözüm süreci heyetimizde bulunan İdris Baluken, Sırrı Süreyya Önder, Pervin Buldan ve DTK Eşbaşkanı olarak Hatip Dicle, dördünün çabası ve gayretiyle hiçbir operasyona gerek kalmadan, en küçük bir çatışmaya gerek kalmadan, askeri veya polisiye hiçbir tedbir almaya gerek kalmadan, ikna yoluyla, diyalogla çözüldü. Bir taraftan kaymakamla, bir yandan oradaki komutanla, diğer yandan Vali ve İçişleri Bakanı ile, diğer yandan hendek ve barikatı kazan gençlerle, mahallelilerle ve insanlarla görüşme ve ikna yoluyla kapatıldı.

O dönem örneğin HDP Milletvekili Sarıyıldız’ın açıklaması var. cnnturk.com.tr’den aldığımız çıktı: “Cizre’deki hendekler yakın zamanda iknamız sonucu kapatılacak. ” Sarıyıldız, kendilerinin başından beri hendeklerin kapatılmasından yana olduklarını, “Ancak tam hendekler kapatılmak üzereyken polis tarafından açılan bir ateşle - hendekteki bir çatışma değil, Cizre’nin başka bir mahallesinde - bir çocuğun öldürülmesi ile birlikte maalesef ki ikna sürecimiz gecikti. Ama biz umut ediyoruz ki, yakın zamanda hendek, barikat kendiliğinden kapatılmış olacak.” Diyor. Arkasından hemen birkaç gün sonra Cizre’de hendekler kapatıldı.

Hendek, barikat tekrar ortaya çıktığında daha yaygındı

Bunlar niye önemli, niye bu örnekleri veriyorum. Çünkü bundan yaklaşık 7-8 ay sonra birçok ilçede ortaya çıkan hendek, barikat, silahlı grupların mahallelerde yol kapatmaları vs. bütün bunlarla ilgili de ilk etapta hükümetle, oradaki kamu yerel yöneticileriyle kurduğumuz temsil bu model üzerineydi. “Biz hep birlikte diyalogla bu işi, iknayla çözelim. Böyle operasyonla vs. işler bir anda çığırından çıkar.

Bakın Cizre’de ve Lice bölgesinde bunu başardık. Zor oluyor, ama sabır gösterince, ikna edince kimse ölmeden, kimsenin burnu kanamadan bu işi çözebiliyoruz.” Bu iki örneği o yüzden verdim. O dönem de bunu anlatmaya çalışıyorduk.

2015 Ağustos, Eylül gibi bazı ilçelerde yeniden hendek, barikatların kazıldığı haberi basına düşünce biz Genel Merkez’de ve parlamento grubumuzla birlikte TBMM’de iki kapalı toplantı yaptık. 7 Haziran seçimlerinden çıkmıştık, yüzde 13.2 oy almıştık. 80 milletvekili ile parlamentoda temsil ediliyorduk.

Koalisyon kurulamamıştı, geçici seçim hükümeti kurulmuştu, Türkiye erken seçime gitme hazırlığı yapıyordu. Bizler de parti olarak seçime bir yandan hazırlanacak çalışmalar içerisindeydik. Çözüm süreci fiilen sona ermişti, ama halen bu konuda fiilen canlandırılabilir mi, bütün taraflardan arayışlar da vardı. Hem HDP’den, hem AKP’den, hem bürokrasiden arayışlar da vardı. Ama öyle AKP’nin ağırlığı ya da merkezi yönetimi değil. Bazı milletvekilleri, bir iki bakan. Bizim partimizden doğru da ‘7 Haziran süreci atlatıldı, ama çözüm süreci yeniden canlandırılabilir mi’ tartışmaları vardı. Ankara siyaset atmosferi bu şeklindeydi.

Hendek, barikat kazıldığı haberleri çıktı. Bizim yerel teşkilatlarımızdan aldığımız ilk bilgiler bunun Cizre ve Lice’dekini aşan, ondan daha yaygın bir şey olduğu şeklindeydi. Ağustos - Eylül 2015.

Seçmenimize ve partililerimize özeleştirimdir

Şunu samimiyetimle söyleyeyim, partide uzun süre Eş Genel Başkanlık yaptım. Teşkilatlarıyla, birlikte çalıştığım yoldaşlarımla, ilçe başkanlarından ilçe yöneticisine, il eş başkanlarından Genel Merkez yöneticisine kadar halkın her kademesinden, her sosyal sınıftan insana kadar ilişkileri güçlü olan bir eşbaşkandım. En azından kendimi öyle görüyordum. Toplumda ne oluyor, ne bitiyor bütün raporlarla, parti toplantılarıyla, basına yansıyan haberlerle iyi takip ettiğimi düşünüyorum.

Fakat bu konuda yanıldığımı burada söyleyeyim. Gerçekten ilk haberler geldiğinde bu kadar yaygın olduğunu, samimiyetimle ifade ediyorum ki, bu aynı zamanda seçmenlerimize, partililerimize karşı bir özeleştiridir, bilmiyordum. Bu kadar yaygın olduğunu bilmiyordum, farkında değildim. İlk raporlar geldiğinde Cizre’dekine benzer, birkaç sokakta, Lice’dekine benzer yerel sorunlarla ilgili bir şeyler yapılmış vs., bunu yine arkadaşlar diyalogla çözerler diyordum. Ama aradan 10-15 gün geçtikten sonra yaygın olduğu, çok sayıda ilçede olduğu, ilçelerin birçok mahallesine yayıldığı, bütün mahallelerin, sivil halkın da bu defa meselenin içinde olduğu haberleri gelmeye başladı.

Şunu da açık söyleyeyim; insanların büyük bir kısmı, “çözüm süreci bitirildi, yeni bir parlamento oluştu, fakat seçimi tanımadılar seçimi yok saydılar, bizim irademizi verdiğimiz oyları yok saydılar, dolayısıyla biz bize yapılmış bu darbeyi kabul etmiyoruz”. Hani Cizre’deki gençlerin, “polis bizi haksız yere gözaltına alıyor, engellemeye çalışıyor” anlayışından daha politikleşmiş talep ve anlayışla mahallede yaşayan sivil insanların büyük bir kısmının da desteklediği bilgileri geldi.

Siyaset yaptığım tüm dönem içinde ıskaladığım en önemli bilgi

O zaman PM toplantısı, MYK toplantısı ve yerel teşkilatlardan gelen raporlarla birlikte değerlendirdiğimizde, evet bu defa durum galiba Cizre ve Lice’de olduğu gibi değil algısı, bilgisi bizde, en azından bende oluşmaya başladı. Bütün siyaset yaptığım dönem içinde ıskaladığım en önemli bilgi budur. Toplumda ne oluyor, ne bitiyor, gelişmeler nedir; bunu maalesef ben o dönem doğru okuyamadım.

Doğru okumayı yaptığımız an her ilçede miting yapma kararı aldık

Ama doğru okumayı yaptığımız ilk anda, kapalı Meclis Grubu toplantısında, PM toplantısında, MYK toplantısında ne yapabiliriz diye tartıştık, hızlı bir şekilde. Hızlı bir şekilde bunun siyasete yansımalarını doğru okumak ve müdahale etmek gerekiyor, aksi takdirde çok büyük çatışmalar yaşanabilir, görebildiğimiz, anlayabildiğimiz kadarıyla büyük çatışmalara yol açabilirdi.

Nihayetinde şöyle bir karar aldık. Hendek, barikat açılan tüm ilçeler, sayı tam aklımda değil ama 12 ya da 14, bu ilçelerin tamamında Eylül ayı ortasından itibaren her gün iki veya üç ilçede miting yapma kararı aldık. Ve bu mitinglere parti yönetimimizin, Meclis Grubumuzun, temsili düzeyde milletvekillerinin büyük bir kısmı, MYK üyelerinden de Eş Genel Başkan yardımcılarının tamamı bu geziye katılacak dedik. Miting düzenleyeceğiz, ilçe ilçe gezeceğiz. Ben konuşmacı olacağım, Figen Hanım diğer Eş Genel Başkan olarak başka bir planlama çerçevesinde, başka bir çalışma yürütecek. Bu planlamanın benim başkanlığımda yürütülmesi kararını aldık. Biz Cizre, Nusaybin, Diyadin, Başkale,

Yüksekova, Varto, Silvan; açıklamalarımın basına yansıdığı ilçeler itibariyle; bu ilçelerin tamamını gezerek miting yaptık.

Bir bedel ödenecekse, siyaseten biz ödeyelim

Parti Genel Merkezi’nde aldığımız karar şuydu: Gittiğimiz her ilçede halka diyeceğiz ki: “Siz bize oy verdiniz, 7 Haziran’da biz seçildik. Evet siyaset sıkıntılı, siyasette gerilim var, ama bu gerilim siyasette kalmalıdır. Hendek, barikat, çatışma, silah yoluyla asla hiçbir gencimiz böyle bir girişimde bulunmamalıdır. Bir bedel ödenecekse de siyaseten biz bedel ödeyeceğiz.” Dolayısıyla hendek, barikatların kapatılması konusunda çağrı yapmak üzere bütün bu ilçelere seri bir gezi düzenleyip miting yapma kararı aldık.

Bakın mesela 12 Eylül 2015, Nusaybin’de uzun bir konuşma, dökümünü size vereceğim. İlgili kısım:

“Bizlerin gönlü elbette ki demokratik bütün taleplerin barışçıl yol ve yöntemlerle savunulmasından yanadır. Bizler hakkımızı hukukumuzu savunurken, meşruiyet sınırlarının dışına asla çıkmamalıyız. Bu hususa dikkat etmemiz lazım, çünkü savunduğumuz talepler haksız, gayrimeşru talepler değildir.

Bizler HDP’nin bütün yöneticileri, bütün seçilmişleri…”

Bakın bu konuşmayı parti otobüsü üstünde, arkamda yanımda 20’den fazla milletvekili, eş genel başkan yardımcısı varken yaptım. Genelde Eş Genel Başkanlar parti otobüsünde veya miting sahnesinde tek konuşurlar. Ama bunun bir parti kararı olduğu, kişisel düşünce olmadığı, bütün milletvekilleri ve parti olarak da bunu istediğimizi ifade etmek için bütün mitinglerde otobüste vekillerin ve yöneticilerin tamamı bulundular.

“Bizler, HDP’nin bütün yöneticileri, bütün seçilmişleri sesimiz duyulana kadar, sesimiz, barış çığlıklarımız bir anlam bulana kadar, karşılık bulana kadar her gün sesimizi yükselterek ‘barış barış barış’ diye haykırmaya devam edeceğiz. Özgürlüklerimizi ve haklarımızı, sahip olmamız gereken, elimizden zorla alınan, gasp edilen her şeyi biz siyasetle kazanabiliriz. Buna inandığımız için HDP’deyiz. Bu gücümüzün olduğuna inandığımız için HDP’deyiz. Biz AKP’nin yanlış politikalarıyla baş edebilecek güçteyiz. Tek bir gencimizin silah tutmasına gerek yok. Canını ortaya koymasına gerek yok. Siz gereğinden fazla canınızı verdiniz. Gereğinden fazla acı zulüm çektiniz. Burada demokrasi ve özgürlük mücadelesinde görev siyasetçinindir, bizimdir. Görev seçilmişlerindir. Biz sizin hakkınızı, hukukunuzu her yerde korkusuzca savunacağız. ‘Silahlar sussun, ateşkes olsun’ derken biz, ‘hakkımızı teslim edeceğiz, hakkımızı savunmayacağız’ demiyoruz. ‘Özgürlük arayışı, demokrasi mücadelesi bitsin’ demiyoruz. Bizler bu mecrada sizlerle el ele özgürlük mücadelesini siyasette yürüteceğiz.

Karşımızdakiler zalim olabilir. Hukuk tanımıyor olabilir. Vicdansız olabilir. Ama mazlumun onurlu duruşu ve direnişi karşısında hiçbir zulüm kalesi sonsuza kadar ayakta kalamaz.”

Nusaybin’de hendek ve barikatlar yeni ortaya çıkmış, gelen bilgiler bunun derinleşeceği, çatışmaların olabileceği konusunda. Ama daha bir çatışma dahi olmamış. Nusaybin’de yaptığım ilk konuşma.

Her yerde de özerkliği savunmuşum. Her yerde demokratik özerkliği biz savunuyoruz zaten. Parti programımızdır. Yıllardır bunları biz savunuyoruz. Demokratik özerkliği savunmaktan çekinmiyoruz. “Biz herkes için bunu savunmaya devam edeceğiz” diye uzun uzun anlattıktan sonra, AKP’yi uzun uzun eleştirdikten sonra, işin hendek, barikat, silah kısmına geldiğimizde her yerde bu mesajları vererek devam etmişiz.

Hendek, barikat olan ilçelerde mitinglerde konuştuk

“Biz bütün baskılara karşı direnerek devam etmişiz. Bizim en büyük gücümüz birlikteliğimiz, halkın beraberliğidir. Allah şahittir, biz tek bir insanın burnunun kanamasını istemiyoruz, biz sadece bu topraklarda zulüm bitsin istiyoruz. Görev siyasetçilerindir, görev silahın, şiddetin değildir.” Cizre konuşması.

Gittiğimiz her yerde sadece miting konuşması da yapmıyorduk, halkla toplantılar yapıyorduk, partimizin bu konudaki yaklaşımları, beklentileri, daha doğrusu halkın bu konudaki önerileri, karşılıklı doğrudan temas da kuruluyordu. Bu mesajlar da kamuoyuna açık bir şekilde basının huzurunda veriliyordu.

Bakın Varto konuşmam, 15 Eylül 2015. 1 gün, 2 gün arayla devam etmiş, ilçeleri gezmişiz: “Varto halkı bölünmek için mi HDP’ye oy verdi? Hayır. Batıya, Türk halkına kardeşlik gereği elini uzatmak için HDP’ye oy verdi. HDP’ye verilen her oy, ‘biz birlikte yaşamak istiyoruz, ama özgürce, ama eşitçe, ama onurlu bir yaşam istiyoruz’ diyenlerin oyuydu.”

AKP eleştirisi, özerklik nedir, ne değildir Varto’da uzun uzun anlatmışım. Daha önce bunları savunduğumu, Varto’ya her gelişimde bunları ifade ettiğimi belirtmişim.

“Bizler bu zor günleri atlatacağız. Bu fırtınalı günleri atlatacağız. Hep birlikte barış sesini haykırsak, herkes sesimizi duymak zorunda kalacak. Ankara da duyacak. Kandil de duyacak. Biz barış istiyoruz. Ateşkes olmalı, söz siyasete bırakılmalı. Siyasetle bütün sorunları çözebileceğimizi herkese göstermek zorundayız.”

İhlas Haber Ajansı’ndan ilgili kısmı aktarıyorum: “En acil ihtiyacımız olan barışa susamış bir halkın barış duygularını, barış özlemlerini bir kez daha bütün dünyaya ilan etmek için yola çıktık. Bugün bir kez daha Varto’dan haykırmak istiyoruz. Savaşta, katliamda geleceğini görenlerden olmayacağız. Siz, sizler (hükümeti kastediyorum) bu topraklara savaşı, ölümü dayatarak yıllarca kendi iktidarınızı kurtarmayı hesaplayabilirsiniz. En çok silaha sarılan iktidarlar, en hızlı koltuktan düşen iktidarlar oldu. Ama kim ki daha fazla savaşa, silaha sarılırsa, onlar her halükarda kaybedecek, savaşı yükseltenler kaybedecek.” Geçmiş tarihlerden de örnekler vererek barışın kıymetini anlatmışım. Devam etmişim:

“Siz bize niye oy verdiniz? (miting alanında toplanmış kalabalığa söylüyorum). Halkın sorunlarının demokratik siyasetle çözülmesi için oy verdiniz. Sorunlarımızı demokratik siyasetle çözün talimatı, emridir bizim için. Şimdi biz bu emri yerine getirmek için, sizin verdiğiniz talimatları yerine getirmek için yollardayız. AKP Hükümeti çılgın olabilir, çıldırmış olabilir. Fakat bizler Kürt gençlerine asla savaşı, şiddeti önermiyoruz. Silaha gerek yok. Seçtiğiniz vekiller olarak en önde biz olacağız. Varto halkı bundan emin olsun. HDP asla şiddetten, silahtan, Kürt gençlerinin kanı ve canı üzerinden asla bir çözüm önermedi, önermiyoruz. Yıl 2015, bütün dünyada sesimizi duyuracak gücümüz var. AKP ne kadar çılgınlaşırsa çılgınlaşsın, onu durdurabilecek bir halk gücümüz var. Çatışmanın hiçbir türlüsü kabul edilemez, ölümün hiçbir türlüsünü içimize sindiremiyoruz. Askerin, polisin, gerillanın farkı yok. Hiçbirini içimize sindiremiyoruz. Bu ölümleri durdurmak zorundayız.”

Varto’da hendek, barikat çalışmaları yeni başlamış, yaptığım konuşma, yanımda milletvekilleri, yönetici arkadaşlarım var.

Başkale’de yine 15 Eylül, Varto’dan Başkale’ye geçmiştim. Varto da ilk hendek, barikatların kazıldığı yer, çatışmalar çıkmamıştı, operasyon yapılmamıştı. Sokağa çıkma yasakları da ilan edilmemişti. Fakat gelen bilgiler, duyumlar, bize gelen raporlar doğrultusunda, biz hendek, barikatları kapattırabilir miyiz, bu gezi ne kadar buna etkili olur, bizim gezimiz sonrası il-ilçe teşkilatlarımız bu çabayı yoğunlaştırırsa sonuç alabilir miyiz, halkın da beklentileri doğrultusunda bu gezileri gerçekleştirdik.

Halkın çoğunluğu ne istiyorsa onu yapmazsak ahlaksızlık yapmış olurduk

Çünkü şuna inandık, avukatlık bir vekalettir, milletvekilliği de öyledir. Vekaletini aldığınız müvekkilinizin çıkarları, iradesi, beklentisi neyse onu vekil olarak uygulamak zorundasınız. Onun hilafına bir iş yaptığınızda, bu iradeye ihanet etmiş olursunuz. Vekalet ilişkisini kötüye kullanmış olursunuz. Bir avukat için de geçerlidir. Milletvekili için de geçerlidir.

Bizim bu ilçelerde evet, halk öfkelenmiş, hendek, barikat oluşturmuş, fakat haklı olarak ekseriyetle bizden istenen şey, vekillerimiz olarak buna müdahale edin. Çatışmaya dönüşmeden müdahale edilsin, diyalogla vekillerimiz devreye girsin. Özellikle Eş Genel Başkan olarak da bana yoğun bir talep vardı. Biz bu vekalet ilişkisinin gereği olarak, halkın çoğunluğu ne istiyorsa onu yapmazsak ahlaksızlık yapmış olurduk. Vekalet ilişkimizin gereğini yaptık. Kişi olarak da inandım. Halkın büyük bir kısmı da bizden bunu beklediği için ilçe ilçe dolaşarak bütün bu hendek, barikat meselesinde diyalogla çözüp, Cizre ve Lice’de olduğu gibi yapabilir miyiz arayışı içindeydik. Ama daha kapsamlı mitinglerle bölge gezisi şeklinde yapmaya gayret ettik.

Başkale’de de uzun uzun özerkliği anlatmışım. Biz bunu İstanbul için, Kayseri, Trabzon, Antalya için savunuyoruz, Başkale için de savunuyoruz demişim. Özerklik nedir? Burada 10 yıl boyunca özerklikle ilgili ne söylemişsem, bütün bu ilçelerde uzun uzun tekrar anlatmışım. Parti Programımızı anlatmışım, bu konudaki çabalarımızı anlatmışım. Ve biz, siyaseten bunu [demokratik özerkliği] savunmak istiyoruz. Bu, bizim siyasi partimizin siyasi programıdır. Silahla, hendekle, barikatla olmaz demişim.

“Bu topraklar, bu dağlar, bu ovalar o kadar çok kan gördü ki, tarih boyunca o kadar çok kanla sulandı ki, yeter artık. Gençlerimiz ölmesin. Askere de, polise de, gerillaya da yazıktır. Sivile de yazıktır.

Bebekler ölüyor, bebekler. Bebekler yaşamını yitiriyor. Hepsi ana baba evladıdır, hepsine yazıktır. Sizler gönül gönüle, omuz omuza partimizle yek vücut oldunuz madem, biz de, parti olarak sizlere bu zorlu ve zahmetsiz günlerde yine el ele vererek bu zorluktan çıkalım diyoruz.”

Barışın önemini anlattık, ama basın yoluyla sesimizi duyuramadık, ambargo uygulandı

Barışın önemini uzun uzun anlatıyorum konuşmalarımda. Spontane konuştuğum için cümleler zaman zaman eksik olabiliyor. Ama mahkemeniz bunları gerçekten okursa çok önemli bunlar. Niye önemli? Tuhaftır, yani o dönem basın ambargosu bugünkü kadar yoğun değildi, ama bunları biz kendi arşivimizden güçlükle çıkardık. Basın vermedi bunları. Basın vermedi. Tabii buradan açık söyleyeyim, merkez Türk medyası vermedi ve ilginç bir şekilde Kürt medyası da vermedi. Sesimizi duyuramadık. O ilçeye duyurduk, ama Türkiye’nin geneline duyuramadık.

Burada bir ateş alevlenmek üzere, biz bir damla su taşımaya çalışıyoruz. Sırf HDP’ye basın ambargosu uygulamak ve hendek, barikat olaylarını HDP’ye mal etmek, 6-8 Ekim’de olduğu gibi özellikle bana mal etmek için bütün bu açıklamalarımı görmezden geldiler. Yani avukatlarım taraya taraya güçlükle buldular. Parti Genel Merkezi’ndeki basın arşivinden çıkardık bazılarını. Bazıları, İhlas Haber Ajansı, o ilçenin yerelde bulunan bir ajansı tarafından yayımlanmış sadece. Yerelde çıkan gazetede yayımlanmış. Yerel sitede yayımlanmış.

İşte Yüksekova’da aynı gün. Varto, Başkale, Yüksekova’ya geçmişim. Yüksekova’daki konuşmamda ilgili kısım. Yine özerkliği anlatmışım:

“Bölünmeyelim, parçalanmayalım. Aynı ülkede, aynı sınırlar içerisinde yaşayabiliriz dedik. İşte Halkların Demokratik Partisi, 3. yolun, gerçek, makul, akılcı yolun formülünün partisi olarak kuruldu. Kürtler, Türkler, Aleviler, Çerkesler, Sünniler, kadınlar, gençler, Ezidiler, Süryaniler yani Türkiye’de ne kadar farklı kesim varsa bir araya geldik. Kürt’ün gücüyle Türkiye’nin batısının gücünü birleştirerek özgür yaşam mümkündür dedik. Yani, bütün Türkiye içerisinde farklı kimlik, inanca sahip olanlar, herkes, az ya da çok, sayısı on bin de olsa 20 milyon da olsa fark etmez dedik. Onların hakkını anayasal güvenceye kavuşturacağız, Sünni Alevi ayrımı yapmadan; cami, kilise, cemevi ayrımı yapmadan, herkes özgürce ibadetini yapacak, hepsinin hakkını anayasal güvenceye alacağız dedik. 7 Haziran’da biz bu anlayışla yokla çıktık, sizden oy aldık.”

Yüksekova’da hendek, barikat kazılmış, benim Yüksekova Meydanı’nda on binlerce insana yaptığım konuşmadan alıntı yapıyorum:

“Türkiye toplumunun bunu iyi bilmesi, anlaması lazım. Asker, polis annelerinin bunu iyi bilmesi lazım. Halkımız ölümden, kandan, gözyaşından yana değil. Burada, Gever’de görev yapan askerin, polisin ölümünden yana değil kimse. Burada bu kadar polise, jandarmaya, özel harekatçıya gerek yok. Buraya bu kadar masraf yapıp bu insanları - canlarını da tehlikeye atacak şekilde – göndereceğinize, gelin buraya okul yapalım, hastane yapalım, iş alanı yapalım, bu insanların işsizliğini çözelim. Savaş en nihayetinde, çirkinliklerin önünü açar. Bunları bitiremezsek, silahları susturamazsak toplumlar, halklar arası kırılma maalesef her geçen gün derinleşir, derinleşecektir. Burada da umut ediyorum en kısa zamanda, en azından Yüksekova için ve birçok yer için, normalleşme adına bir süreç başlatılabilir diye umut ediyoruz.”

Burada arkadaşlarımızın, Yüksekova ilçe teşkilatımızın, halkın ileri gelenlerinin bizden beklentileri diyaloga geçmemiz ve normalleşmeye dönülmesi, hendek, barikatların kaldırılması. Orada da çalışmamızı sürdürdük. Bir gün içerisinde iki veya üç yeri dolaşarak bu çalışmaları sürdürdük.

Diyadin’e de gittik. Diyadin’de de benzer bir gelişme vardı. Benzer mahiyetteki konuşmalardır, tekrar kısımlarını okumuyorum. Demokratik özerklik, çatışma ve şiddete karşı genel tutumumuz, barışla ilgili genel tutumumuz:

“Ne elde edeceksiniz? Yüz bin kişi daha ölse ne elde edeceksiniz? Sonuç, dönüp dolaşıp barış ve müzakere masasına gelmeyecek mi? O masa bir gün önce kurulsa belki bir insanımız kurtaracağız. Askerin, polisin, gerillanın anasının ve babasının eli yüreğindedir. Hepsi ana baba evladı, hepsi candır. Bütün bunlar için değer mi? Konuşarak, tartışarak, müzakere ederek çözmek varken silahta ısrar etmenin bir anlamı var mı? Kürtler binlerce yıldır bu toprakların gerçeğidir. 1071’de Alpaslan Malazgirt’e gelmeden önce de Kürtler burada vardı.”

Diyadin’de konuştuğum için, özellikle orada atıf yapıyorum:

“O zamanlar da Kürt beyliklerinden destek alınarak Anadolu'nun kapıları açıldı. Kürtlerle ittifak yaparak bu başarıldı. 1920'lerde Kurtuluş Savaşı'nda, Çanakkale'de, Antep'te, Adana'da kim beraber savaştı? Kim göğsünü düşmana karşı beraber siper etti? Kürtler de Türkler de vardı. Madem vatanı ortak vatan yaptık. Madem beraber mücadele ettik, madem bu vatanın her karış toprağında bizler kanımızı ortak döktük, o halde eşit yaşamanın kime nasıl bir zararı olabilir? Biz sizin iradenizi, emanetinizi layıkıyla korumak için, gençler ölmesin diye seçildik. Eğer birileri fedakarlık yapacaksa, birileri canından vazgeçecekse o gençler olmasın; biz hazırız.”

aksam.com.tr’nin haberidir, Demirtaş’tan Kürt gençlerine flaş çağrı şeklinde: “Demirtaş, asla silahtan medet ummadıklarını ve kimseye silah kullanın demediklerini savunarak, hiçbir gencin silaha, şiddete başvurmamasını istedi.”

Parti tarihimizin en kalabalık mitingleridir bunlar aynı zamanda. İnsanlar ilgi göstermiştir. Ne diyeceğimizi ilgiyle dinlemiş, alkışlamıştır. Demokratik siyasete güvenlerini insanlar bir kez daha dile getirmişleridir. Bize görev vermişlerdir. Seçimde ve miting meydanında bizi sorumlu tutmuşlardır. “Siz bizim seçilmişlerimizsiniz, sorunları siz çözmelisiniz.” Bu sözü vererek, o meydanlardan parti otobüsüyle ayrılarak, bu konuda ne yapabiliriz diye sürekli tartışma içinde olmuşuz.

Hendekler konusunda hükümet ne yapacağını bilemezken biz ikna etmeye çalıştık

Bu açıklamaların, 500 sayfa 17.700 küsur ek içinde bir tanesini bulamazsınız. Tamam, beni hendek kazmakla, barikat bilmem ne yapmakla suçlamıyor savcı ama, ben özerkliği 10 yıldır istikrarlı savundum. Hendek, barikat ilk ortaya çıktığında da, hükümet daha ne yapacağını bilemeden, ben ve partim bütün bu yerleri gezerek ikna etmeye çalıştık ve kamuoyuna açık çağrı yaptık. Kapalı toplantılarda, parti teşkilatlarımız da orada, ne yapılması gerektiğini tartıştık hızlı bir şekilde. İkna edilecek, kendiliğinden kapatılabiliyorsa kendiliğinden kapatılma yolu, çok da uzamadan, çünkü Türkiye yeni bir seçime gidiyor, 1 Kasım’da seçime gidiyor, yeni bir siyasi umut doğuyor, parti yönetimimizin tavrı, HDP Genel Merkezi’nin oybirliğiyle aldığı kararla, PM’de ve MYK’de yürüttüğümüz çalışmalardır.

Niye yok iddianamede? Niye eklerde yok? Eğer kasıt değilse, benim fikirlerimi tümden heyetin önüne sunalım, heyet takdir etsin, 9 tane konuşmamızı fezlekeye dönüştürmüş peş peşe, ama ben sadece 9 konuşma yapmamışım ki. 90 değil belki 200 konuşma yapmışım o aralıkta. Peki bu 9’u niye seçilmiş? Niye bunlar cımbızlanmış?

Daha sunacağım çok sayıda konuşmalarım birlikte değerlendirildiğinde, ne demek istediğim anlaşılıyor. Başka türlü anlayamazsınız. Savcılık bunu, özellikle fezlekeyi hazırlayan kolluk, bunun altına imza atan savcılık tamamıyla çarpıtmıştır. Tek tek her birini size burada detaylı izah edeceğim, ne yapmaya çalışılmış.

Direniş demişim, hendek, barikat direnişi olarak yazmış. Biz, sokağa çıkma yasağı kaldırılsın, hendek, barikat kaldırılsın diye bir direniş başlattık. Ve bunu o kadar çok yerde anlattım ki. Ben o günlerde, ‘biz direneceğiz’ dediğimde beni dinleyen halk anlıyor, ne demek istediğimi herkes biliyor çünkü. Neyi başlattığımızı biliyor. Çünkü daha Eylül’ün ortasında başlattık biz o süreci. Sokağa çıkma yasakları başlayınca da sürekli bir faaliyete dönüştürdük.

Sokağa çıkma yasakları başlayınca ikna şansımız kalmadı

Sokağa çıkma yasakları sırasında ağır hak ihlalleri yaşanıyor, insanlar ölüyor, diyalog kurmamız da imkansız hale geliyor. Kimseyi ikna etme şansınız yok, çünkü giremiyorsunuz.

Dolayısıyla her yerde kapsamlı sivil itaatsizlik başlattık ve biz bunun adına direniş dedik. Aslında açıklamanın kendisinde de böyle izah etmişim de, “Demirtaş’ın hendek, barikattaki terör faaliyetini direniş olarak adlandırdığı ve destekler mahiyette konuşmalar yaptığı…“ Bu şekilde çarpıtılmış.

Hendek, barikat var diye demokratik özerklikten niye vazgeçiyormuşum?

Her fezlekeyi ayrı ayrı savunmaya başladığımda, ona ilişkin savunmalarımı sunduğumda daha iyi anlaşılacak. Hükümetin o dönemde yapmaya çalıştığı şuydu. Bizden, özerklikten vazgeçmemizi istiyorlardı. “İşte özerklik budur. Bak, özerklik hendek, barikattır, siz de çıkıp bunu lanetleyeceksiniz.”

Biz özerkliği savunuyoruz, biz hendek, barikata karşıyız, durdurmaya çalışıyoruz. Ama hükümet 10-11 yıldır istikrarla savunduğumuz bir siyasi projeyi, bu gerekçeyle “çıkacaksın, lanetleyeceksin” diye siyasi baskı yapıyordu. Biz de kendimizi anlatmaya çalışıyorduk. Kusura bakmasınlar yani, hendek, barikat var diye yıllardır istikrarla savunduğum demokratik özerklikten niye vazgeçiyormuşum? Ben hendek, barikatı eleştiririm. Kendi partimin programından vazgeçmemi nasıl dayatırsınız bana?

Hükümetin yaptığı kurnazlık buydu. Basının, yandaş medyanın yaptığı kurnazlık buydu. Hendek, barikat eşittir özerklik, dolayısıyla HDP’nin özerklik projesi budur dediler. Biz de iki şey yaptık; birincisi özerkliği savunmaya devam ettik. Bu ortamda dahi savunacağız dedik. Partide karar aldık. Çünkü bize geri adım attırmaya çalışıyorlar.

AKP’ye ‘başkanlık sistemini savunma’ diye baskı yapılsa geri adım atar mı?

Birileri çıkıp AKP’ye ‘başkanlık sistemini savunma’ diye baskı yaptığında geri adım atar mı? Atmaması lazım inanıyorlarsa. Biz de atmayacağız dedik. Demokratik özerkliği savunmaya devam edeceğiz dedik. Ama hendek, barikata da karşı çıkmaya ve kapatmak için uğraşmaya devam edeceğiz.

Yapacağımız üçüncü şey de; siviller katlediliyor, ağır insan hakları ihlalleri yaşatılıyor, sivil yerleşim yerleri yakılıp yıkılıyor ve biz halkımıza, seçmenimize sahip çıkacağız. Hükümeti de bu ağır insanlık suçundan dolayı teşhir edeceğiz. Üstüne gideceğiz, sert eleştiriler yapacağız. Bu konuyu Parlamento dahil, uluslararası alanlarda dile getireceğiz, hükümeti de buradan, en azından geri adım atmaya zorlayacağız ki, hak ihlalleri yapmasın.

Cenazenin 8 gün ortada kalmasının hendekle, özerklikle ne alakası var?

Yüzlerce sivil katledildi, hepsi dosyalarda olduğu için tek tek burada okuyacağım, anlatacağım. Bebekler de katledildi. Yaşlı kadınlar da katledildi. Cenazeleri de günlerce, çürüyene kadar sokaklarda bekletildi. Cenazenin alınmasına izin verilmedi. Sokağa çıkma yasağı var denildi. Keskin nişancı kurşunuyla katledilmiş bir kadın 8 gün boyunca sokakta kaldı, cenazesi çürüdü toprakta. Damadı ikinci gün cenazeyi almak için evden çıktı, sokağa yürüdü, damadını vurdular, damadı da orada öldü. O cenaze de orada kaldı. Sekizinci gün, bizler Ankara’da girişimde bulunup Bakanlık, Başbakanlık, parlamento nezdinde kıyameti koparmamıza rağmen, cenaze sekizinci gün oradan alınabildi.

Bunun hendek, barikatla, özerkliği savunmakla, birilerinin eline silah almasıyla ne gibi bir alakası olabilir? Yaşlı. 76 yaşında bir kadın. Hepsini belgeleriyle ortaya koyacağım. Benim partim buna karşı nasıl sessiz kalabilir?

Silopi’de yaşandı bu. Bebekler öldürüldü. Ha, denilecek ki “oradaki teröristler de öldürmüş olabilir.” Olabilir. Oradaki eline silah almış insanlar da öldürmüş olabilir. Bu, oradaki cenazeye hakaret yapma hakkını mı verir hükümete? Bu benim susma, buna boyun eğme mecburiyetimi mi ortaya çıkarır? Ben buna katliam dedim, ben buna zulüm dedim diye hendek, barikatı mı savunmuş olurum?

O kadar acı şeyler yaşandı ki, hiçbirinizin bunlardan haberi yok

Açıklamalarımın tamamı bunlarla ilgilidir. Ve o kadar acı şeyler yaşandı ki… Hiçbirinizin bunlardan haberi olmadığından eminim, çünkü okuduğunuz gazetelerde ve izlediğiniz gazetelerde yoktu. Bizler ancak, tuttuğumuz arşivle bunları belgeledik. Hem ulusal mahkemelerde hem de uluslararası mahkemelerde bunun yargılaması devam ediyor.

AİHM tahmin ediyorum ki, yakın zamanda bununla ilgili çok ciddi bir karar verecek zaten. Karar ne yönde olacak göreceğiz, ama ağırlıklı ihlal kararı olacağından şüphem yok. İnsanlık suçu dediğimiz şeyler işlendi, insanlık suçu. Uzun uzun bunları anlatacağım, yeri geldiğinde hepsine değineceğim.

Sayın Başkan biz bunları konuşurken, anlatırken bu bana fezleke hazırlayan savcılar sadece 9 fezleke değil, Cumhurbaşkanı’na hakaret, güvenlik güçlerine hakaret, Başbakan’a hakaret, hükümete hakaret… Bunlarla ilgili çok sayıda dava asliye ceza mahkemelerinde devam ediyor. Mardin’de, Diyarbakır’da devam ediyor. Cizre’de yaşananlarla ilgili yaptığım konuşmalardan dolayı.

“Türk askeri, polisi sivil öldürmez” diyenler 15 Temmuz’a ne diyecek?

Ne dediler biliyor musunuz? “Siz orada devletin askerinin, polisinin sivil insan öldürdüğünü, katlettiğini söyleyemezsiniz, hakaret edemezsiniz. Teröristler sivilleri öldürüyor, güvenlik güçlerimizin üstüne atıyorsunuz. Türk askeri, polisi sivil öldürmez.”

6-8 Ekim’de de bu söylenmişti, hendek, barikat döneminde de söylenmişti. 15 Temmuz için ne diyeceksiniz? Öldürenler Amerikan askeri miydi? Alman subayı mıydı? Sizin yargıladıklarınız acaba Fransız polisi mi?

Gerçekçi olalım. Bunlar Türk devlet yetkilerini kullandılar. Tamamı tutuklu, tamamı. Cizre komutanı, Sur, Silvan dahil olmak üzere, oradaki şehir operasyonlarını yöneten Adem Huduti dahil, Yüksekova komutanı, Nusaybin komutanı, Şırnak komutanı. Tek tek, isimleriyle birlikte, görevleriyle birlikte size anlatacağım. Hepsi darbeden tutuklu.

Bu ülkede hakim olduğunuza, insan olduğunuza utanacaksınız

Emniyet amirleri, hepsi açığa alınmış tutuklu. Aralarında kaymakamlar var, FETÖ’cü olarak tutuklu. Ve bunlar hendek, barikat bahanesiyle bizim sorunu diyalogla çözmemizi engellerken, içeride de bir vahşet, Bosna gibi bir katliam yapıyorlardı.

Abarttığımı düşünmeyin. Hepsini burada tek tek anlatacağım. Madem dava açıldı bana, madem ben hükümet yetkilileri ve devlet görevlileri demek suretiyle örgüt propagandası yapmışım, o halde anlatayım. Anlatmam lazım. Başka türlü içinden çıkamayız. Ne vahşetler yaşandığını göreceksiniz. Bu ülkede hakim olduğunuza utanacaksınız. İnsan olduğunuza utanacaksınız.

Ben utandım. İnsanlık vicdanı, ahlakı taşıyan herkes utanır. Ben utandım. Aylarca uyuyamadığımı hatırlıyorum. Neler yaşandı, biz anlatamadık. Dile getirilemez şeyler yaşandı. İnsanların namuslarıyla, onurlarıyla… Yeri geldiğinde anlatayım. Belgeleriyle, bilgileriyle anlatayım.

Şunu da demişim mesela. Cumhuriyet gazetesindeki açıklamam: “Devlet operasyon yapabilir. Sivil yerleşim yerlerini bu şekilde yıkmak savaş suçudur. Devlet, elinde silah bulunana karşı hukuk çerçevesinde operasyon yapabilir. Ama sivilleri katledemez, sivil yerleşim yerlerini yıkamaz.”

İddianamede bu açıklamayı bulamazsınız mesela. Devletin güvenlik güçlerini katil ilan ettiğim, bu şekilde örgütün propagandasını yaptığım, hendek, barikattakileri savunduğum, bunların hepsi. FETÖ bunu yaptı da, bu dönemin savcıları bunları nasıl yaptılar? Halen görevdeler. Vicdanları bunu nasıl kaldırıyor? Cizre’de görevdeydi bu savcılar. Diyarbakır’da görevdeydiler. Onlar da duydular, onlar da gördüler. Siz duymadınız, gazete ve televizyonlar aktarmıyordu çünkü. İzleyemiyordunuz. Ama orada yaşayan gördü bunu. Neler yaşandığını kulaklarıyla duydu.

Benim Diyarbakır’daki evim Sur’a 10 km uzaklıktadır neredeyse. Aylarca çocuklarım, eşim, evde bulunduğum dönemde ben, uyuyamadık. Tank atışlarının seslerinden. Doğup büyüdüğüm evler, mahalleler yıkılırken, her gün oradan bir çocuğun cenazesi, bir sivilin cenazesi, mahalleden bir yaşlının cenazesi çıkarken herhalde bir tek ben görmüyordum. Bana bu soruşturmayı açan savcı da görüyordu. Bunu nasıl yaptılar, anlayamıyorum.

Bizi bu şekilde suçlarken, birkaç ay sonra ülkede darbe yapacak olan bu katillerin orada insanlarımızı katledişlerini nasıl izlediler, inanamıyorum; bir hukukçu olarak inanamıyorum.

Cemaatçi, FETÖ’cü şucu bucu yaptı da, bu savcılar nasıl yaptı anlamıyorum. Ve bir de yasa çıkardılar parlamentodan. Çünkü kendilerini güvenceye almak istediler. Dediler ki, biz sivil yerleşim yerlerinde operasyon yapıyoruz, sivil kayıplar olabilir. Sivil yerleşim birimleri yıkılabilir. Yarın bir gün bizi bundan sorumlu tutabilirsiniz. Cumhurbaşkanı’nın talimatıyla, AKP Hükümeti bunlara özel dokunulmazlık yasası çıkardı, şehir operasyonları devam ederken. Orada ortaya çıkabilecek hiçbir idari sorumluluk güvenlik güçlerine atfedilemez diye. Bu nedenle yargılayamazsınız onları artık.

Parlamentoyu bombalayan Kürtleri mi, sivilleri mi öldüremeyecek

15 Temmuz’da parlamentoyu bombaladığına inanıyorsunuz, ama hendek, barikat olaylarında Cizreli 76 yaşındaki bir Kürt kadınını öldürmüş olmaları ihtimali kabul görmüyor. Bu nasıl bir anlayıştır ya?

Bu adamlar parlamentoyu bombalayabiliyor, Kızılay’a bomba bırakabiliyor da, herkesin gözlerinin uzağında, sokağa çıkma yasağının olduğu, hiç kimsenin orada ne olup bittiğini bilmediği bir yerde, Kürtleri mi öldüremeyecekler yani. Hiç mi ihtimal yoktu? Tek biriyle ilgili soruşturma yoktur. Yüzlerce sivil katledildi, yüzlerce. Yakıldı. Diri diri yakıldı. Kayıtlarıyla size dinleteceğim burada.

Umarım kabul edersiniz, burada ses kaydını dinletiriz. Çünkü telefonun bir ucunda bodrumda “Şu anda ateş ediyorlar, çıkamıyoruz” diyen DBP Parti Meclisi üyesinin sesi var, yanmış cenazesi tanınmadığı için, ailesi tarafından aylar sonra DNA ile tespit edilebilen kişinin sesi var. Telefonun bu ucunda bir milletvekilimiz, bir ucunda Bakan var. Yine de onu o bodrumdan çıkaramadık. Diri diri yaktılar. Telefondaki çığlıkları kayıtlıdır. Herhalde onları, burada herkesin huzurunda dinletemem sizlere, sunacağım, sizler dinlersiniz.

15 Temmuzu yapanlar, niye Şırnak’ta, Silopi’de tek bir hukuk ihlali yapmamış olsunlar

Bunları yaptılar. Niye yapmasınlar? Bu ülkeye 15 Temmuz’da bunu yapanlar, niye Şırnak’ta, Silopi’de tek bir hukuk ihlali yapmamış olsunlar? Tek bir tane. İhtimal midir? Hiçbiri yargılanmıyor. Kim yargılanıyor? Bunları ortaya çıkaran, teşhir eden, üstüne giden, yapmayın diyen, katilsiniz diyen yargılanıyor. Ama katilin kendisi, 15 Temmuz olmasa şu anda madalyası göğsünde kahraman komutan, Cizre-Nusaybin operasyonlarının kahraman komutanı diye madalyayla dolaşıyor olurlardı. Muhtemelen Saray’da kendilerine madalya takdim edilmiş olurdu. Ki bir kısmına, isim verilerek de teşekkür edildi o dönemde. Adem Huduti başta olmak üzere.

O katillere teşekkür edilirken biz kahrolduk

Biz kahrolduk. Kusura bakmasın kimse, kahrolduk. O katillere teşekkür edilirken, kahrolduk. Devletin hukuku vardır. Biri eline silah alır, devlet hukuk içinde hareket ettiği için devlettir, o kişi hukuk içinde hareket etmediği için yasa dışı örgüttür. Ona müdahale ederken, kanunun sana verdiği yetkiler çerçevesinde müdahale edersin. Biz bunu söyledik, bunu savunduk. Bizi dinlemiyorsanız, diyalogla çözemiyorsak, izin veriyorsanız sivilleri böyle katletmeyin. Ve onlara açık açık teşekkür edildi bu ülkede, o katillere.

15 Temmuz’da ortaya çıktı. Halen inanmıyorlar, insanlar halen Cizre’de bunların sivilleri katlettiğine inanmıyorlar. Çünkü Türkiye toplumu Cizre’de ne oldu, ne bitti bilemedi. Biz bildik. Sadece biz bildik. İnsanlığımızdan utandık.

Ama bunlar ortaya çıkacak. Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taşıdık, Birleşmiş Milletler’e de taşıdık. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de taşıdık. Tamamı da kaydedildi. Avukatlarımız hepsini belgeledi. Otopsi raporlarından kimyasal incelemeye kadar. Tanık beyanlarından video görüntülerine, fotoğraflara kadar. Hepsi belgelendi.

Bunların bir kısmını da sizlere yeri geldiğinde anlatmaya çalışacağım.

Genelkurmay Çatı Davası iddianamesine bakın

Öğleden önceki duruşmada demokratik özerkliğin partimiz açısından, şahsen de siyasi düşüncem açısından ne anlama geldiğini anlatmaya çalıştım. Akabinde bazı ilçelerde hendek ve barikatlar ortaya çıkınca parti olarak benim başkanlığımda bir heyetle çok sayıda ilçeye yaptığımız ziyaretlerde ve mitinglerdeki konuşmalarımı hatırlattım. Ve o dönemde özellikle ortaya çıkan ağır hak ihlallerinin ört bas edildiğini, hatta bir kanun çıkararak bu kişilere, yani sivil katliam yapan, işkence yapan, insanlık onuruna aykırı muamelede bulunan güvenlik görevlilerine muafiyet sağlandığını hatırlattım.

Şimdi avukatlarım talep kısmında da belirtecekler. Yanılmıyorsam, Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde de devam eden bir darbe davasında, Genelkurmay Çatı Davası’ndaki iddianamede şu şekilde iddialar ve ithamlar var yargılanan sanıklarla ilgili. Özellikle hendek, barikat döneminde şiddetin artması, yıkımın artması, halk tepkisinin artması için o bölgede görev yapan sanıkların özel gayret sarf ettikleri. Bu şekilde ülkede bir siyasi irade ve idare boşluğu görüntüsü oluşturmaya çalıştıkları, ordunun inisiyatifi ele geçirdiği izlenimini yaratmaya çalıştıkları, hukuku ve hukukun gerektirdiği yetkileri aşarak, aşırı güç kullanarak, aşırı güç kullanma sureti ile sivil yerleşim yerlerini tümden yıkmak sureti ile ülkeyi darbe koşulları ortamına hazırladıkları suçlaması var. 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde Genelkurmay Çatı Davası.

İddianameyi okumadım. Avukat arkadaşlar bilgi olarak aktarıyorlar. Belki talepler kısmında avukat arkadaşlarım ifade ederler. Mahkemeniz belki de hakimdir. İddianameden bilgi sahibidir. Ama istenirse ve orada incelenirse, belki orada bu kişilerin gerçek amacının ne olduğu veya bir taşla kaç kuş vurmuş olduklarını, tabiri caiz ise, daha iyi anlamış oluruz. Çünkü o dönemde bakın parlamentoda, Genel Kurul kürsüsünde konuşma yapan arkadaşlarımın konuşmaları var. Onları da getirteceğim, mahkemeye sonraki celselerde sunacağım.

Arkadaşlarım şunu söylüyor. Genel Kurul kürsüsünde konuşuyorlar. Diyorlar ki, örneğin İdris Baluken’nin konuşması var:

“Şu anda Cizre’de, Diyarbakır Sur’da sokağa çıkan tanklar, yarın bir gün İstanbul’da sokağa çıkar. Eğer siz oraya o kadar inisiyatif tanırsanız, gereksiz yere, iç harekatta yurttaşa karşı tank kullanılmasını bu kadar rahat bir şekilde desteklerseniz ve bunlara da korunacağı şekilde, her türlü suçtan muaf olacakları şeklinde bir yasa çıkarırsanız, ülkeyi ordu vesayeti ile darbe koşullarına götürürsünüz.” Tutanaklar yine yerinde. Meclis tutanaklarına bakacağız.

(AKP sıralarından sataşmalar) “Sen önce terörün hesabını ver. Sen önce hendek, barikatın hesabını ver. Sen ordumuza laf etme askerimize, polisimize. Sen kimsin?” (Sataşmalar devam ediyor).

Dinlemek isteyen kimse yok ki karşımızda. Anlamak isteyen kimse yok ki. Şimdi biz bu hendek, barikat meselelerinde, olayları vakaları, internet sitelerinden, sosyal medyadan okumadık. Bizatihi, sokağa çıkma yasağı, giriş çıkış yasağı olduğu için hiç değilse ilçelerin sınırından, dışından bizatihi gidip gözlemlemeye çalıştık. Duyduk, oradaki insanlarla konuştuk. O yerelde bulunan sivil halk ile telefon görüşmeleri yaptık. Bunların bir kısmını da kayıt altına aldık. Delil olarak kullanılmak üzere.

Durum şuydu: Şimdi bir devlet, egemen bir devlet kendi sınırları içerisinde münhasıran silah taşıma yetkisine sahip tek kolluk gücünü oluşturma hakkına sahiptir. Bunun dışında herhangi bir silahlı grup yasa dışı olur, efendim çete olur, terör örgütü olur, mafya olur, kim olursa olsun hukuk çerçevesinde müdahale edilir. Yasalar bunun sınırını çizmiş. Polis kanununda var. İşte Jandarma kanununda, iç tüzüğünde var. Ha keza Kara Kuvvetleri eğer iç harekâtta kullanılacaksa, bunun şiddet kullanma, yani devlet şiddeti ve zoru kullanmasının sınırları var. Bu tümüyle şiddeti bertaraf etmeye uygun araç ve vasıtalarla, orantılı bir şekilde, mümkün olan en az yurttaşa veya işte silahlı mukavemette bulunan kişilere, şahıslara en az zarar verecek şekilde bertaraf edilmesidir. Hukuk çerçevesinde bu yapılmalıdır. Her vaka da ayrı ayrı incelenmelidir. Yetki sınırı aşılmış mı, silah kullanma sınırı aşılmış mı? Bunların incelenmesi lazım.

Kara Kuvvetleri'ne ait tank, paletli tank, bir tane de değil onlarca tank, Diyarbakır gibi 1 milyon 200 bin nüfuslu bir şehrin merkezinde 3 ay boyunca atış yaptı, paletli tank. Şimdi normal mantıkla bakan bir insan, parlamenter, bir hukukçu, bir gazeteci, yani Ankara’dan İstanbul’dan da baksa orada bir tuhaflık olduğunu düşünmesi lazım. Onlarca paletli tank bir büyük şehrin merkezinde 3 ay 4 ay nasıl her gün onlarca atış yaparak, top atışı yaparak nasıl bir operasyon yürütüyor? Acaba sınırları aşıyorlar mı? Sadece gerçekten tank atışıyla mı bu operasyon yürütülebilir, durdurulabilir? Yoksa burada bir yetki aşımı ya da orada başka bir niyet mi var?

6-8 Ekim olayları darbe koşulları oluşturmanın bir denemesiydi

Bizim gördüğümüz şuydu. Ordu, özellikle Kara Kuvvetleri sahaya inmemek için direndi. Neden? Yasa istiyoruz dedi. Önce kendilerini güvene almak istediler. Genelkurmay Başkanı’nın açıklamaları var. Biz sivil yerleşim yerlerine Kara Kuvvetlerini, işte tank, paletli tank gibi ağır zırhlı araçları sokarsak, sivil yerleşimde siviller zarar görebilir. Dolayısı ile biz bu riski almak istemiyoruz. Akabinde yasa çıkarıldı ve inisiyatif orduya geçti. Peki, ordu dediğimiz bir bütün müydü? Bütün olmadığı zaten ortaya çıktı.

İşte ülkede bir darbe mekaniği, darbe koşulları nasıl oluşturulur, 6-8 Ekim olayları bunun bir denemesiydi. Hendek, barikat olaylarında sorunun çözümüne gelince; orada bir sorun yok mu, var; egemen devletin işte hukukun ihlali yok mu, var. Düzeltilmesi lazım. Fakat bunun tek yolu paletli tank değil herhalde. Mesela bizim yapmaya çalıştığımız diyalog bir yöntemdir. İkna bir yöntemdir. Olmadı askeri operasyon, polis operasyonu hukuk çerçevesinde başka bir yöntemdir.

Ama nasıl bir hafta on gün içerisinde paletli tank aşamasına geçildi? Niyetleri gerçekten hendek, barikatı kapatmak mı? Oradaki silahlı grupları etkisiz hale getirmek mi? Yoksa Türkiye’de ordu şehirlere indi, şehirlerde tank var, siyasi inisiyatif zayıfladı, ordu inisiyatif aldı görüntüsünü oluşturmak mı? Bunun iyi hesap edilmesi gerekiyordu. O günlerde Meclis kürsüsünden arkadaşları bunu ifade ediyordu. Ben basın toplantıları ile bunu anlatmaya çalışıyordum. Ya bu kadar heves ile, heyecan ile Türkiye’nin önemli bir kısmı oradaki yıkımı nasıl destekleyebilir? Oradaki yıkıma karşı çıkmak hendek, barikatı desteklemek değildir ki. Hendek, barikatı hep birlikte eleştirelim ve çözüm bulalım. Oradaki insanlar bizim yurttaşlarımız, düşman değiller.

Vatandaş TCK’nın Ceza Muhakemeleri Kanunu’na göre yargılanır. Cenevre Savaş Sözleşmesi’ne göre yargılanmaz, düşman değil çünkü. Suçlu varsa, kanunu uygular, kanunun dışına kim çıkarsa, o da suç işlemiş olur.

Orada ağır suçlar işleniyordu o dönem. Cumhurbaşkanı, muhalefet partileri ve Başbakan Davutoğlu öylesine bir hararetle bunu savunuyorlardı ki: Taş üstünde taş omuz üstünde baş konulmasın. Yüksek binalar dahil olmak üzere uzaktan atışla hepsini yıkacağız, (Erdoğan’ın açıklaması.)

İşte yargılanıyorlar, suçlu olup olmadıklarını siz belirleyeceksiniz, ama ben şahsen Huduti Paşa olsaydım, bundan daha ballı bir açıklama düşünemezdim yani. Tam da Cumhurbaşkanı bana “vur kır, yasa da verdik sana kardeşim, taş üstünde taş koyma; Nusaybin’i mi yıkarsın, Cizre’yi mi, Sur’u mu... zaten senin artık’’ diyordu. Zaten bu adamlar sana karşı darbe planı içerisinde. Sen de kendi ağzınla, kendi isteğinle o adamlara “İstediğini yap kardeşim orada. Yak, yık’’ demişsin. Darbe planı herhalde 14 Temmuz’da ya da 13 Temmuz’da yapılmadı, yarın biliyorsunuz ortaya çıkacaktır, ama bütün bunlar onların safhalarıydı, bir taşla birçok kuş.

Ordu yeniden inisiyatif aldı

İşte sonuna kadar nefret ettikleri HDP’yi yok etmek, özellikle HDP’ye sempati duyan, oy veren Kürtleri yok etmek Cemaat’in elde etmek istediği bir sonuçtu veya darbecilerin diyelim. Bu yönüyle hükümete sanki destek oluyormuş, terörle mücadele ediyormuş görüntüsü altında hükümetin altını boşaltmak, kuyusunu kazmak başka bir sonucu, işte son yıllarda ordunun sivil siyaset karşısında gücünü yitirdiği, inisiyatifini kaybettiği ve yeniden toparlanma, sivil siyasete karşı güç elde etmek istediği tartışmalarının olduğu günlerde, yeniden ordunun inisiyatif aldığı günlerin görüntüsünü oluşturdu.

Hükümetin kendilerine güveneceği, Cumhurbaşkanı’nın kendilerine güveneceği, yüzde yüz güven duyacağı bir izlenim yaratmak, “Çünkü sen ‘vur’ diyorsun, biz öldürüyoruz. Bu kadar bağlıyız sana.’’ Hiç bir şüphe duymayacak şekilde hükümete ve Cumhurbaşkanı’na bağlılık operasyonları yapmak bu. Evet çok sayıda güvenlik görevlisi orada maalesef yaşamını yitirdi, çok sayıda kendine YPS ismini veren gençler, silah almış eline, hendek, barikat kazmış, yaşamını yitirdi. Sivil yurttaşlar, olaylarla hiçbir bağlantısı olmayan, o mahallede yaşayan, bebeğinden yetmiş altı yaşına kadar yaşamını yitirdi. Onlar acı faturalar, acı sonuçlar, bu insanları geri getiremeyeceğiz. Hepsi de bizim yurttaşlarımız.

Düşüncesi, eylemi suç olur, başka bir konu, ama öldüler, birbirini öldürdüler, siviller öldü vs.

Bütün bunlardan sonra aklı başında bir devlet yönetimi iyi muhasebe yapmalıydı, 6-8 Ekim’de yapamadığını. Çünkü orada iyi muhasebe çıkaramadılar. Orada ortaya çıkan tabloyu iyi okumadılar. Dün de anlattım, ucuz bir politikayla “HDP’yi, Demirtaş’ı suçla, gitsin oradan, siyasi rant elde ederiz, kim yapmışsa yapmıştır canı cehenneme” deyip kapattılar. Ama altında bunların olduğundan hiç şüphemiz yok. Artık hendek, barikat meselesinde de böyle yaptılar, büyük bir zafer havası yarattılar, insan kendi yurttaşına karşı zafer kazanır mı? Diyarbakır/Sur halen iki üç mahallesi kapalı, giriş çıkışlar yasak halen, öyle yıkılmış, ancak uçakla inişlerde görebiliyoruz.

Doğup büyüdüğüm mahalle yok, devasa boş bir alan dozer, greyderlerle temizlenmiş, bildiğimiz o tarihi Sur içi uçaktan gördüğünüzde bomboş, çöl gibi. Cizre’nin birkaç mahallesi aynen bu şekilde. Nusaybin’in büyük üç dört mahallesi bu şekilde dümdüz. Yüksekova’nın iki mahallesi… Bizzat gidip gördüm, aynen bu şekilde dümdüz... Peki yani bunu yaparken, bu insanlar, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olan Kürtler zaten çözüm süreci bittiği için sıkıntılı günler yaşarken, hendek, barikat gerekçesiyle bunların evini başına yıkıyorsun, yaşadığı yerleşim yerini, işyerini evindeki eşyalarıyla birlikte havaya uçuruyorsun, bunun devletle olan aidiyet bağının acaba yeterince kopmadığını düşündüğün için, daha fazla kopsun diye mi yapıyorsun, sorulması lazım.

Öylesine büyük kırılmalar yaşandı ki, Mecliste yaptığım konuşmaları burada uzun uzun okumayacağım. Ben 44-45 yaşına geldim, bütün gençlik yıllarım sıkıyönetim ve OHAL dönemi ile geçti. 2002’ye kadar, 2002’de kaldırıldı. Birçok duygu kırılmasının yaşandığı anlara tanık oldum siyasi hayatımda da, ama o dönem yaşanan kadar siyasi kırılmayı hiçbir zaman görmedim.

Kürtlerin duygu kırılması

Biz bu devletin gerçekten yurttaşı mıyız? Bizim yurttaşı olduğumuz, vergi verdiğimiz devlet günü geldiğinde bize bunu yapacak ve kimse hesap sormayacak mı? Ben 6 milyon oy almış bir partinin Genel Başkanı’ydım ve her yerde teşkilatımız vardı; şahsen de gittiğim yerlerde insanlar yakama yapışıp bunu soruyorlardı. Niye bunun hesabını sormuyorsunuz? Tamam biz devleti eleştiriyoruz, hükümeti eleştiriyoruz, daha doğrusu politikalarına karşıyız, fakat düşman değiliz, bize bugün bunu yapan yarın ne yapacak?

“Siz nasıl barış diyeceksiniz?” bana sordukları soruydu. Nasıl barışı savunacaksınız? Barış demenizi istemiyoruz. Aynen bu şekilde cümleler ediliyordu. Yani duygu kırılması hesaplanan bir şeydi. Elde edilmek istenen sonuçlardan biriydi. Dedim ya; bir taşla birçok kuş vurulabilecek bir şekilde operasyon planlandı, hani hendek, barikatı kazanlar bunu öngördüler mi veya bütün olayların bu kadar büyüyeceğini öngördüler mi, bilemem.

Hiç biriyle ne diyalogumuz olabildi, ne de sonlanması için şahsen ben girişimde bulunabildim. Başka arkadaşlarımı görevlendirdim, girişimde bulundular. Bazı yerlerde çözdüler, onu anlatacağım, ama neticede Türkiye Cumhuriyeti Devleti Anayasa’da bir hukuk devleti olarak belirlenmiş. Devlet aylarca hukuku askıya aldı. İnsancıl hukuk dediğimiz hukuku askıya aldı, insan hakları ilkelerini askıya aldı, Anayasa ve TCK’da suç olarak tanımlanan bütün hak ihlalleri dediğimiz kuralları askıya aldı, herkesin gözünün önünde gerçekleşti. Hala da toparlandığını düşünmüyorum.

Ben bir buçuk yıldır Edirne’de bir hücredeyim, ama çok sayıda mektup da alıyorum, takip etmeye çalışıyorum. Birçok şey halen toparlanmış değil, duygu kırılması… Yani şöyle anlaşılmasın; insanların tamamı hendek, barikata destek bekliyordu, orada operasyon yaptın, duygu kırılması. Hayır, insanlar hendek, barikatı da eleştiriyordu. Aynı duygu kırılmasını yaşayanlar onun da kapanmasını istiyorlardı, ama bunu da hak etmedik diyorlardı. Başımıza bunun gelmesini hak etmedik diyorlardı.

Bununla ilgili bütün bu hendek, barikat sürecinde arkadaşlarım, bizler, operasyonlar devam ederken parlamentoda araştırma önergeleri, soru önergeleri verdik, konuşmalar ve görüşmelerle bunları durdurmaya çalıştık. “Burada bir felaket var, siz farkında değil misiniz ne olduğunun veya ne olacağının” dedik. Hiçbir uyarımızı dikkate almadılar. Yaptığımız konuşmaların tamamı da fezleke olarak arkadaşlarıma ve bana geri döndü. Ve biz bunlardan yargılanıyoruz. 9-10 tane fezleke sadece bu açıklamalarım ile ilgilidir.

Dertleri 7 Haziran’da kaybettikleri iktidarı geri almaktı

Bizi şu pozisyona sokmaya çalıştılar; tabanımızla karşı karşıya getirmeye çalıştılar, kendisine oy vermiş insanların evi yıkılırken veya top atışlarıyla iş yerleri yaşam alanları yıkılırken sahip çıkamayan parti pozisyonuna sokmaya çalıştılar. Kendi tabanımız nezdinde bu şekilde karşı karşıya getirmeye çalıştılar. Demokratik özerklik projesini inkar eden, kendi siyasi programına sahip çıkamayan parti pozisyonuna getirmeye çalıştılar, hendek, barikatın sorumlusu parti pozisyonuna getirmeye çalıştılar.

Bütün bu olup bitenlerden elde etmek istedikleri siyasi sonuç en nihayetinde 1 Kasım seçimlerinde hızlı ve etkili bir sonuç almak, 7 Haziran’da kaybettikleri iktidarı yeniden elde etmek, sonrasında da yaratılan şiddet, korku ortamı üzerinden de iktidarını sağlama bağlamak. İktidar bunun peşindeydi. Halka ne oluyor, kim kuyusunu kazıyor? Ne bunu düşünecek haldeydiler, ne de ülkede olup bitenleri okuyabilecek siyasi yetenekleri ve basiretleri vardı.

Açıklamalarda sıkça geçeceği için göreceksiniz, ama 28 Aralık 2015 tarihli El Cezire internet sitesinin bir kısmında röportajı yapan gazeteci soruyor: ‘‘Direnişi büyüteceğiz açıklamanız ve birkaç gün önce de söylediğiniz barikatların arkasındakilerin ellerinde hafif silahlar var sözleri şiddeti meşrulaştırdığınız gerekçesiyle eleştiri konusu oldu, ne demek istediniz?’’

Ben de bu röportajda şunu demişim. Her iki cümle de böyle bağlamından ayrı düşünülürse, tabii ki başka anlamlara gelir. Birincisinde, halk ne kadar barışa sahip çıkarsa şiddeti o kadar hızlı durdururuz. Dolayısıyla biz bu savaş politikalarına karşı direnmeliyiz dedim. Direnişi büyütelim derken de sivil halk eylemleri, zılgıtlar, kim nasıl katılıyorsa diye bir çağrı yaptım, gidelim hepimiz barikatların arkasında savaşalım anlamında bir direniş çağrısı yapmadım, kimse de böyle anlamadı. Bu, savaşa karşı bir direnişi büyütme çağrısıydı, hala da ısrarcıyım, tekrarlıyorum demişim.

Fezlekelerin birçoğunda bu kullanıldığı için, yeri geldiğinde tekrar açıklayacağım, ama bir şey de ifade etmişim, bu barikatların arkasındakilerin ellerinde hafif silahlar var. Bir soru soruldu bana ve dendi ki, siz oradaki yıkımlardan güvelik görevlilerini sorumlu tutuyorsunuz, ben de dedim ki paletli tank, daha ağır silahlar kullanan güvenlik güçleri, barikatların arkasındakilerin ellerinde de hafif silahlar var, tank- mank yok, dolayısıyla tank atışıyla yıkılabilecek o yüksek binalar, büyük cami kubbeleri gibi yerler nasıl oluyor da bu hafif silahlarla yıkılıyor? Demek ki, tank-top atışı yapılıyor, o yüzden. Onların elinde hafif silahlar var, onlar masumdur, onların silahı hafif silahtır, dolayısıyla normaldir anlamında bir açıklama değildi, bunu bile soruşturma konusu yaptılar. Şimdi insan ancak art niyetle veya ön yargı ile düşünürse bu şekilde sonuçlar çıkarabilir. Röportajda altını çizerek belirtmek zorunluluğu hissetmişim ki, ilgili fezlekeler geldiğinde ben detaylarıyla sizinle tekrar paylaşacağım.

Şimdi yine genel değerlendirmeme devam edeyim, çünkü her fezlekeye ilişkin ayrı ayrı uzun değerlendirme yapmayacağım, ki atıf yapayım bu savunmanın genel kısmına, sadece bu hendek, barikatla ilgili fezlekeler on tane çünkü.

Silvan hendekleri nasıl çözüldü?

Peki hendek, barikatlar kazıldığında şehir sokaklarında, mahallelerinde çatışmalar yaşandığında biz oturup izledik mi? İlk yaptığım şeyi söyledim; 12-13 ilçeyi gezip miting yaptık, kapatın, durun biz varız, dedik. Kimse silah kullanmasın diye gençlere çağrı yaptık, halk toplantılarıyla ikna etmeye çalıştık vs. olmadı.

Sokağa çıkma yasakları ilan edildi, bazı yerlerde sokak çatışmaları başladı, bazı yerlerde hızla yayıldı ve en nihayetinde o sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş yerlere ne kimse girebildi ne çıkabildi, orada olanlar orada kaldı, dışarıda olanlar dışarıda kaldı. Kiminde sokağa çıkma yasağı üç gün sürdü, kiminde dokuz gün. İlk etapta altı gün sokağa çıkma yasakları kaldırıldı, arkasından bir hafta on gün sonra kesintisiz üç ay, altı ay, beş aya varan kesintisiz sokağa çıkma yasakları ilan edildi. Biz bu süre zarfında, her fezlekede yine ayrıca değineceğim, ama şunları yaptık. Örneğin Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde de hendek, barikat kazılmıştı, nasıl çözdük orada peki? Silvan Kaymakamı, Diyarbakır Valisi, onların da milletvekillerimiz üzerinden talepte bulunmaları sonucunda bana bir yol açtı, dendi ki biz Silvan’da bir diyalog ortamı kurabilirsek, ikna edilmelerini istiyoruz; hay hay dedik, biz de bunun için çaba sarf ediyoruz.

Diyarbakır milletvekili arkadaşlarım Nimetullah Erdoğmuş, Altan Tan, hatırladığım o gün görevlendirdiğimiz arkadaşlar Diyarbakır Valisi ile, biz de Ankara’da Efkan Ala ile görüşme yaptık. Onlar Vali’yle, Silvan Kaymakamı ile görüşme yaptılar, sokağa çıkma yasağı olmasına rağmen ve giriş çıkış yasağı olmasına rağmen milletvekillerinin ilçe binamıza gitmesine izin verildi. Yöneticilerimiz çağırıldı, orada kendileriyle görüşüldü, ne yapabiliriz dendi, mahalledeki insanlara, hem sivil insanlara hem de elinde silah bulunduranlara nasıl ulaşılabilir ve Eşbaşkanımızın da bu konuda girişimleri var Ankara’da.

Biz burada çatışma olmadan hendek, barikatların kaldırılmasını, kendiliğinden sorunun çözülmesini istiyoruz. Diyarbakır milletvekilleriyiz, Silvan halkının da böyle talebi var biliyoruz. Parti ilçe teşkilatımız da bu konuda elinden gelen gayreti gösterdi. Böyle bir girişimde bulundular. Detayları ben tanıklar geldiğinde dinleteceğim, uzun uzun anlatsınlar size ne tür girişimde bulundular.

Silvan’da, yerelde yani, o Silvan İlçesi’nde operasyondan sorumlu askeri komutan, rütbesini hatırlamıyorum, bilmiyorum, tanıklarım detaylı anlatır size ama, onun da bu konuya sıcak bakması sonucunda diyalog kuruldu, mahalleler ve tümü benim bilgim dahilinde ve Ankara’dan da bizim koordine etmemizle kısa sürede bir uzlaşma sağlandı ve biz tamam hendek, barikatları kapatıyoruz dediler.

Güvenlik güçleri mahallelerden geri çekildi, akşama doğru veya ertesi gün tam hatırlamıyorum haber geldi, dediler ki, Silvan’da hendek, barikatlar kapatıldı. Televizyonda görüntüleri vardır. Güvenlik güçleri, tank vardı, çünkü ilk Silvan’a gelmişti, atış yapmadı bildiğim kadarıyla. Tanklar, askeri zırhlı araçlar Silvan’ın ana caddesinden tekrar Silvan çıkışına, kendi kışlalarına döndüler ve Silvan’da hendek, barikat kapatıldı. Çatışma olmadı, Silvan’da bir yıkım da olmadı, ciddi bir kayıp olmadı, küçük çatışmalar yaşanmıştı, kaç ölü yaralı var bilmiyorum, ama öyle büyük bir çatışmaya dönüşmemişti. Bir mahallede yanılmıyorsam bir çatışma yaşanmıştı. Böyle çözdük.

Sur’da çözümü kimler engelledi?

Biz aynı şeyi Sur için yapalım dedik. Dönemin Diyarbakır Valisi’ni tanık olarak isteteceğiz, mutlaka çağırmanız lazım, mutlaka. Sur Kaymakamı, Silvan Kaymakamı. Sur için de yapalım dedik. Bakın deneyelim, başarır mıyız başaramaz mıyız, fakat hani oranın milletvekilleri, Diyarbakır milletvekilleri mahallelere gönderebildikleri kişileri göndersinler, bir şekilde aracılarla haber ulaştırsınlar, bizim bu konudaki isteğimizi söylesinler, halkın beklentisini söylesinler.

İşte Diyarbakır Valisi, operasyonu yürüten komutan, güvenlik güçleri de bütün bu diyalog süreçlerinde önünü açacaksa, geri çekilecekse bunu da hemen kapatsınlar. Bu mesele şehir yıkılmadan, insanlar artık ölmeden diyelim ki, hendek, barikat meselesi Silvan’da olduğu gibi sonuçlandı. Diyarbakır’da da sonuçlandı diyelim, biz de en azından diğer ilçelerle ilgilenmeye başlayalım. Dönemin Diyarbakır Valisi, ismini hatırlayamadım bir türlü, çok özür diliyorum, Hüseyin Aksoy. Hüseyin beyin gayretleri oldu bu konuda. Yani Diyarbakır milletvekillerimiz onu tanıdı, kendisi de inisiyatif kullanmaya çalıştı. Fakat Sur’da, özellikle Sur’da ciddi bir güvenlik duvarı ile karşılaştı. İçişleri Bakanı dahi aşamadı.

Çünkü operasyonu yürüten komutan bizzat o, kendisiydi. En üst rütbeli komutan oydu. Hani Silvan’ı da öyle hızlı bir şekilde arkadaşlar büyük bir şeyle başardılar ki, herhalde müdahale edemedi diye düşünüyorum, yoksa onu da engellerdi. Fakat Sur’da asla buna izin vermeyiz dediler. Vali’nin kendisi ikna etmeye çalıştı. Diyarbakır Valisi kendisi, ben kendisi ile doğrudan görüşmedim, Nimetullah Erdoğmuş, Diyarbakır milletvekilimizdir, kendisi ile temas halindeydi sürekli.

Biraz kamuoyu yaratılsa, aslında belki sokağa çıkma yasağı kaldırılabilse, hani siz de tekrar temasa geçseniz vs. Sur da çözülse. Çünkü Sur da Diyarbakır’ın tarihi bir ilçesi, merkez bir ilçe, insanlar da bunu istiyor. Ben günlerce kamuoyu yaratabilmek için efendim yürüyüşler yaptım, çağrılar yaptım, açıklamalar yaptım. Bunların tamamı fezlekelerde de deniyor ki; hendek, barikata destek yürüyüşü. İşte Cuma namazı sonrası hem ben, hem Nimetullah Bey, kendisi emekli müftüdür aynı zamanda, Cuma namazını o kıldırdı, hem bir Cuma hutbesinde çağrı yaptı, ben de çıkışta otobüsün üstünde bir çağrı yaptım. O da fezlekeye dönüşmüş.

Çağrıların da tamamı, herkes bu ateşe bir damla su döksün, bu yangını söndürelim, barış içindir, işte sokağa çıkma yasağı kaldırılsın, ölümler durdurulsun diye uğraşıyoruz, halkımızı da bu konuda duyarlı olmaya davet ediyoruz. Başka bir etkinlikte de bir gün ve saat belirledik. Diyarbakır’ın her yerinden, yani artık 6-8 Ekim’de hani sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer misali, altını çize çize tek bir şiddet eylemi olmadan, tek bir provokasyona mahal vermeden, Diyarbakır’ın her yerinden Sur ilçemize doğru sokağa çıkma yasağının kaldırılması talebiyle yürüyüş yapılsın. Bu da ayrı bir fezlekedir.

Bunların tamamı biz diyalog kurabilelim, işte orada sokağa çıkma yasağının kaldırılması konusunda en azından güvenlik bürokrasisi ikna edilebilsin diyedir. Sanki sivil bürokrasi buna razı fakat güvenlik bürokrasisini aşamıyorlar. Hani biz de bir kamuoyu oluştursak, bunun önü açılacak gibi bir şey var. O dönemde Ticaret Sanayi Odası, Diyarbakır Barosu, İHD, Mazlum-Der gibi insan hakları örgütleri ve çok sayıda başka sivil toplum örgütleri girişimde bulunuyorlar. Hepsi sokağa çıkma yasağı kaldırılsın, biz de heyet gönderelim oraya, biz de diyalog kuralım diyor. Hani Sur yakılıp yıkılmasın, çünkü getirilen savaş araçları öylesine bir dizilmiş ki tüm ilçenin etrafına, her biri bir defa ateş yapsa şehir yıkılacak gibi duruyor. Ki üç ay boyunca ateş yaptılar ondan sonra. Çözemedik izin vermediler.

Efkan Ala: Orada anlaşılamayan bir şey var

Bakın Efkan Ala’nın kendisi aynen şunu söyledi. Tanıklarım dinlenecek, ki Efkan Ala dediğim gibi mutlaka gelmeli. Yani ben burada bilmem 150 yılla yargılanırken, o kendisi İçişleri Bakanı’yken, birlikte bu kadar görüşme yapmışız, uğraşmışız, çalışmışız. Tamam, kendisi sanık olmasın da tanık olsun.

Kendi beyanı şudur, Mecliste Darbe Komisyonu’na verdiği ifadede vardır. Diyor ki, milletvekilimiz Mithat Sancar’a yüz yüze ifadesinde de diyor ki, ‘ya hocam beni bile dinlemeyen kişiler var orada, Cizre’de, Sur’da. Kontrol altına almaya çalışıyoruz’ diyor. ‘Beni dinlemiyor adam’ diyor. ‘Şuraya diyorum ambulansla girecek, orada sivil yaralı var alacak, ambulansı sokamıyorum oraya. İçişleri Bakanı olarak bunu yapamıyorum’ diyor.

Meclis komisyonunda Mithat Sancar bizim adımıza komisyon üyesi olarak soruyor: 2011’de KCK operasyonları var, bugün herkes onların Cemaat’in operasyonu olduğunu söylüyor, ama siyasi sorumluluğunu hükümet üstlenmiştir. Biz arkasındayız, demişti. İkincisi, 7 Şubat 2012 MİT fezlekesi. En son, özellikle son birkaç yıldaki çatışmaların derinleşmesinde, Türkiye’de ortamın bu kadar kanlı ve acı verici bir hale gelmesinde, Cemaat’in, bu darbeci örgütlenmenin bu duruma gelmesi konusunda bilgileriniz nedir?

Basın huzurunda kendisine soruyor. Efkan Ala’nın cevabının ilgili kısmını okuyorum. Meclis tutanakları bunlar: Hocam, Lice’de şu kadar zamandır yol kazılmış. Neden onun tedbirini almıyoruz? Kiminle alacağım ben? Oradaki Jandarma komutanıyla, Jandarma komutanı bir aydır orada. Olmuş ve haber vermiyor. O işe göz yumuyor. Hem orada milleti zora sokmak için, hem bizi zora sokmak için. (Yanlış mı okudum, olmuş ama haber vermiyor.) Oysa 5 dakikalık iş, gittiği zaman, çağırdığı zaman, orayı hemen doldurabilecek. Bunu görevden alamıyorum.

Başka anlatımlarla birlikte gerisi teferruattı, vardı bazı şeyler. Uygulamadan kaynaklı bazı sıkıntılar vardı. Uyuşturucu ile ilgili sorunlar vardı, şunlar vardı, bunlar vardı. Ama asıl omurgasını önleyici tedbirler oluşturuyor, çünkü o gün de dikkat ederseniz, daha devam ediyordu… Mesela 17-25, 17- 25’te bitmedi. O ay, o gece bitmedi. Ama devlette görevli memur olarak ben bu politikaya karşıyım, eleştiriyorum, memurun kendisi bunu söylüyor. Böyle bir şey olabilir mi? Bir demokraside. Ama bunlar oldu işte, o zaman biz de onlarla mücadele ettik ve onların gereğini olabildiğince sistem içerisinde yerine getirdik ki, şu zorlukları elbette hükümet olarak kabul ediyoruz. Orada anlaşılmayan bir şey var, kabul ediyoruz demiş.

Hükümetlerin eksiği gediği olmaz mı? Tabii ki böyle, ama maksimumu yapmaya çalışıyorsunuz, sistemin ve müttefiklerinin gücü bazen o kadar fazla oluyor ki, yani sürekli engel teşkil ediyorlar.

Mithat Hoca soruyor bu noktada, eksik kaldı sayın bakan, bu son 1 yılda özellikle savaşı, çatışmayı körüklemek, gerilimi daha yükseltmek için özellikle... Efkan Ala: Onu söyleyeceğim hocam. Mithat Sancar: Bu 2. Ordu ve 7. Kolordu’daki operasyonları… Efkan Ala: Biz orada - sizler de durumu yakından izliyordunuz - kaç kez gereksiz birtakım, yani vatandaş aleyhine olabilecek, bizim politikalarımız aleyhine olabilecek terörle mücadele, ama onu terörle mücadele olmaktan çıkaracak girişimlerin önlenmesi için kaç kez bizim bizzat, yani hükümet olarak müdahil olduğumuzu siz de yakından biliyorsunuz. Bunlara ilişkin bunu yaşadık, yani bunlar yaşandı, bunlar yaşanmadı diyemeyiz, ama yaşandığını bildiğimiz her birine de o anda soruşturma açtık, yani bağımsız, gerçekleri doğru dürüst ortaya çıkarabilecek soruşturmalar açtık. Bir kısmı da kabul edelim ki, zaten bu 15 Temmuz darbesinden sonra ortaya çıkıyor.

İçişleri Bakanı’nı dinlemeyen memurlar

Yani, daha öncesinden de bir sürü şeye hiç müdahil olmamışlar. Yani olaylar olmuş, ama güvenlik güçleri müdahil olmamış. Efkan Ala'nın sözlerini aktarmaya devam ediyorum:

Yani, olabildiğince orada hükümeti de zora sokacak, bu politikalarını da zora sokacak, “İşte, bakın, çözüm süreci ne menem bir şeydir” dedirtecek şeyleri yapmışlar. Yani, biz o dönemde hiç kimsenin elinden oradaki yetkisini almadık ki, yani asayiş konusunda, terörle mücadele konusunda, o başka, bizim uygulayacağımız politika. Onu sabote etmek için orada yapmaları gereken görevi yapmayanların veya müdahale etmesi gerekirken etmeyenlerin bir kısmı tespit edildi, bir kısmı da belki ileride tespit edilecek, soruşturmalar açıldı, incelemeler de yapıldı. Böyle bir sorunun olduğu çok açık. Siyasi boyut; bizim elimizde böyle bir bilgi yok. Yani “Bu darbede darbecilerin elinde şunlar da siyasi kanadıdır, siyasi boyutudur” diye benim şahsen elime geçmiş bir bilgi yok. Teşekkür ediyorum. İlgili soruya cevabını vermiş bitirmiş.

Efkan Ala'nın Meclis Komisyonunda verdiği beyan. Fakat arkadaşlarımızla yüz yüze görüşmede çok daha açık ifade ediyor. Sırrı Süreyya Önder’e, Mithat Sancar hocamıza, yani diyordu Cizre’de dinlemiyor beni adam. Dinlemiyor diyor. Polis, askerden söz etmiyorum, jandarmadan söz etmiyorum, polis, Emniyet teşkilatının polis memuru, komiser bile değil, dinlemiyor diyor. Emir veriyorum, Vali’ye diyorum ki, ara şu sokaktan çıksınlar, orada bilmem yaralı var. Günlerce yaptıramadım diyor, Sur’da yaptıramadım diyor. Peki, İçişleri Bakanı bunun farkında, orada vahim bir durum olduğunu görüyor, izliyor, gözlüyor. Tabii ki siyasi sorumluluğunu kapatmaz, örtmez.

Kendisinin de, hükümetin de aslında hukuki sorumluluğu var. Yani peki, hiç değilse HDP’lilerin dokunulmazlığını kaldırırken, elinizi vicdanınıza koyarak oy verseydiniz ya.

Davutoğlu söylüyor, onlar gereğini yapıyordu

Biz bunları eleştirdik diye yargılanıyoruz. Eleştirilerimin tamamı neredeyse buna dair. Hükümetin emri ile yapılan hiç bir insan hakları ihlalini, zulmü ben sessizlikle onaylayarak geçiştiremezdim. Onurumu, haysiyetimi yitirirdim. İyi ki de yapmışım o insanların, katledilmesi o insanların o şekilde zulüm görmesini duyurmuşum. Başka türlü nasıl zulmü önleyebilirdik. Bu kadar yapabildik, ne kadar önleyebildiysek.

Durdurmak mümkün mü? Sivil siyasetçileriz. 12 km dağ, taş asfaltı kapatmıştı panzerlerle, dağ taş milletvekili arkadaşlarımla Cizre’ye yürüdüm ben. Duracak dedim bu operasyon, duracak dedim, sokağa çıkma yasağı kalkacak, biz gireceğiz ve ikna edeceğiz, kapattıracağız. Önümüzü kesiyor. İşte güvenlik güçleri kesiyor, araçla gitmeye çalışıyoruz, önümüzü kesiyor, en son işte yürüyerek dağdan, taştan yürüdük. Basında vardır o gün, çok çıktı, işte efendim Demirtaş kendini dağa taşa vurdu bilmem ne. Bir şey yapamıyorduk. Biliyoruz orada bir facia yaşanıyor, ama Türkiye sessiz sakin, hükümet destekliyor, medya kör, sağır. Bir biz varız, yani oranın seçilmiş vekilleri benim partimden, belediye başkanı benim partimden. Kamu otoriteleri izliyor, savcı bir şey yapmıyor. Kaymakam ya onaylıyor, ki bazı kaymakamlar tutuklu şu anda, vali önünü açmış, istediğinizi yapın diyor. Telsiz kayıtları var, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde bahsettiğim Cizre dosyasında telsiz kayıtları var. Avukat arkadaşlarımız o dosyayı takip ediyorlar ve AİHM Türkiye’den bütün bunların belgelerini istedi ve bakanlıktan bir tek belge gönderemediler. Savunma olarak tek bir belge gönderemediler. Ama avukat arkadaşlarımız belgeleri buldular, çıkardılar.

Orada yapılmış güvenlik güçleri arasındaki telsiz kayıtları, deşifre edilmiş çözüm tutanakları. Yereldeki dosyalardan bulup avukatlarımız AİHM’ye gönderdiler. Diyor ki; küfürlü konuşuyorlar tabii. Bu Cizrelilerin bilmiyorum bilmem neyini ne yapacağız, taş üstüne taş koymayacağız. Bir tane sağlam evlerini bırakmayacağız. Telsizle birbirleriyle konuşuyorlar yani. O kadar pervasız, o kadar rahat.

Cizrelilerin, yani teröristlerin falan değil. Başbakan Davutoğlu ne diyordu aynı o tarihlerde? Cizre’yi ev ev temizleyeceğiz. Ev ev temizleyeceğiz bakın. Yani Cizre’nin bütün evleri terörist evidir ve biz ev ev temizleyeceğiz. Ahmet Davutoğlu da bunu söylüyordu, oradakiler de bunun gereğini yapıyordu.

O yıkımların siyasi sorumlusu AKP, tetikçisi darbeciler, mağduru da halktır, bizleriz

Bugün sanık pozisyonundayız. Yargılandığım fezlekelerin içerik itibariyle, yani ifade özgürlüğü meselesini geçiyorum, zaten ifade özgürlüğü kapsamındadır da, sorumsuzluğu da geçiyorum, çünkü Mecliste de ben bu eleştirileri daha sert yapmışım, onları sunacağız daha sonra. Ben bir muhalefet partisinin lideriyim. Parlamentoda bulunmanın bana sağladığı iki temel sorumluluk ve yetki var. Bir yasama, iki denetleme. Parlamento içinde yasama yaparım, yasa yaparken leyhte ve aleyhte oy kullanırım; parlamento içinde ve dışında denetleme yaparım. Soru önergesi, yazılı önerge, araştırma önergesi, gensoru vs. ile denetlerim; kamuoyu baskısıyla, basın açıklamasıyla, mitingle, yürüyüşle denetlerim. Milletvekili olarak kamu kurumlarına - yargı kurumları hariç - giderim ve devlet sırrı olmayan dosyalarda denetim yapabilirim.

Örneğin bir vergi dairesinde yurttaş büyük bir haksızlığa uğradığını düşünüyorsa, ben o yurttaşı yanıma alıp gidip bizzat orada yürütmenin faaliyetini denetleyebilirim, raporlarım, parlamentoya getirip Genel Kurul’da okuyabilirim. Ya da bir çiftçi mağdur olmuşsa, gider çiftçinin yanında dururum. Efendim çiftçinin Tarım Kredi Kooperatifi ile mi sorunu var, denetlerim onu. Yani defterini açar denetlerim değil, müfettiş yetkisi değildir, ama denetim yaparım. Çünkü o yürütmedir ve yürütmeye bağlı bütün organları, taşra teşkilatlarını parlamento denetleme yetkisine sahiptir. Yürütmenin işlerini, eylemlerini, kararlarını bir parlamento denetler, iki yargı denetler. Peki, sokağa çıkma yasağı bir idari işlem midir, hiç şüphesiz. Sokağa çıkma yasağı kararı bir idari işlemdir. Kim tarafından alınır, yürütme tarafından alınır. Kim denetler, idare mahkemesi, iki parlamento. Yasama yürütmeyi denetler. Asker veya polis operasyonu kararı veya bunun icrası bir idari işlemdir. Teknik açıdan söylüyorum, bir idari işlemdir. Hukuka uygun mu değil mi yargı denetler; parlamento denetler.

Ben parlamentoda grubu bulunan bir partinin Eş Genel Başkanı ve lideri olarak hükümetin bu uygulamalarını orada denetliyorum. Ve yargı bana diyor ki “Sen denetimi bu şekilde yapamazsın; denetlerken hükümete, güvenlik güçlerine böyle hakaret edemezsin”. Ben de size sormak istiyorum; örneğin gelip sizin odanıza girip, herhangi bir dosyanızı açıp, “Sen burada nasıl böyle bir soruşturma yürütmüşsün Hakim bey” diyor muyum? Yasama meclisi üyesi olarak benim böyle bir yetkim var mı? Sizin yargısal faaliyet yürütürken, denetim yaparken, millet adına yargılama yaparken, doğrudan gelip sizin o denetim işleminize müdahale hakkım var mı? Yok. Siz nasıl yapıyorsunuz peki? Geliyorsunuz milletvekiline diyorsunuz ki, “Sen misin bizim kutsal hükümetimizi bu şekilde denetleyen. O’na katil demişsin, çocuk katili demişsin. Güvenlik güçleri burada sivilleri katletti demişsin. Burada sorun hendek, barikat değil Kürt sorunu var demişsin.” Ben böyle denetliyorum, benim fikrim bu.

Hükümetin idari eylemi, işlemi bariz bir şekilde…

Hakim: Bizim ağzımızdan bazı şeyleri söyledin, ama bizim böyle bir sözümüz yok Selahattin Demirtaş.

Demirtaş: Heyetinizi kastetmedim.

Hakim: Biz öyle zannettik, o zanla müdahale ettim, teşekkürler.

Demirtaş: Sayın Başkan, belki yorgunluktan kaynaklı bazen kaçırıyor olabilirim, ama biz burada sizinle şahsi bir dava yürütmüyoruz hiç şüphesiz. Yargı erkini kastediyorum. Yasama ve yargı erki arasındaki ilişkiyi kastediyorum, tutanağa da öyle geçsin.

Yargı erki bana diyor ki, “Senin yaptığın denetim devletimin hükümetinin onurunu kırdı, benim güvenlik personelimin onurunu kırdı.” Belki ben hükümetin onurunu kırarak denetlemek istiyorum. Yaptığı o kadar hata var ki, ben böyle denetlemek istiyorum. Burnunu sürtmek istiyorum. Benim buna hakkım var. Nezaketle hükümeti denetlemek konusunda görevli yetkili bir devlet memuru değilim ki. Ben başbakanlık müfettişi değilim ki. Parlamenterim. O benden biraz fazla oy almış yürütme olmuş, ben ondan biraz az oy alıp yasama meclisi üyesi, muhalefet olmuşum. Yani her konuşmamın bu açıdan da değerlendirilmesi lazım. Bu konuşmayı yapan bir gazeteci, bir yurttaş değil ki, yurttaşın daha fazla hakkı var. Ama bizim görevimizdir, bunu yapmadığımız zaman görevi suistimal etmiş oluruz. Hükümeti denetlerken, yargı gelip bir parlamentere “bu şekilde denetim yapamazsın“ diyememelidir.

Aleni açık terör propagandasının nasıl olacağını siz benden daha iyi bilirsiniz. Bariz bir şekilde şiddet övgüsü olması lazım, şiddete teşvikin olması lazım; ya somut ya da genel bir terör faaliyetini övücü cümleler kurmam lazım. Hükümeti terörle mücadelede eleştirdim. Sen burada sivil katlettin, oradakiler masumdu dediğim zaman, terörün propagandasını yapmış olmuyorum, hükümeti denetlemiş oluyorum.

Ordu güçleri Cemaat dershanesine yerleşiyor

Evet Sayın Başkan, Cizre’de olup bitenlerle, Efkan Ala’nın bu konudaki beyanlarıyla devam ediyordum. Mesela, aynı zamanda Cizre’de avukatlık yapan arkadaşımın tanıklığıyla bana ulaştırdığı kısa bir bilgiyi paylaşmak istiyorum. Hani somutlaşması açısından önemli.

Cizre’de daha ilk sokağa çıkma yasağı ilan edildikten hemen sonra, Kara Kuvvetleri’ne mensup ordu güçleri Sur Mahallesi ve Yafes Mahallesi’nde karargah komutanı ve komutanın bütün ekibi birlikte Yafes Mahallesi’nde Fem Dershanesi’nin yurduna yerleşiyorlar. Nur ve Cudi mahallesinde de yine Cemaate ait bir dershaneye yerleşiyorlar.

Kendisi ordu komutanı, birlikte operasyon yürüttüğü kurmay heyetiyle birlikte karargâh olarak Cemaat’in iki dershanesinin yurdunu kullanıyorlar. Oraları karargâh haline getiriyor ve 15 Temmuz sonrası bu iki binaya da el konuluyor. Cizre’de hasar görmeyen nadir binalardandır o, çünkü karargâh haline getirilmiştir. Yani demek istediğim bizatihi Cemaat’in, FETÖ’nün elemanları kendi dershaneleri, kendi yurtlarını ordu karargâhı haline getirerek Cizre’yi yakıp yıkıyorlar.

15 Temmuz’da bütün ülkeyi kan deryasına döndürenler aynı kişilerdir. Tutuklular bunlar şu anda. Darbecilikten yargılanıyorlar. Sadece o mu hayır. Tutanağa geçsin diye tek tek okumak ve saymak istiyorum.

Cemaatçi ve darbeci komutanlar ve mülki idare amirleri

Bu hendek, barikat operasyonlarında görev alan askeri yetkililer ve bir kısım mülki idare amirleri; bakın İkinci Ordu Komutanı Orgeneral Adem Hududi, tutuklu şu anda. Özellikle Sur ve Cizre döneminde kahraman ilan edilmiştir, hatta hükümete yakın medya ana akımda Cizre ve Sur’u temizleyen komutan, hudutların komutanı Adem Huduti manşetleriyle duyurulmuştur. Aynı medya darbe girişiminden sonra ‘Cizre için darbecilerin korkunç planı’ diye manşet atıp, HudutiPaşa için de ‘baş vatan haini’ tabirini kullandı. Bölgede darbeden dolayı tutuklanan en üst rütbeli asker Adem Huduti.

İki, Yüksekova Üçüncü Taktik Piyade Tümen Komutanı Tümgeneral Halil İbrahim Ergin, tutuklu. Ergin, Yüksekova’da sürdürülen ve kentin büyük kısmının yıkılmasına sebep olan operasyonların komutasının bir numaralı komutanıydı.

Üç, Hakkâri Dağ Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral Ahmet Otal, tutuklu. Yüksekova’da sürdürülen ve kentin büyük kısmının yıkılmasına sebep olan operasyonların komuta kademesindeydi. Darbe başarılı olsaydı kurulacak Tuğgeneraller cuntasının içinde bulunacağı iddia edilmiştir iddianameyle.

Dört, İkinci Ordu Kurmay Başkanı Tümgeneral Avni Argun, tutuklu. Adem Huduti ile beraber Cizre, Sur operasyonlarının komuta kademesinde bulunuyordu.

Beş, Şemdinli 34. Hudut Tugay Komutanı Tuğgeneral Ali Saldur, tutuklu. Yüksekova’da sürdürülen ve kentin büyük kısmının yıkılmasına sebep olan operasyonların komuta kademesindeydi.

Altı, Yüksekova 3. Piyade Tümen Kurmay Başkanı Albay Mehmet Sezgin, tutuklu. Yüksekova’da sürdürülen operasyonların kurmay komuta kademesindeydi.

Yedi, Şırnak 23. Jandarma Sınır Tümen Komutanı Tümgeneral Abdullah Baysar, tutuklu. Abdullah Baysar Roboski Katliamı sırasında, yani 33 Kürt köylüsünün F-16 ile bombalanıp katledildiği Roboski Katliamı sırasında, Uludere Şenova Tugay Komutanlığı’nda görev yapıyordu. Katliamdan 3 yıl sonra, 2015 Ağustos ayında, Şırnak 23. Jandarma Sınır Tümen Komutanı olarak yeniden bölgeye atandı.

Roboski Katliamı'ndan sonra silah bırakan koruculara, “Bunu unutun, kazaydı. Diyelim ki, ben yaptım, ne olacak. Sizler devlete karşı ne yapabilirsiniz ki” dediği iddia edilen sözleri basına yansıdı. Ve Baysar Şırnak’ta yürütülen operasyonların komuta kademesindeydi.

Sekiz, Şırnak Çakırsöğüt Jandarma Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral Ali Osman Gürcan, tutuklu. Şırnak, Cizre ve İdil operasyonlarının ana gücünü oluşturan Şırnak Çakırsöğüt Tugay Komutanı Gürcan için darbe sonrası yandaş medyada Şırnak operasyonları sırasında hainlik yapıp, polis asker ölümlerine sebep olduğu şeklinde haberler yapıldı. Darbe gecesi darbecilere yardım etmek için Şırnak’tan 350 (sayı tam duyulmuyor) komando ile Ankara’ya geçmek istediğini itiraf etmişti.

Dokuz, darbe gecesi Diyarbakır’dan askeri uçakla Ankara’ya Özel Kuvvetler Komutanlığı’nı ele geçirmeye gelen Astsubay Ömer Halisdemir tarafından öldürülen Tuğgeneral Semih Terzi Şırnak’ta görevliydi. Terzi, hem Suriye’de hem de bölgede yapılan operasyonlarda özel kuvvetleri yönetiyordu. Darbe girişimi gecesi Silopi’den Irak Kürdistan Bölgesi’ne geçip sonra tekrar Silopi’ye, oradan Diyarbakır’a ve Diyarbakır’dan bir tim ile birlikte Ankara’ya geçip orada öldürüldü.

Beytüşşebap Kaymakamı Kadir Güntepe, tutuklu. Darbe öncesi ve sonrası HDP ve HDP milletvekillerine yönelik hakaretleri dolayısıyla aralarında Melik Gökçek’in de bulunduğu birçok AKP yöneticisi tarafından övgülere boğulmuş ve yandaş medya ile ana akım medyada kahraman ilan edilmiş kaymakam, Beytüşşebap Kaymakamı. Kaymakamın JİTEM, JÖH, PÖH gibi trol hesaplardan halkı kışkırttığı ve çatışmalarda hayatını kaybeden kişilerin cenazelerinin - çıplak dâhil - fotoğraflarını paylaştığı ortaya çıkmıştı. Kaymakam, kırmızı bylock kullandığı iddiasıyla tutuklu.

Şırnak Vali Yardımcısı Cüneyt Manisa. FETÖ/PDY terör örgütü üyesi olması iddiasıyla bylock kullandığının tespit edilmesi üzerine görevden alındı, tutuklu. Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı Ocak ayı itibariyle FETÖ’den aralarında vali yardımcısı, hakim, savcı, zabıt katibi, general, subay, astsubay, emniyet müdürü, emniyet amiri, polis, memur ve sivillerin bulunduğu 220 kişinin hala tutuklu olduğu toplam 780 kişi hakkında adli soruşturma işlemlerinin devam ettiğini bildirdi.

Bunlar bir kısmı. Avukatlarım taleplerimi iletecekler, o tarihte görev yapan mülki idare amirleri, kolluk üst düzey yetkilileri, yani yüzde 90’ı şu an tutuklu ya da FETÖ’den açığa alınmış durumda, ya da firari durumda, kaçmış durumda vs. Bunlardı bu hendek operasyonlarını yapanlar.

Yani eğer biz siyasetçiler olarak ahlaki, vicdani sorumluluğumuz gereği diyalog yolu ile çözmeyi başarsaydık ve bunlar engel olmasaydı, bunlar tıkamasaydı önümüzü, hükümet de bunlara uyup “ya bunlar nasıl olsa bol bol HDP’li Kürt öldürüyor, biz de bunları koruyacak bir yasa çıkarırız, örteriz üzerini” demeseydi, bugün ülke 15 Temmuz’u yaşamamış olabilirdi.

Tabii tarihi buradan, bu şekilde ‘belki’ler üzerinden okumak doğru değildir,, ama belki başka şekilde bunlar darbeyi planlayacaktı. Ama hiç değilse bu kadar insan yaşamını yitirmeyecek, şehirler yakılıp yıkılmayacaktı. Yani, hendek, barikat, evet yasa dışıdır, yasaya aykırıdır, ama illa da tankla topla üstüne gidilmesi gerekmiyordu. Bir milletvekilini gönderip, orada işte 3-4 kişiyle görüşüp, gidin şunlara söyleyin, bak halk kapatılmasını istiyor, biz de girişimde bulunduk, kapatın deyip gerçekten de diyalogla ikna edilebiliyorsa, bir defa değil 5 defa gidip yapabiliyorsa, 10 defa yapabiliyorsa, 6 ay boyunca operasyon yürütmekten daha iyi değil midir? Bir devlet nasıl öbür yöntemi tercih edebilir?

Ve nasıl öbür yöntemi övebilir? Nasıl öbür yöntemi bir zafer gibi duyurabilir?

Ülkesinin bir ilçesine operasyon yapıp fotoğraf çektiriyorlar

Genelkurmay Başkanı karargâhta fotoğraf çekti. Önünde harita, operasyon yürütüyorlar. İşte operasyon, hani Davutoğlu Suriye operasyonunu yürütürken bir fotoğraf çekmişti, son artistik fotoğrafıydı. İşte Obama çekiyor, Cumhurbaşkanı çekiyor. Yine onlar, dış operasyonlarla ilgili harita önünde poz veriyorlar. Kendi ülkesinin bir ilçesinin merkezine tankla operasyon yapan Genelkurmay Başkanı basına dağıtılmak üzere harita önünde operasyon fotoğrafları verdiler. İnsanlarımız bunu izlediler, unutulmuş da değil. Kolay kolay unutulacak gibi de değil. Çünkü kimse bunların hesabını sormuyor. Efendim, Fatih Sultan Mehmet köprüsünde katledilenlerin hesabı şu veya bu şekilde soruluyor. Bilmem işte Gölbaşı’nda katledilen güvenlik güçlerinin hesabı soruluyor. Meclisi bombalayanların soruluyor. Sorulmalı tabii ki, bunlar yanlarına kar mı kalacak.

Ama bu adamlar Cizre’yi de bombaladılar, Sur’u da, Nusaybin’i de bombaladılar. Hesap sorulmadığı gibi, hesap sormak isteyenden de hesap soruluyor. O da biziz. Biz hesap sormak istiyoruz hükümetten. Biz yargı değiliz, o komutanları yargılayıp hesap soracak olan biz değiliz. Siyasi sorumlusu hükümettir, biz onu denetler hesabını sorarız. Siyaseten burnundan getiririz. Buna hakkımız var. En sert, en ağır eleştirimizi yaparız. Hakaret ederiz, suç oluşturmaz. Kişiliğine yönelik bir saldırı varsa tazminat hukukunda suç oluşturur, efendim kişiliğine yönelik küfür, sinkaflı şeyler kullanmışsak - bunun yapılmaması lazım, milletvekilinin hakkı, yetkisi değil - ama onun en ağır şekilde teşhir edilmesi için muhalefet kamuoyunun gözünün önünde en ağır şekilde yapar, bu bir denetim hakkıdır. Çünkü iktidarın sınırlanması lazım. İktidarın kendini sınırsız bir güç sahibi gibi hissetmemesi lazım.

İktidara sürekli yargının ve muhalefetin, demokratik sistemlerde medyanın, aynı zamanda sivil toplumun sürekli bir baskı uygulaması lazım ki, kendini rahat hissetmesin. Hani mesela denir ya “sürekli kesintisiz muhalefet ediliyor”, hiçbir şey olmadan da bazen muhalefet edilir. Hani Nasreddin Hoca’nın deyimiyle testiyi kırmadan önce de bir uyarı yapılır. Çünkü hükümet kendini sürekli tedirgin hissetsin, denetim her zaman var, gözler üzerindedir, bunu hissetsin. Siz beni bu fezlekelerden dolayı yargılayarak hükümete sınırsız bir şekilde alan açmış oluyorsunuz yargı olarak. Milletvekillerini bundan dolayı yargılayarak sınırsız bir şekilde alan açmış oluyorsunuz. “Muhalefet seni sert bir şekilde eleştirdi mi, hele içinde terörlü faaliyetler de varsa, biz bunu terör propagandasına, beş taneyi de bir araya getirdik mi örgüt üyeliğine koyarız kardeşim” mesajı verdi mi yargı, bu hükümeti artık kimse denetleyemez. Yargı da denetleyemez. Kimse bunların gazını alamaz artık, hızını tutamazlar. Bu yüzden denetim yetkimize bir müdahaledir bu davalar.

Sırf bu açıdan bile bakıldığında, bütün bu davalarda parlamenter sistemde siyaset hakkı, muhalefet hakkı, hükümeti denetleme hakkı olduğu görülmeli, bir muhalefet milletvekilinin iktidarı, yürütmeyi en sert şekilde eleştirme, uyarma, yeri geldiğinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde tanımlanmış ifade özgürlüğünü de aşacak şekilde, şok ediciden de öte eleştiri hakkını yargının kabul etmesi lazım. Başka türlü nasıl biz hükümeti bu gibi durumlarda denetleyeceğiz? Bakın denetleyemedik işte. Baskı oluşturamadık. Yaktılar, yıktılar. O zaman hükümet emir vermişti, yapılıyordu.

Savcılar o zaman bizimle uğraşacağına bu darbecilerle uğraşmalıydı. Yanlış kişilerle uğraşmışlar. Gece gündüz Emniyet güçleri beni çekeceklerine, açıklama yaptığım yerde delil oluşturup fezlekeye dönüştüreceklerine, o katliamları çekselermiş, savcıya götürselermiş daha iyi olurmuş. Devlet böyle hukuk devleti olur, devlet böyle herkesin devleti olur. O zaman her yurttaş kendini özgür yurttaş, birey olarak hisseder, devlete aidiyet bağları da sürekli daha da güçlenir, güçlü kalmış olur.

Katliamcılar tarih boyunca şu veya bu şekilde katliamlarını meşrulaştırırlar

13 Şubat 2017, yani bir yıl kadar önce, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Bahreyn’de yaptığı bir konuşmaya atıf yapmak istiyorum, ki oradan devam edeyim. Demiş ki, “Tabii üzülerek söyleyeceğim, Esad doğrusu ailece görüştüğüm bir kişiydi. Ve kendisi ile bütün bu gelişmeleri, yani Suriye’de yaşanan gelişmeleri, Tunus’ta başlayan gelişmelerden sonra paylaştığımda, kendisi önceleri farklı bir yaklaşım içindeydi. Ama maalesef daha sonra olaylar farklı gelişmeye başladı. O, gücüne çok çok inanıyordu. Kendi ülkesinde bu tür gelişmelerin olmayacağını zannediyordu. Ben kendisiyle birkaç kez, artık arkadaşlarımı gönderdim, dışişleri bakanımı gönderdim, saatlerce görüşmeler yaptılar. Daha sonra kendisini bir Ramazan ayıydı, gece kendisini aradım dedim ki, Beşar bu gidiş iyi değil, kendi halkına kendi vatandaşına bombalar yağdırıyorsun, tanklarla vatandaşının üzerine gidiyorsun. Yarın Cuma, bu başlangıç olsun, bu işi bitir; artık tanklarla vatandaşının üzerine gitme, huzurlu bir şekilde vatandaşın bir Cuma namazı kılsın. Sağa vurdu sola vurdu. Benden gelmiyor bu, bunlar terörist dedi. Dedim ben sizi yakından takip ediyorum, yanlış yapıyorsun gel bu işten vazgeç. Ertesi gün 360 kişi öldürdüler ve bu acımasız gidiş bakın Cuma namazında olan insanları bunlar şehit ettiler, öldürdüler ve bu süreç devam etti, tabii ilişkilerimizi de kestik.”

Yani bilmeyen bir Cumhurbaşkanı da değilmiş demek ki. Beşar Esad’a verecek aklı var. 2017 yılı. Hendek, barikat operasyonlarından iki yıl sonra, bunları konuşuyor ve o yıllarda Beşar Esad’a yaptığı uyarıları hatırlatıyor. Kendi ülkesinde de iki yıl önce yaşanmış bunlar. Kendi yurttaşının üzerine paletli tank sürmüş bir yürütme, iktidar ve kendisini eleştirenleri uyaranları da, onlar teröristtir siz karışmayın demiş. Ve Beşar Esad’ı bakın kendisi eleştirmiş.

Biz de bunu yaptık. Kendi ülkemizde kendi hükümetimize bunu yaptık. Aşağı yukarı bu mesajı verdik. Dedik ki, “Tankla şehirleri yakma yıkma, bu ateşin üzerine gitme, hak ihlaline yol açıyorsun, katliam yapıyorsun”. O da “hayır onlar teröristtir” dedi. Kabaca bu. Esad’a söylediklerini biz kendisine sadece hatırlatma babında ifade etmişiz.

Şimdi, bir miktar özellikle sokağa çıkma yasaklarının ve hendek, barikat operasyonlarının yaşandığı yerlerdeki hak ihlallerine değinmek istiyorum. Çok uzun raporlar, bunları dosyaya sunacağım, ibraz edeceğim. Heyetin zamanı olur da bakarsa çok çok iyi olur. Dramın, trajedinin ne kadar derin olduğunu anlama açısından. Ama ben bazı örnekler üzerinde durmak istiyorum.

Şimdi bütün katliamlar, katliamcılar tarih boyunca şu veya bu şekilde katliamlarını meşrulaştırdılar, meşrulaştırırlar. Başka türlü katliam yapamazsın. Yani günah bir kere işlendikten sonra, bunu kitabına uydurmak artık kolaydır. Örneğin Sırp yöneticiler, generaller Bosnalı Müslümanların, Boşnakların katledildiğini asla kabul etmezler. Onlara göre ortada vatana ihanet vardır ve hainlere karşı savaşta herkes hak ettiğini bulur. Daha önce savunmamın başında örneklerini vererek ifade etmiştim.

İsrailliler de Filistinliler için aynı şeyi söyler. Hak ettiler derler. Myanmarlı Budistler, Myanmarlı Müslümanlar için aynı şeyi söyler. İttihatçılar Ermeniler için söylüyorlardı. Avusturalya’yı ilk fetheden sömürgeci İngilizler Aborjinler için aynı şeyi söylüyorlardı.

Tarih o zamandan beri aynı kuralla işliyor: “Onlar hak ettiler”. Amerika kıtasını fetheden İspanyollar, İnkalar, Kızılderililer için aynısını söylediler. Saddam Halepçe’de katlettiği Kürtler için, Esad Halep’te katlettiği muhalifler için aynı şeyi söyledi. Naziler Yahudileri katlederken, sığındıkları meşruiyet aynıydı, hak ettiler. Çinliler Doğu Türkistanlı Türkleri katlederken, aynı dili kullanıyorlar, aynı sözde meşruiyet sınırlarına sığınıyorlar. Ruslar Çerkezleri katlederken, aynı şeyi ifade ettiler. Hiç değişik bir cümle kurmadılar. Yine Türkiye’de ırkçı-faşizan kesimler, Türk ırkçılığı adı altında Kürtleri katletme operasyonlarında, Ağrı’da, Koçgiri’de, sonrasında Dersim’de, Sur’da, Cizre’de Kürtler katledilirken aynı sözde meşruiyete sığındılar.

İbn-i Haldun devletleri insanlara benzetir

Tarih bu katliamcıların kendi meşruiyetlerini sağlama ve günah bir kere işlendikten sonra bunu kitabına uydurma konusunda binlerce acı örneğe tanıklık etti. Burada da emin olun ki bunu yapanlar kendi günahlarının kılıfını rahatlıkla bulurlar. Bunu yaptık, hak ettiler. Bunu yaptık, teröristti. Bunu yaptık, düşmandı. Bunu yaptık, bize saldırdı. Bunu yaptık, biz yapmasak o yapacaktı. Ama öyle ama böyle, kendince bir şeyi, bir meşruiyet yolu bulunur.

Bu bir döngüdür, ama biz insanlar olarak bu döngüye mecbur değiliz. Bu döngü sanki bilimsel matematiksel, fizik kanunudur, sürekli egemenler zayıfları katleder, güçlüler zayıfları ezer, onların ezdiği yerde otorite oluşur, devlet oluşur, imparatorluk oluşur; ondan daha güçlüsü çıkar onu ezer, savaşlar kaçınılmaz olarak böyle devam eder.

Şimdi İbn-i Haldun, devletleri insanlara benzetir Mukaddime adlı kitabında. “Devletlerle insanlar benzerdir. Doğarlar, yaşarlar, büyürler ve ölürler. Bu bir doğa kanunudur” der. Yaptığı gözlemler, ki kendisi sınırlı bir bölgede sosyolojik gözlem yapmıştır, ama modern sosyolojinin kurucusu kabul edilir, çok önemli bir bilim insanı İbn-i Haldun, fakat bunun kaçınılmaz bir kanun olduğunu da söylemez. İlle savaş olacak, illa savaş dışında hiçbir yol, yöntem yoktur demez. O dönem yaptığı, 600 yıl önce yaptığı gözlemlere dayanarak İbn-i Haldun bu tespitleri ortaya koyuyor. Şart değildir sonucuna ulaşıyor. Yani devletin değişim ve dönüşümü veya toplumların değişim dönüşümü büyük savaşlar, katliamlarla olmak zorunda değil. Devlet kendi yöneticileri, devletin ölüm zamanının geldiğini anlar ve reform yapmayı başarırsa, devleti yeniden doğmuş hale getirebilirler. Aşağı yukarı İbn-i Haldun’un devlet konusundaki görüşleri bu.

Bizim topraklarımızda, Ortadoğu’da savaş bir kanun olarak kabul edilir. Silah, şiddet bir kanun olarak kabul edilir. Fizik kanunu, matematik kanunu gibi. Biz mecburmuşuz gibi buna. Bakın ben genç yaşta siyasete başladım. Parti geleneğimizde en genç siyasetçilerden, hatta Eş Genel Başkanlardan biriyim. Fakat uzun bir siyasi geçmişim, deneyimim oldu. Beni siyasete iten en temel neden bu döngüyü kırabilir miyiz?

Silah-şiddet döngüsünü kırabilir miyim?

Bu iddialı bir iştir, iddialı bir duruştur. Fakat ben bu iddianın sahibi olmadan asla siyasete girmezdim. Kendime güveniyordum. Hiç değilse karşılaştığım yerde, gücüm oranında kesinlikle şiddetin durabileceği, bu silah-şiddet döngüsünü ve bunun toplumsal dönüşümü koordine etmesi döngüsünü kırabilirim, bir yerde bu çarka çomak sokabilirim, bunun için siyasette güçlenebilir miyim diye kafamda olan hep buydu. Beni siyasete iten temel şey buydu. Çünkü biz savaşın içinde büyüdük.

Çocukluğumuz sıkıyönetim, OHAL, işkenceler, faili meçhul cinayetler; biraz büyüdük köy yakmalar, sürgünler… Bunları gördük büyüdük. Ve hukukçu olduğumda, avukat olduğumda insan hakları alanını özellikle seçtim.

İsviçre’de, İsveç’te, Norveç’te, İngiltere’de, Amerika’da, Belçika’da insan hakları eğitimleri aldım. İnsan hakları taktikleri, stratejileri geliştirilmesi üzerine eğitimler aldım. Oradaki cezaevlerini gezdim, cezaevleri sistemlerini öğrendim. Duruşmaları izledim, yargılama sistemlerini öğrendim. Dünyanın birçok merkezinde insan hakları savunucularının eğitim seminerlerine katıldım. Ya eğitim aldım ya eğitim verdim. Fakat temelde beni siyasete iten şey, evet insan hakları savunuculuğu çok onurlu bir duruş ve ben İHD’de, orada bir okulda yetişir gibi insan hakları okulunda yetiştim, fakat tek başına insan haklarını savunmak bu döngüyü durdurmaya yeterli değildir. Siyasete girişimin temel sebebi budur.

Çocuklarım korkmadan, özgürce bu ülkede yaşasınlar istiyorum

Fezlekelerimde tek tek faaliyetlerimi, yapmaya çalıştıklarımı anlatınca, bu demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Ben hiçbir zaman siyasette suya yazı yazmadım. Öyle bir siyasetçi olmayı kabul etmedim. Bu döngü kırılmazsa, bizler bu döngüyü değiştirmeyi başaramazsak, siyasete güveni oluşturamazsak, bu döngü devam edecek. Ben kızlarımın benim yaşadığım hayatı yaşamasını istemiyorum. Sizin çocuklarınızın da yaşamasını istemiyorum. Yarın bir gün önlerinde dağa çıkmak gibi bir seçenek olsun istemiyorum kızlarımın. Tutuklansınlar, işkence görsünler istemiyorum. Korkmadan özgürce bu ülkede yaşasınlar istiyorum. Sizin çocuklarınız da, herkesin çocukları da öyle yaşasın istiyorum. Ama benim çocuğum onu yaşayacaksa, bunun bedelini benim ödemem gerekiyorsa, siyaseten ben bütün ömrümü hapiste geçirmeye razıyım. Ama suya yazı yazmam. Boş konuşmam. Sırf dostlar alışverişte görsünler diye de siyasi nutuk, siyasi söylem çekmem. Siyasi hayatımda bunu yapmadım.

Şunları çok görürsünüz siyasette. “PKK terörünü lanetliyorum, kınıyorum, ben de Kürdüm.” Milletvekillerinden söz ediyorum. Eyvallah, ne güzel! Peki alttan niye parsayı topluyorsun, ihaleleri götürüyorsun? İyi güzel, o zaman elini taşın altına koy da çözümünü de yürüt? Ama hayır, “Ben terörü kınıyorum, ben masum bir Kürdüm, dolayısıyla benim artık devletten ihale kapma, kredi alma o şehirde, seçildiğim şehirde atamalarla ilgilenme hakkım doğuyor otomatikman.” Çünkü onun telefonuna artık vali çıkıyor, bakan çıkıyor, bürokrat çıkıyor o milletvekilinin. İktidardan olması bile gerekmez. Böyle bir kılıftır bu. Biz de bunu yapabilirdik. Çok ucuz bir yöntemdir. Terör, şiddet devam eder, ben bunu kınıyormuş gibi görünürüm, hiçbir işe yaramaz, ama bunu kınamanın bana verdiği siyasi güç ve bana açtığı alanda da parsayı toplarım. Piyasa bunlarla doludur. Siyasi tarihimizde halen de vardır.

Ucuz politikalarla, toplumu kandırarak, göz boyayarak olmaz

Biz ne yaptık? Makul, hayata geçirilebilir, kalıcı siyaset üretmeye çalıştık. Bu şiddet döngüsünün kırılması lazım, bu çarkın durması lazım. Öyle ucuz politikalarla toplumu kandırarak, göz boyayarak “ya fakirin fukaranın çocuğu dağda ölsün, asker de ölsün, biz de bunların cenazesine gideriz, namaz kılarız, işte PKK’linin cenazesine gider orada bir görünürüz, oradan kitleden sempati toplarız ya da askerin cenazesine gider, oraya katılır oradan bir kitlenin şeyini toplarız.” Kan emicilik budur.

Ben katıldığım her cenazede, bakın asker cenazesine de katıldım -ki iddianamemde bulamazsınız onları- ben öldürülen PKK’lilerin cenazelerine de katıldım. Fakat o cenazelerde, taziye evlerinde yaptığım konuşmaların tamamında “bu son olsun” dedim. Aileleriniz kanın kanla yıkanmayacağını görsünler, intikam değil, barış desinler. Evladınızı toprağa verdiniz, bunun siyasi sorumluluğu, siyaseten bunu çözemeyen bizlerdedir. Keşke çözebilseydik, ben bugün sizin taziyenize gelmek yerine düğününüze gelebilseydim. Ama buradan taziyeden veya cenazeden ayrılırken size söz veriyorum, ben barış için daha çok çalışacağım.

Şimdi bunun dışında benim cenazeye katılmışsam, herhangi bir konuşma yapmışsam -genelde cenazelerde çok konuşma yapmam- katılırım, cenaze namazıdır, çıkarız, bunun dışında bir tek konuşmamı bulamazsınız. Tamamının mahiyeti budur.

Benim yaptığım mı samimidir? Bir asker cenazesine, işte orada cenaze törenine katılıp protokolde yan yana dizilip, ya şu cenaze bitse de işimize baksak deyip arkasından gencecik çocuk mezara giderken, öbür taraftan her türlü fırıldağı çevirmek mi dürüstlüktür?

Ben siyasete böyle yaklaştım Sayın Başkan. Başka türlü siyaset yapmayı bilmedim, öğrenmedim. Bu saatten sonra da başka türlüsünü yapamam. Buradaki fezlekelerdeki eylemlerim, söylemlerim tümüyle sonuç almaya dönüktür. Fezlekelere tek tek girdiğimde, yine kısaca anlatacağım, bu gelen değerlendirmelerin hepsi bu on fezlekeye ilişkindir zaten.

Ertuğrul Kürkçü ile Süleymaniye’ye gittik

3 no’lu fezleke. DTK kongresi toplamışız, hendek, barikata destek için demokratik özerklik ilan etmişiz. Fezlekenin özü bu. Bakın kısaca anlatayım, tanıklara geldiği zaman detaylarına da gireceğim. Dedim ya sonuç almayacak hiçbir şey yapmam, sonuç almak da risk üstlenmeyi gerektirir. Hele Türkiye gibi bir yerde Kürt sorunu ile uğraşıyorsanız, Kürt siyasetçisi iseniz, PKK’nin de eleştirisini veya tepkisini ya da öfkesini, devletin hükümetin ya da yargının tepkisini, öfkesini, eleştirisini göze almanız lazım. İkisini bir arada idare edeyim derseniz olmaz. Samimi olmanız lazım, inandığınız doğruları da her yerde söylemeniz lazım. Ben Kandil’de de bunu söyledim, bu fikirlerimi, görüşlerimi Ankara’da da söyledim. Parlamentoda da söyledim, alanda, meydanda da söyledim. Asla kaypak asla ikiyüzlü davranmadım.

Bahsedilen 26-27 Aralık 2015 tarihindeki DTK kongresi toplanmadan önce hendek, barikat olayları devam ediyor, durduramıyoruz, işte bahsettiğim şekilde sokağa çıkma yasakları var, hiçbir şekilde diyalog kurdurulmuyor, Efkan Ala’nın kendi itirafları var, “güvenlik personeli izin vermiyor vesaire”. Ben arkadaşlarla toplandım, dedim ki, bu iş böyle gitmez, bizim köklü bir müdahale etmemiz lazım. Böyle şu ilçenin kapısına git, öbür ilçenin sınırına git, oradan oraya yürü, oradan buraya çağrı yap… Daha kapsamlı bir iş yapmamız lazım.

Hendek ve barikatı kapatma çağrımıza destek istedik

Şunu önerdim arkadaşlarıma, dedim ki, bakın, çözüm sürecinde değiliz, Kandil’le doğrudan temas da kuramıyoruz, kurabilsem işin doğrusu yapmak da istiyordum, fakat olanaklar yoktu. İzmir Milletvekilimiz Ertuğrul Kürkçü’yle birlikte Aralık’ın ilk haftasında Irak Kürdistan Bölgesi’nin Süleymaniye şehrine gittik. Pasaportumda giriş-çıkış tarihi vardır. 6-8 Ekim fezlekesinde savunmamı yaparken belirtmiştim, çözüm sürecinde bir diyalog mekanizmamız vardı, 2 defa kullandım demiştim. Bir kez Bingöl Emniyet Müdürü’ne saldırı sırasında, bir kez de bu olayda kullandım. Süleymaniye’de o siyasetçiden şunu istedim:

“Git Kandil’e, KCK yöneticileriyle görüş. Selahattin Demirtaş, Ertuğrul Kürkçü buradadır. Biz hendek, barikatın her yerde kapatılmasını istiyoruz. Halkın temsilcileriyiz, halkın talepleri budur ve sizden de KCK Yönetimi, Kandil yönetimi olarak bu konuda çağrı yapmanızı bekliyoruz. Biz de Türkiye’ye döndüğümüzde büyük bir toplantı düzenleyeceğiz. Demokratik özerkliği siyaseten biz kendi projemizdir deyip sahipleneceğiz, siyaset alanına davet edeceğiz herkesi. Hendek, barikatta olanları da siyaset alanına davet edeceğiz. Ama KCK Yönetimi de bizim bu siyasete çekme, hendek ve barikatı kapatma çağrımızı destekleyecek.”

Ve o aracılık yapan siyasetçiye de şunu söyledim; dedim ki, “Ne kadar kararlı ve ciddi olduğumuzu göstermek için buraya kadar geldik. Çağrı yapıyoruz, bu çağrımızı lütfen iletin, sonuç almadan da dönmeyeceğiz. Olumlu sonuç almadan da Süleymaniye’den Türkiye’ye dönmeyeceğiz.” Bakın bunu ilk defa detaylı bir şekilde anlatıyorum. Daha önce kısa basın demeçlerinde “girişimlerimiz var” demiş ve detaylarına girmemiştim.

İki gün boyunca girişimlerimizi sürdürdük ve nihayetinde cevap geldi bize. Aynı kişi dedi ki, “evet’ detaylı bir şekilde sizin söylediklerinizi, beklentilerinizi, tartışmalarınızı ben Kandil ile KCK yöneticileri ile konuştum ve dediler ki, biz Türkiye’de demokratik siyaset yürütenlerin bu konudaki çabalarına saygı duyarız, bu konuda çağrı yaparlarsa biz de oradaki hendek ve barikattaki gençlerin bu çağrıya uymaları konusunda destek çağrısı yapacağız.”

Hükümetten ve muhalefetten destek istedik

Biz Ertuğrul Kürkçü ile birlikte sevinçle Türkiye’ye döndük. Diyarbakır’a geldim. DTK’nin Eşbaşkanlarıyla, DBP’nin Eş Başkanlarıyla, HDK’nin Eşbaşkanlarıyla hemen acil bir toplantı istedim. Dedim ki, “Arkadaşlar durum bu, iyi bir noktaya geldik. Şimdi ne yapalım?” Üç şey planladık:

Birincisi, Demokratik Toplum Kongresi’ni toplayalım ve çağrıyı oradan yapalım dedik. Bunu yaparken, o kadar hassas bir dengedir ki, “teslim olun” gibi bir algı olursa, oradan bize muhtemelen silah sıkarak karşılık verecekler. Özerkliği savunacağız, bizim projemizdir, ama hani artık bu bitsin, biz siyaset alanına çekmek istiyoruz diyeceğiz, dengeli bir konuşmayla. Hendek ve barikattakileri tahrik etmeden. Fakat hükümete nasıl anlatacağız bunu? İşin bir de bu boyutu var.

Bu konuda dedik ki, muhalefet ve hükümetten destek isteyeceğiz. Mithat Sancar hocamızı çağırdım ve kendisinden rica ettim. “Hocam, hükümetle görüşün, benim Süleymaniye’de böyle bir görüşme yaptığımı, KCK Yönetimi’nin hendek, barikatların kapatılması yönünde yapacağımız çağrıya destek çağrısı yapacaklarına dair bir söz aldım, izlenim edindim. Biz Diyarbakır’da DTK’de bir toplantı yapacağız, ama orada dengeli konuşmalarımız olacak ve sizden ricamız hükümet olarak lütfen ilk etapta kestirip atmayın. Deyin ki, ‘şiddet duracaksa siyaseten insanlar fikirlerini özgürce söylesinler. Özerkliği savunanlar savunsun, ama silah, hendek ve barikat olmasın.’

Mithat hocamız Efkan Ala’yı ziyaret etti Ankara’da. Kendisine yüz yüze uzun uzun anlattı. Efkan Ala da bunun sözünü verdi. “Çok önemli bir gelişmedir, ben de hükümet ile, Başbakan’la paylaşacağım” dedi.

Aynı Mithat hocamız Kemal Kılıçdaroğlu’nu ziyaret etti. “Kemal Bey” dedi, “Selahattin Bey ile Ertuğrul Bey’in şöyle şöyle girişimleri var, yakın zamanda Diyarbakır’da bir toplantı düzenleyip bir çağrı yapacaklar, mahiyeti şu olacak. Sizden de beklentimiz, bu çağrı yapıldıktan sonra siz de özerkliği savunun demiyoruz.” Aynen bu şekilde. Tanık olarak çağıracağım Mithat hocamızı. Özerkliği savunun diye hükümetten de onu istemiyoruz, CHP’den de, Kemal Bey’den de. “Özerkliğin siyasette savunulma hakkını savunun. Hendek, barikat kapatılsın, ama insanlar sivil alanda demokratik özerkliği savunuyorlar mı, fikir olarak bunu tartışıyorlar mı, özgür olsun, biz buna saygı duyarız” deyin. Sizden bunu bekliyoruz, ki biz de oradaki insanları, gençleri ikna edelim, KCK de açıklama yapsın, kapatılsın bu hendek ve barikatlar. Bakın, Aralık’ın ortası bu konuşmalar yapılıyor ve bir hafta sonrasında biz DTK’nin Olağanüstü Kongresini toplayacağız. Kızıl kıyamet kopuyor, şehirler yakılıp yıkılıyor. Her gün onlarca insan ölüyor.

Dedim ya, siyaset tarzım budur. “İşte hendek, barikatı Demirtaş kınamadı, destekledi!” Ya siz Ankara’da birçoğunuz burada rakı masalarında, o yıkımlar olurken muhabbet ediyordunuz, bir kısmınız alemdeydiniz. Ama biz bu işlerle uğraştık. Ben de bilirdim buradan kınayayım da, sonra keyfime bakayım. Yapmadım, yapamadım. İnsanlar ölüyordu. Vicdanım kaldırmadı. “Sonuç almalıyız” dedim.

Kemal Bey’den de bu sözü aldık, tanık olarak kendisini isteyeceğiz, Efkan Ala’dan da bu sözü aldık. “Bu önemli bir gelişmedir” dediler ve “Hayhay hocam, Selahattin Bey’e selam söyleyin, biz de takip edeceğiz bu gelişmeleri, açıklamamızı bu gelişmelere göre yapacağız.” dediler.

Bakın 3 no’lu fezlekedeki DTK toplantısı, bu toplantıdır. Benim oradaki konuşmam da bu konuşmadır.

Hakim: 3 no’lu fezlekeye geçtiniz mi, genel değerlendirme mi?

Demirtaş: 3 no’lu fezlekeyi şöyle söyleyeyim; 3 no’lu fezleke, genel değerlendirmenin bir parçası olduğu için buradaki genel değerlendirmeyi bitirip, yarın fezlekelere başlayacağım.

Hakim: Bunu şunun için soruyorum; fezlekelere geçerseniz, size tutanakları okumak için soruyorum.

Demirtaş: Fezlekelere geçince ben size şu fezlekeyle başlıyorum diyeceğim, ki siz de takip edebilesiniz.

DTK toplantısında yayınlanan deklarasyon

Söz konusu toplantıda yaptığım konuşmadan bu belirttiğim amacı ifade eden cümleleri okuyacağım. Basının önünde bu konuşmayı yapıyorum:

“İki gün boyunca önemli bir konuyu hep birlikte tartışacağız. Bugün tüketeceğimiz tartışmaların sonunda, yarın nasıl bir özyönetim, nasıl bir özerklik, nasıl bir idari model, nasıl bir siyasi modeli hayata geçirmeye çalıştığımızı aslında bir kez daha kamuoyuyla paylaşmış olacağız. İçeriğini netleştireceğiz.” Çünkü hendek, barikatla özdeşleştirildi. Özerklik hendek, barikat değildir. Bu toplantının sonuç bildirgesinde “Özerklik nedir?” maddeleri tek tek sayılırken de içi doldurulmuş. Bir kez daha “özerklik budur.” dedik. Yani barikat değil.

Devam etmişim: “Çok cesur olup konuşanlar, sizler gibi bugün direnenler…” Savcı bu direnenleri, hendek, barikatta direnenleri anlamış. Oysa ben önümde hendek, barikat kapansın, sokağa çıkma yasağı kalksın diye direnenleri konuşuyorum. Karşımda elde silahlı hendek, barikatta olanlar yok. Daha önce buradaki “direnen” kavramını başka yerlerde nasıl kullandığımı ifade ettim. Ama savcı bunu hendek, barikatta direnen olarak ifade etmiş. “…Kürt gençleri bugün bu tarihi bilinçle, travmayla yaşanan acılarla yola çıkarak bu direnişi ortaya koyuyor. Savaşı, şehirlere taşımak için değil.

İnsanlarımız göç etsin diye değil. Zerre kadar siyasete, müzakereye, konuşmaya dair umut Ankara’da kalmadığı için, Ankara’nın masayı devirip yerine tank koyduğu için bütün bunlar ortaya çıkıyor.”

Hendek, barikatları kapatılması ve mücadelenin siyasallaşması

Tespitlerimi yapmışım ve çağrılarıma bakın. Yani yıllardır yaptığım “özerklik nedir”, orada da anlatmışım. Okumuşsunuzdur, bakmışsınızdır.

(10 saniye kadar iddianameyi inceledikten sonra)

Evet, yani iddianame eksik almış. Benim klasörümde daha kapsamlısı var, ama bu iddianameden okuduğum için de geç buldum da… “Deklarasyonu yayınlayanlar ciddiyetle, aynı ciddi yaklaşımla, deklarasyona yaklaşacaklardır”, deklarasyonu yayınlayanlar, biz yani.

“Deklarasyonda da belirtildiği gibi dinamik bir tartışma sürecine, öneriye ve eleştiriye açık bu metin çatışmaların sonlanması, mevzunun hendek ve barikat olmadığı, demokrasi sorunu olduğu noktasında tartışmayı ve mücadeleyi siyasi alana, siyasi zemine çekebilmesi konusunda çok önemli bir fırsat sunuyor. İnşallah özyönetimin, özerkliğin birlikte yaşam açısından hepimizin çok önemli bir fırsat sunduğunu göreceklerdir. Siyaset küskünlükler, siyaset kaprisler, siyaset kompleksler üzerinden yapılmaz. Siyaset çözüm alanıdır. Ne olursa olsun konuşabilmek, ne olursa olsun diyalog ve müzakere kanallarını açık tutabilmektir. Biz HDP olarak bu noktadayız. DTK’nin deklarasyonunda ifade edilen mücadele anlayışı, mücadele çerçevesi ve özyönetim çerçevesine bağlı kalarak (ki orada tümüyle siyasi mücadele yürütüleceği çerçeve olarak belirtilmiş) bir siyasi mücadeleyi sürdüreceğimizi belirtiyor, emeği geçen bütün arkadaşlara şükranlarımı iletiyorum.”

Kapanış konuşmasını ben yapmışım ve niyetimizi ifade etmişim. Burada da 14 maddeyle sonuç bildirgesi yayınlanmış, ki bütün özerklik savunularımız, siyasi alana çekme çabalarımız o bildirge okunduğunda çok daha iyi anlaşılır. Ama dediğim gibi, o kadar hassas bir dengeydi ki, doğru bir dil tutturulamazsa kesinlikle çatışmaları da körükleyebilir, oradaki insanlara “teslim ol” çağrısı gibi anlaşılırsa çok sert şeylere yönelebilinir, cevap da vermeyebilirler.

Öte yandan hükümet ve muhalefet destek vermese de boşa düşebiliriz. O yüzden hepsini önceden konuşarak ayarladık. Bakın bu açıklamaların, bu çalışmaların tamamı bu niyetle yapılmıştır. Hendek, barikatın tümüyle kendiliğinden kapatılması için çağrıdır bu. Ve bu çağrımızdan sonra hükümetten bir çağrı yapılacaktı, KCK’den çağrı yapılacaktı, CHP’den çağrı yapılacaktı. Beklentimiz buydu.

Özerklik ilanı değil, mücadelenin siyasi alana çekilmesi çağrısı

Görüşmelerimizde herkesin bize en azından verdiği söz buydu. Bakın, daha bu toplantı yapıldığı saatlerde, birkaç saat sonra Cumhurbaşkanı bir yerde yaptığı konuşmada nasıl bir hışımla “Cumhuriyet Başsavcıları derhal harekete geçmeli, biz bu ülkeyi böldürmeyiz, hendek barikatlara sizi gömeriz. Özerklik ilan edenlerin burnundan getiririz” dedi. Başbakan onun dozunun üstüne çıkamayacağı için açıklama yapmadı. Kılıçdaroğlu herhalde bir saat oturdu izledi olanları. TV’lerde flaş haber geçti: Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı özerklik ilanına soruşturma açtı. Kemal Bey de sağ olsun hemen akabinde durumun kötüye gittiğini gördü ve çıktı “Özerklik, Cumhuriyet bir arada olmaz, hendek, barikat kabul edilemez, terör…” falan filan. Aradan 3 gün geçti KCK bir açıklama yaptı, aman ya Rabbim, neredeyse “az hendek kazmışsınız” minvalinde bir açıklamaydı.

Yani şimdi biz bu üç kesimle de görüştük. Mithat Hocam (Sancar) doğrudan ikisiyle, yani ana muhalefet ve hükümetle görüştü. Ben de bir aracı vasıtasıyla KCK ile Süleymaniye üzerinden bir görüşme yaptım. Bütün niyetimizi onlar da biliyorlar ve keşke gelip burada tanıklık yapsalar; o gün Mithat hocam niyetimizi, girişimlerimizi nasıl anlattı, neler yaptık. Ben kendi tanıklarımı burada hazır edeceğim, ama siz de yazarsanız gelirlerse çok sevinirim, tarihi gerçeklerin ortaya çıkması açısından.

Ondan sonra defalarca basına çıktım, açıklama yaptım. Dedim ki, bu siyaset alanına çekme çağrısıdır, özerklik ilanı değildir. Bu kadar kızıl kıyamet koparıyorsunuz, ama işler daha da kötüye gidecek.

Anlatmaya çalıştım röportajlarla. Basın da bize kapalı, kimse haberimizi de yapmıyor. Türkiye’ye sesimizi duyuramıyoruz. Ama yine de açıklamalarım var, fezleke ile ilgili konuşmalara, savunmaya sıra geldiğinde bunu detaylı bir şekilde sizinle paylaşacağım, ama bunu bilin isterim.

3 no’lu fezleke tamamıyla budur. Bu amaçla, bu saikle gerçekleştirdiğimiz bir toplantıdır. 3 no’lu ve diğer bağlı fezlekelerin içeriğine girmeye başlandığında da kısa kısa hangi amaçla o yürüyüşü yapmışız ve hangi amaçla basın toplantısını yapmışız size artık daha rahat izah edebilirim. Çünkü zannediyorum ki bunun bir alt yapısı oluştu.

Şimdi devam etmek istiyorum, ama dün neredeyse hiç uyumadım. Eğer sizin açınızdan da sorun olmazsa bugün ara verilmesini rica ediyorum. Yarın sabah…

Hakim: Sabahtan kastınız yarın mı?

Demirtaş: Evet bitirilmesi, yarına bırakılması.

Hakim: Bundan sonra savunmanızı sağlıklı yapamayacağınız için yarına kalmasını istiyorsunuz?

Demirtaş: Yani zorlanırım, çok zorlanırım, farklı bir savunma çıkmaz.

Hakim: Peki.

13 Nisan 2018 tarihindeki oturumda yapılan savunma

Hakim: Savunmanızın tamamını tamamlayamayacaksınız, öyle mi?

Demirtaş: Hayır, mümkün değil. Bugün, yarın onları tamamlamam mümkün değil. Dün özellikle, hendek, barikat meselelerinde bizlerin diyalogla, çatışma olmaksızın, hendek, barikatların kendiliğinden kapatılması ve sorunun, daha doğrusu demokratik özerklik tartışmasının siyasal alanda kalması konusundaki çabalarımızı bir iki örnekle anlatmıştım.

Hendek, barikatları diyalogla çözmeye çalıştık

Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde bunu başarmıştık. O dönemin Silvan Kaymakamı, dönemin Diyarbakır Valisi bunların hepsinin tanığıdır. Diyarbakır milletvekillerimiz çaba sarf etti, olayın tanığıdır.

Savunmam tamamlandığında, savunma tanığı olarak dinleteceğim.

Bizim girişimlerimiz bununla sınırlı değildi. Yüksekova’da da benzeri girişimde bulunduk. Şırnak’ta da, Nusaybin’de de, Cizre’de de bulunduk. Örneğin Yüksekova’da sokağa çıkma yasağı ilan edilmeden birkaç gün önce, yoğun bir şekilde girişimlerimiz başladı.

Hakkari’de, İçişleri Bakanı, Hakkari Valisi, KGM Müsteşarı nezdinde ve yine Yüksekova’da hendek, barikat diyen, kendilerine YPS’li diyenler ve mahallelerde yaşayan insanlar, oradaki parti teşkilatlarımız girişimde bulundular.

Bütün bu çaba ve çalışmalar da, Eş Genel Başkan olarak ben ve Figen hanımın bilgisi ve talimatı doğrultusunda, o dönem İstanbul Milletvekilimiz, Grup Başkan Vekilimiz Pervin Buldan ile Hakkari Milletvekilimiz Selma Irmak yürüttüler. Onları da önümüzdeki celsede tanık olarak dinleteceğim. Çok sayıda, yoğun bir görüşme trafiği sergilendi. Yeter ki, sokağa çıkma yasağı ilan edilmeden biz ikna edelim, kendileri kapatsınlar hendek, barikatları, herhangi bir operasyon olmasın, can kaybı olmasın, yıkım olmasın.

İki-üç gün sürdü bu çabalar. Bir gün, Pervin Hanım tanık olarak gelir, ona sorular sorduğunuzda, o da detaylı anlatır, ne tür girişimlerde bulundular, ne tür çabalar sarf ettiler, orada güvenlik bürokrasisinin nasıl engeliyle karşılaştılar, tıpkı Diyarbakır Sur ilçesinde olduğu gibi. Hakkari Valisi ile neler konuştular, Kaymakam’la neler konuştular, bunlar detaylı bir şekilde anlatılır. Yani kamuoyunda, özellikle iktidar yanlısı medyanın 1 Kasım seçimlerine doğru giderken HDP’yi hendek ve barikat kazmak, HDP’yi terör örgütü gibi lanse etmek konusunda yoğun bir algı ve çaba sürdürdüğü bir dönemde, biz aslında hendek ve barikatların kapatılması için neler yapmıştık, basın neden bunları yazmıyordu, neden görmüyordu? Bütün bu çabalarımızı görmek bir yana, neden savcılar bizimle ilgili hendek, barikat sorumlusu HDP’dir veya bunların propagandasını yapan HDP’dir gibi soruşturma açıyordu. Bütün bunların anlaşılması açısından, o dönemki çabalarımızın mutlaka ortaya çıkarılması lazım.

Hükümet siyaseti devreye soksa asla ölüm yaşanmayacaktı

Hendek, barikat meselesi ilk ortaya çıktığında, bizim çağrılarımızla birlikte hükümet ferasetli davransa, siyaseti devreye soksa “gerçekten de biz bu meseleyi STK’ların, baroların, siyasi partilerin, toplumdaki kanaat önderlerinin çabasıyla, hiçbir çatışma olmadan, sahada çözmek istiyoruz” dese, Başbakan ve Cumhurbaşkanı bu konuda serinkanlı açıklamalar yapsalar, bizim çabalarımıza destek verseler asla ölüm yaşanmayacaktı. Asla yıkım yaşanmayacaktı. Ben inanıyorum ki, Silvan’dan nasıl sonuç aldıysak her yerde sonuç alacaktık. Biz siyaseti her alanda, her yerde, her ilçede devreye sokmaya çalıştık.

Ama iktidar kendisi açısından öyle bir savaş rantı elde etmişti ki. Tam da arzu ettiği şey, seçime doğru giderken HDP’yi kriminalize etme, HDP’yi terör örgütü gibi gösterme, seçimin bir kaos ortamında gerçekleşmesi AKP açısından adeta bulunmaz Hint kumaşıydı.

Ahmet Davutoğlu çözüm sürecini istemiyordu

Ceylanpınar’da iki polisin uyurken yataklarında katledildikleri günden başlayarak, Davutoğlu’nun özellikle de çok sonradan itiraf ettiği şekilde - demişti ki “benim kafamda aslında çözüm süreci 6-8 Ekim günlerinde bitmişti, ama operasyonu başlatmak Ceylanpınar Katliamından sonra mümkün oldu.” Ceylanpınar’da gerçekten de iki polis, alçakça infaz edildi. Uyuyan iki polis. Hemen olayın akabinde, Ceylanpınar Kaymakamı, durum şüphelidir, birlikte kaldıkları ev arkadaşlarıyla ilgili bir şey de olabilir diye bir açıklama yaptı aynı saatlerde. Bir kaç saat sonra mı, ertesi gün mü tam bilmiyorum, PKK olayı üstlendi. Aynı gece, bunun intikamını alıyoruz diye Kandil’e hava saldırısı başladı ve çözüm süreci fiilen aslında o gün bitti. Fiilen aslında, o güne kadar bir şekilde, yeniden biz siyasal alana çekebilir miyiz, çatışma başlamadan, karşılıklı ölümler başlamadan başarabilir miyiz diye çok uğraşıyorduk.

Halen de devam ediyordu, ama o gün, fiilen o gün daha ateşkes karşılıklı bozulmamıştı. Ama o gün Davutoğlu, büyük bir komutan edasıyla bilmem kaç uçakla Kandil’e operasyon başlamıştır diyerek, operasyonu başlattı.

O gün ben, Ceylanpınar’da o iki polisin katledilmesi üzerine çok sert açıklamalar yapmıştım. Hem olayı nefretle kınamış, hem de ciddi araştırılması, üstüne gidilmesi lazım demiştim.

Çünkü geçmiş yıllarda, örneğin ‘93 müydü ‘94 mü tam hatırlamıyorum, yine böyle devlet ile PKK arasında görüşmeler yapıldığı bir dönemde ateşkes ilan edilmişti. Bingöl’de silahsız 33 asker, silahsız, sivil, otobüsle izne giderken vahşice katledildiler. Yine ateşkes bozuldu, yine çatışmalar başladı. Yine her taraf kan revan. Şehirlerde terör eylemleri, dağlarda bombalamalar. O günden bugüne binlerce insan öldü. Ceylanpınar’da iki polis katledildi, ama mesele iki polisin acısının çok çok ötesine geçti. Çünkü o günden bu yana binlerce kişi yaşamını yitirdi. Peki ne oldu? Hükümet ferasetli basiretli davransa diyorum ya. Ceylanpınar’daki katliamla ilgili gözaltına alınanlar oldu. Yargılandılar. Çünkü dediler ki, bunlar PKK üyesidir, bunlar işin içindeler dediler. Hepsi beraat etti. Çok kısa sürede. Çünkü baktılar ki, olay başka iş. Sonra, PKK bir açıklama yaptı, dedi ki “Biz ilk başta üstlendik, ama bizim eylemimiz değilmiş.” İlginç bir şekilde.

Bu olay neden önemli? Çünkü çözüm süreci bitirildi bunun üzerinden, fiilen ateşkesi bitirdiklerini eylemleriyle duyurmaya başladılar, arkasından da bütün ülke, her yerde yeniden silah, bomba ve şiddet eylemleriyle maalesef karşı karşıya kaldı.

O katliam aydınlatılamadı, hükümet yeterince bunun üzerine gitmedi. Ahmet Davutoğlu’na akademisyen olarak saygı duyarım. Hoca olarak iyi hocadır. Başarısız bir kitap yazmış olsa da. Ama siyasetçi olarak tam bir fiyaskodur. Bu gibi durumlarda hemen ortaya çıkıp açıklama yapıp, oradan büyük bir kırılma yaratan siyasetçi Davutoğlu’dur. 6-8 Ekim’de bunu yapmıştır. Bingöl’de 4 polisin katledilip Emniyet Müdürü’nün yaralandığı olayda bir saat içerisinde çıkıp biz dört PKK’li öldürdük, intikam aldık, kanı yerde kalmadı diyen de Davutoğlu’dur. Ceylanpınar Katliamından sonra da benzer açıklamalar yapan Davutoğlu’dur.

Siyasette bunun hesabı sorulmamıştır henüz. Davutoğlu’nun bu aceleciliği neydi? Bir Başbakan olarak yargıya niye işi bırakmadı? Niye yargı görevini tamamlasın da ortaya sağlıklı bir karar çıksın demedi? Niye? Parlamento bu konuda araştırma soruşturma açmak istiyor, niye desteklemiyorsun? Sen Başbakan olarak bir saat içerisinde bu vakaları nasıl çözdün? Sen Ankara’da iken bu olaylar şunlar tarafından yapılmıştır, intikamını da aldık veya tutukladık nasıl diyebiliyorsun?

Şüphelidir. Ahmet Davutoğlu’nun bunları açıklaması lazım. Çünkü Ahmet Davutoğlu, çözüm sürecine asla inanmamış bir siyasetçidir. O, kafasında neo Osmanlıcılık dediğimiz, Osmanlı’dan kalma, bütün Arap coğrafyasını, Kürtleri, bütün Arapları, bütün mezhepleri kendi çatısı, şemsiyesi altında toplayan büyük bir üst emperyal devlet örgütlenmesini kafasında kurgulamıştır.

Ahmet Davutoğlu Kürt halkını eşit bir halk olarak görmeyi içine sindiremedi

Bunun çağımıza uymayacağını, bunun kabul görmeyeceğini anlamaktan uzak, basiretsiz bir siyasetçidir maalesef. Kendisi ile her görüşmemizde kamuoyunda da ifade ettim, yüz yüze de; bu projenin bir facia olduğunu, Suriye politikasında Türkiye’nin Ortadoğu bataklığına sürüklenmesinin nedeninin de bu olduğunu, bu kafayla Kürt sorununun çözülemeyeceğini defalarca belirttim.

Bağlantısını şurada kuracağım. İddianamemle, hendek, barikat meselesi de böyle ele alındı Ahmet Davutoğlu tarafından. Yüz yüze görüşmemizde bana şunu söylemişti: “Selahattin Bey, Ortadoğu’da Kürtler bizim kanatlarımız altında olurlarsa rahat ederler.’’

Ben de kendisine aynen şunu söylemiştim: Siz artık Ortadoğu’da hiç kimseyi kanatlarınız altına almayı planlamayın. Omuz omuza durmayı deneyin. Yan yana, omuz eşitliğinde. Kanat altına alma devri bitti. İnsanlar özgür olmak istiyorlar. Herhangi bir hegemonik güç kabul etmiyorlar, etmezler. Bunu dayatmayın. Biz, böylesi bir politika değişikliği çerçevesinde her türlü girişiminizi destekleriz, ama Ortadoğu’da biz herkesi kanatlarımız altına alacağız dediğinizde, bu başarısız olur.

Ahmet Davutoğlu, Kürt halkını eşit bir halk olarak görmeyi hiçbir zaman içine sindiremedi, hiçbir zaman. Kanatlarının altına almayı düşünüyordu.

Kendisi, egemen geri kalanlar da yavru kuş, ben sizi beslerim anlayışıyla yaklaşıyordu. Çözüm sürecinden rahatsızdı bu yüzden. Recep Tayyip Erdoğan çözüm sürecini başlatmıştı, doğru. O dönem kendisiyle görüşmediğim için bir şey diyemiyorum. Ama Ahmet Davutoğlu hem Ceylanpınar’da polislerin katledilmesi, hem 6-8 Ekim olayları, hem de hendek, barikat meselesinde tam bir savaş rantçılığı yapmıştır. Oradan siyasi rantı nasıl elde ederim diye, tam bir savaş rantçılığı yapmış ve çözüm sürecinin bitmesinde çok çok aceleci davranmıştır.

Tabii Cumhurbaşkanı ve şu andaki AKP Genel Başkanı da bundan çok geri durmamıştır. Biz hendek, barikat kapatmak için çaba sarf ettikçe, yolumuzu tıkadılar. Güvenlik bürokrasisini destekleyip “hayır biz bu ili operasyonla çözeceğiz” dediler. Ahmet Davutoğlu kışkırtıcı açıklamalar yaptı, “önce Cizre’yi temizleyeceğiz”, bunların hepsi yok edilene kadar operasyon sürecek” dedi.

Siyasetin işi sorun çözmektir

İnsan, kendi ülkesinde suç işliyor olsa dahi bir yurttaşına bu şekilde davranamaz. Bu şekilde karar alamaz bir siyasi irade. Güvenlik personeli kendisine talimat verildiğinde hukuka uygun operasyon yapar, yapmazsa suç işlemiş olur. Bu, güvenlik personelinin işi. Ama siyasetçinin işi yargı, darbe ve güvenlik personelinden farklıdır.

Milletvekili terörle mücadele elemanı değildir. Siyasi partiler terörle mücadele enstrümanı değildir. Terörle mücadele başladığında, o güvenlik personelinin işidir, ama terörle mücadele anlayışında bir çözüm aramak da siyasetin işidir. Yargıdan siyasetin farkı da budur.

Yargı uzlaşma yeri değildir. Yargı uzlaşma aramaz, bağlı olduğu bir yasa vardır, dosyaya bağlıdır, ona uygun bir şekilde adil olarak karar vermek zorundadır. Ama siyaset öyle değildir, siyaset uzlaşır, ilkeler arayışına girer, yargı gibi soğuk bir zemin değildir, sınırları köşeleri belli bir zemin değildir siyaset.

Yasa dışı örgütle de görüşür, terör örgütüyle de görüşür, suçluyla da görüşür; siyaset bir tür, tabiri caiz ise, hastalık öncesi önleme mekanizmasıdır, önleyici tedbirdir. Yargıda önleyici tedbir yoktur, yargı sonuç ortaya çıktıktan sonra devreye girer, siyasetçi sonuç ortaya çıkmadan önce devreye girer.

Bizim yaptığımız bu önleyici tedbir girişimlerinin tamamı yargı konusu haline gelmiştir. Siyaset bunu yapmazsa, yargı gibi davranırsa neyi çözebilirsiniz? Ben terörle mücadele elemanı değilim. Milletin seçtiği bir milletvekiliyim. Ben terörle mücadele konseptine uygun davranmak zorunda da değilim. O, hükümetin politikasıdır, ben bunu kabul etmiyorum, eleştiriyorum.

Hükümetin terörle mücadele elemanı, personeli var; olan yapsın, ama ben o enstrüman değilim. Alternatifim ben. Siyasi çözüm alternatifiyim. Ve bunu da konuşarak yaparım, diyalog kurarak yaparım. Kandil ile de konuşurum, İmralı ile de konuşurum, hendek barikattakilerle de konuşurum. AKP de bunu yapmadı mı? 93’ten beri PKK ile 7 defa çözüm süreçleri yürütüldü, ateşkesler ilan edildi.

Karşılıklı görüşmeler yapıldı, Bekaa Vadisi’nde de yapıldı, Kandil’de de yapıldı, Oslo’da da yapıldı, İmralı’da da yapıldı, Ankara’da da...

Siyaset budur işte. Peki bundan dolayı yargılanan tek bir bürokrat, tek bir hükümet mensubu var mıdır 93’ten bu yana? Hayır. Ama biz yargılanıyoruz. Biz iktidar değiliz diye mi yargılanıyoruz? Sadece iktidara münasip bir hak mıdır siyaset yapma hakkı? Biz de hendek, barikata böyle çözüm bulmaya çalıştık.

Dün belirtmiştim, evet bizim birinci arayışımız, hendek, barikatı gerçekten o insanlar kendileri kapatsınlar, ikna edelim. Biz kabul etmedik, yanlış olduğunu söyledik. Gezdik milletvekili arkadaşlarımla birlikte, 12 ilçede çağrı yaptık. Ama ben bunu yaparken, Ahmet Davutoğlu’na da şu hakkı vermedim; sen de istediğini yapabilirsin kardeşim. Şehirler yakıp yıkabilirsin tamam. Ben hendek, barikata karşıyım sen de bundan faydalanarak nasıl olsa HDP de karşı, gerekiyorsa F-16 ile Cizre’yi bombalarım diyemezsin.

Benim bir görevim hendek, barikatın kapatılmasını sağlamaksa, bir görevim de oradaki insanların hakkını hukukunu korumaktır. Siviller katledilirken, onların sesi soluğu olmaktır, onu durdurmaktır, engellemektir. İkisini aynı anda yapmaya çalıştık biz. Hem hendek, barikatı kapatmak için girişimlerimiz sürüyordu, hem de bütün bu katliamları önlemek için girişimleriniz sürüyordu.

Tankların şehirleri bombalamasının neresi kanuna uygun

Bakın, elinde silah olan birini de, yasa dışı birini de, mafya olur, terörist olur, cinayet zanlısı olur, elinde silah vardır o anda, onu öldürmenin bile yasada koşulu vardır. Nasıl onun etkisiz hale getirileceğinin yasada geniş tarifi vardır. Teslim ol çağrısı yaparsın sağ yakalayabilmek için. Koşulları zorlarsın, orantılı bir şekilde giderek artan şiddet kullanırsın.

Yani temel hedef, onu canlı yakalayıp adaletin önüne çıkarmaktır. Güvenlik personelinin birinci hedefi budur. Ama hayır, bunu başaramıyorsa, kendi can güvenliği ve başkasının can güvenliği tehdit altındaysa, etkisiz hale getirecek şekilde silah kullanabilir. Bunlar yasada tariflenmiş.

Peki paletli tankla, Cizre’nin tepesine tank koyup apartmanları havaya uçurmanın neyi kanuna uygun olabilir? Sur’da paletli tankla bütün mahalleleri dümdüz etmenin neyi kanuna uygun olabilir?

Biz buna da karşı çıktık. İddianamede 7 tane fezleke buna dairdir. Sen misin Sur’da, Cizre’de katliam var diyen, operasyonları durdurun diyen… Operasyonları durdurun diye yürüyüş yaptı [Gazete kupürü gösteriyor] Demirtaş, hendek, barikata sahip çıktı. Demirtaş çukura sahip çıktı.

Bunu yazan alçaklar bir tek gün bizim çabalarımızı hendek, barikatın kapatılması çabalarımızı yazmadılar.

Biz Cizre’de, dün dediğim gibi neredeyse on kilometre dağ taş yürüyüp Cizre’ye ulaşmaya çalıştık. Sağlık durumu iyi olmadığı için Sayın Dengir Mir Mehmet Fırat’ı çağırmayacaktım, ama duruşmada kendisi. Cizre girişimlerimizin de tanığı Dengir Bey’dir. Kendisi Ankara’da o dönem bir hükümet yetkilisi ile konuştu. Sokağa çıkma yasağının kaldırılması için eşbaşkanlarımız, milletvekillerimiz Cizre’ye doğru gidiyorlar, oradakilerle görüşme ve diyalog halinde hendek, barikatın kapatılması için uğraşacaklar, ama sokağa çıkma yasağı var, Cizre’ye giriş yapamıyorlar, kaldırılsın ki bu konuda çaba sarf edilsin diye…

Dengir Bey bunun tanığıdır, Cizre için kendisi çok çaba sarf etmiştir. Ha keza Nusaybin için Mithat Sancar hocamız çok çaba sarf etmiştir. Şırnak için Mithat Sancar hocamız çok çaba sarf etmiştir. Gelip bunları tanıklıklarıyla anlatacaklardır. Bunları basın yazmaz, tabii ki bunları savcılar görmezden gelir. Valiler, İçişleri Bakanı, Başbakan, bunlar yokmuş gibi davranır, hepsi bundan haberdardı. Bu girişimlerimizi biliyordu, onların engellemelerine rağmen biz yapmaya devam ediyorduk. Ve her açıklamamda altını çize çize belirtmişim, kardeşim burada asker, polis yaşamını yitiriyor bunlar da can durdurmamız lazım.

Ben yürüyüş yaparken bazı yerlerde jandarmalar, bazı yerlerde polisler önüme geçip durdurmaya çalışıyorlardı, emir almışlardı. Şunu söylüyorlardı benim kulağıma - Cizre’ye giderken, Diyarbakır’da Sur’a giderken hatırlıyorum durdurmaya çalıştıkları yerde - diyorlardı ki, lütfen bu meseleyi çözün. Biz emir aldık, ama lütfen uğraşın başkanım, lütfen siz bu meseleyi çözün.

Beni hem durdurmaya çalışıyor, hem de durmayın diyor yani. Çünkü ölmek de öldürmek de istemiyor. Bu insanlar mecbur değiller, kendi ülkesinde iç hareketlere bu şekilde canını vermeye mecbur değil.

Çünkü biliyor ki, Selahattin Demirtaş ve arkadaşlar onun canı için de yürüyor. Onun üstündeki üniforması, onun üstündeki kıyafeti, onun insan kimliğini ortadan kaldırmaz. “Önce insan” demek zorundayız. Yani Ceylanpınar’da katledilen polisler benim kardeşim değilse, onun canı için benim canım yanmayacaksa, ben de insan değilimdir.

Ama hendek, barikatta öldürülen o genç de benim yüreğimi yakmıyorsa, ben kendimi sorumlu hissetmiyorsam, insan değilimdir. O öldürüldü orada. Niye öldürüldü? Siyasetçi olarak çözüm bulamadık, o yüzden öldürüldü. Asker, polis öldürüldü. Niye? Siyasetçi olarak çözüm bulamadık, o yüzden öldüler.

Biz bu sorumluluğumuzu kabul ederek yollarda, meydanlardaydık. Ankara’daki beyefendiler devletin verdiği güçle, devleti ele geçirmenin verdiği özgüvenle ortalığı yakıp yıkarız diyorlardı. Millet size bunun için oy vermedi; diyorlar ya, HDP’ye millet hendek, barikat kazın diye mi oy verdi, milletin bize verdiği oyun hakkını veriyorduk biz orada. Hendek, barikatı kapatmak için uğraşıyorduk. Peki millet size gidin Cizre’yi yakın yıkın diye mi oy verdi, gidin Sur’u dümdüz edin diye mi oy verdi?

F tipi hücremde çok huzurluyum

Siyasetçisiniz ya. Polisin işi bu değildir. Jandarmanın, Kara Kuvvetlerinin işi bu değildir, onlara emir verilir, operasyon yaparlar. Ama siyasetçinin işi alternatifleri oluşturmak, alternatifleri zorlamaktır. Bunu yapmayan siyasetçi ucuz politikacıdır, basiretsizdir, kan emicidir. Bin defa şükür olsun ki Rabbimize, biz bunun için vicdanen rahatız, sonuna kadar uğraştık. Sonuç aldığımız yer oldu, tek bir insanın canının kurtulmasına benim çabalarımın katkısı olmuşsa, ben onun için bin yıl yatarım.

Tek bir annenin yüreğinin yanmasını engellemişsem, ki eminim çok sayıda annenin yüreği yanmaktan kurtulmuştur, o anneler kimdir bilmem, o anneler de farkında değildir, bilemeyiz. Kaderi bilemeyiz çünkü. Allah’ın emridir, nerede kim vurulur bilemeyiz, ama biz çatışmanın derinleşmesini önlemişsek, bizler çözüm sürecini bir gün bile uzatmaya çalışıp, insanların canını bir gün bile olsa kurtarmışsak, bunun için ben bin yıl yatarım.

Peki binlerce insanın katliamından sorumlu olanlar, lüks içerinde yaşayıp bütün devleti ele geçirip, kudretli iktidarların keyfini sürseler bile, benim F tipi hücrede duyduğum huzuru duyabilirler mi, duyamazlar. Ben çok huzurluyum. En lüks saraydan bile daha huzurlu bir şekilde, Edirne’de F tipi hücremde yatıyorum, yatmaya da devam edeceğim. Ne mahkemenizden bir adalet beklentim var, ne adaletin gerçekleşeceğine dair bir inancım var, ne de bu dosyada en küçük bir adil yargılama yapılacağına dair inancım var. Yok.

Soruşturma başladığından beri belli, devam ederken belli. Heyetiniz de dahil olmak üzere verdiği ara kararlarda benim siyasetçi kimliğimi, dört yıllığına seçilmiş olup 15 ayımı milletvekilliğinden uzak, bir hücrede geçirmiş olmamı değerlendirmeye bile tabi tutmuyorsunuz. Ara kararınızda, CMK’nın bilmem hangi maddesini dayanak gösterip, “tutukluluğunun devamına” diyorsunuz, yani adil yargılama yapılmayacağı başından beri belli, sonuna kadar da öyle gidecek.

Aslında ben burada bu suçlamalara savunma yapmak için gelmiyorum. Suçları teşhir etmeye geliyorum. Bana karşı ve halkımıza karşı işlenen suçları, siyasetin suçlarını, yargının işlediği suçları tarihe not düşmek istiyorum.

Sonunda da kararı siz vereceksiniz. Ben sizin aklınızı ve vicdanınızı okuyamam, ama hakimler kararlarıyla konuşurlar. Kararlarınıza bakarak diyorum ki, siz adil yargılamadınız, adil de yargılamayacaksınız. Çünkü siyaset her yerde hakim. Siyaset yargının yüzde 80’ini baskı altına almış, yüzde 15-20’sini de kontrol altına almış durumda.

Yargı bağımsız olabilmek için çırpınıyor. Özgür olabilmek için çırpınıyor. Olumlu bir karar bir yerden çıkınca, hükümet hep birlikte oraya saldırıp boğmaya çalışıyor. AYM’den bir karar çıkıyor, oraya saldırıyorlar, bir ağır ceza mahkemesi bir karar veriyor oraya saldırıyorlar.

Yani dolayısıyla Selahattin Demirtaş dosyası, bu dava için söylemiyorum sadece, asliye cezada yargılandığım dosyalarda da asliye ceza hakimleri öyle bir baskı altında dosyaları sürdürüyorlar ki, inanılmaz bir şey. Bu nedenle bu fezlekeler, tümüyle iktidarı rahatlatmak, iktidarın önündeki muhalefet engelini kaldırmak, mümkünse Demirtaş’ı siyaset dışı bırakmak için büyük bir çaba, büyük bir uğraştır.

Cezaevinde ölürsem tabutumu dik çıkarsınlar, yatay çıkarmasınlar

Bu dosya açısından söylemiyorum. Fakat başka dosyalara da beni bir an önce siyasi yasaklı konumuna düşürmek için özel olarak bazı hakimlere baskı yapıldığını biliyorum. Böyle mi adalet sağlanacak peki? Biz bu yargıya mı güveneceğiz? Kusura bakmasınlar.

Fakat benim ölüm, bazılarının dirisinden daha fazla siyaset yapar. Ben siyasi yasaklı olunca, mahkeme benim hakkımda TCK 53’e göre karar verdiği zaman şunu da yazmıyor oraya: “Halkla arasındaki sevgi ve saygı bağının da koparılmasına” diyemiyor. Hiçbir mahkeme böyle bir karar alamıyor. Hakkımda ömür boyu siyaset yasağı da konulsa, ben siyasetçiyim, halkımla birlikte her yerde siyasetimi yaparım. Hücrede de yaparım.

Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı seçimini belirleyecek olan biziz. Kilit biziz, anahtarı biziz. Siyasi yasaklı olsam da biziz, olmasam da biziz. Kilit bizim elimizde. Bakalım, ne yapacaklar göreceğiz. Yargı buna alet olacak mı olmayacak mı, göreceğiz. Ama dediğim gibi, ben oraya dik girdim, Edirne Cezaevine. Oradan da dik çıkacağım. Benim arkadaşlarıma vasiyetim de, ben orada ölürsem tabutumu da dik çıkarsınlar, yatay çıkarmasınlar.

Cizre ile ilgili üç fezlekemde, oradaki insan hakları ihlalleriyle ilgili katliam demiş diye örgüt propagandası davası var. Siz şeye takıldınız herhalde, tabutun dik çıkarılmasına.

Hakim: Yok yok, takılmadık, siz devam edin.

Ölçüsüzlükte sınır tanımayan bir yargı baskısıyla karşı karşıyayım

Dolayısıyla, özellikle Cizre’de yaşanan insan hakları ihlallerine dair o dönemde benim o konuşmaları yapmama sebep olan hak ihlallerini anlatmak istiyorum ki, niye konuşmuşum öyle? Niye hükümeti sert eleştirmişim öyle? Neden katliam demişim? Bu bir örgüt propagandası mıdır, yoksa realiteye dayalı altyapısı var mıdır?

Biliyorsunuz, iftira suçunda bile eğer söz konusu isnatla ilgili ispat gerçekleşirse, iftira ortadan kalkar. Ben orada katliam var dediğimde bu bir terör propagandasıysa, orada katliam izlenimi uyandıran ya da katliam diyebileceğim hiçbir şeyin olmaması lazım ki, ya da ben kafamdan uydurmuş olayım ki, benim derdim orada aslında insanların hakkını ve hukukunu aramak değil de bir terör örgütünün propagandasını yapmak olsun. Böyle değerlendirilebilir ancak.

Ortada hiçbir ihmal olmayacak, orada gerçekten bir terörle mücadele var, eli silahlı teröristler var ve güvenlik güçleriyle çatışıyorlar, ben de çıkıp diyorum ki, oradaki YPS’lilerin, silahlı gençlerin mücadelesini desteklemek için çıkıp diyorum ki, hükümet sivil katliamı yapıyor, hükümet hak ihlali yapıyor, böylece onları rahatlatacağım, onların silahla mukavemetlerini bu şekilde siyasetçi olarak destekleyeceğim. Fezlekenin anlayışı bu.

Peki öyle değilse? Peki sivil insanlar katledilmişse? Peki ortada cenazeler varsa? O zaman ne olacak? O zaman ortaya başka bir suç çıkıyor. Benim işlediğim suç değil, sivilleri katledenlerin suçu çıkıyor. O yüzden anlatmam gerekiyor. Üç tane fezlekem doğrudan bu meseleyle ilgili.

Ayrıca 6-7 dosya da Cumhurbaşkanı’na hakaret, Başbakan’a hakaret, güvenlik güçlerine hakaretten devam ediyor. Bir konuşmadan, tek bir konuşmadan 7 tane dava açılmış. Biri burada - dosyanızda örgüt propagandası - 4 tanesi Diyarbakır’da, 2 tanesi de Mardin’de. Onlar da Cumhurbaşkanı, Başbakan ve güvenlik güçlerine hakaret dosyası. Tek bir konuşma.

Yani, ölçüsüzlükte sınır tanımayan bir yargı baskısıyla karşı karşıya kaldım gerçekten. Yaptığım tek şey de, Cizre’deki katliamları anlatmaktan ibaret olan bir konuşmaydı.

Dosyada, bir insan hakları örgütü olan MAZLUM-DER’in Çatışma ve İzleme Çözüm Grubu’nun hazırladığı 4-6 Mart 2016 tarihli Cizre İnceleme ve Gözlem Raporu’nu göreceksiniz. Bu bir insan hakları örgütü, biliyorsunuz. MAZLUM-DER ulusal düzeyde çalışan bir insan hakları kurumu. Kapsamlı bir şekilde kendi gözlemlerini aktarmışlar. MAZLUM-DER, partimizle siyasi ideolojik hiçbir bağlantısı olmayan bir örgüttür. MAZLUM-DER’in gerçekten de yaptığı çalışmalara hep güvenirim. İHD’de başkanlık yapmış biri olarak biliyorum. İHD de öyledir, MAZLUM-DER de. Raporları var, kapsamlı bir şekilde.

TTB‘nin, gidip incelediler, hazırladığı rapor var burada. Baroların hazırladığı rapor var. TİHV’nın raporu var. ÖHD raporu var. GABB (Güneydoğu Anadolu Belediyeler Birliği) raporu var. Partimizin de raporu var, CHP’nin de raporu var. Yani çok sayıda farklı kesim Cizre ile Silopi ile ilgili rapor hazırlamış.

Dün size, bir yaşlı kadının cenazesinden söz ettim. 76 yaşında, Taybet Ana. Dosyada fotoğrafı var mı bilemiyorum, aslında o kadar çok çıktı ki o dönemde, Silopi’de kendi evinin önünde keskin nişancı kurşunuyla öldürüldü, 76 yaşında.

Hiç bir insanın vicdanı yaşlı bir kadının vurulmuş olarak sokak ortasında bırakılmasına razı olmaz

Bizler de parlamentodaydık o zaman. Tabii cep telefonları çalışıyor, sokağa çıkma yasağı var, ama herkes Cizre’de, evlerinde. Milletvekillerimizi aradılar. Dediler ki, “Annemiz vuruldu, fakat biz kapıdan çıkar çıkmaz ateş ediliyor, cenazeyi alamıyoruz.” Henüz ilk saatler.

Arkadaşlar Bakanlık’la, müsteşarlıkla görüştüler. Kaymakama, Valiye ulaşmaya çalıştılar. 76 yaşında bir kadın vurulmuş, yaşıyor mu ölü mü belli değil, ama kendisine ulaşılamıyor. Yani ambulansın gitmesine izin verin ya da çocukları almak istiyor, izin verin. Daha ilk saatlerde arkadaşlarımız girişimlere başladılar.

Ben o kadar kısa sürede çözüleceğini düşündüm ki. Çünkü, kendisine insanım diyen hiç bir insanın, 76 yaşındaki yaşlı bir kadının vurulmuş sokak ortasında bırakılmasına vicdanı razı olmaz O saatlerde çözülür diye düşündüm. Fakat akşam dediler ki, “halen alınamamış.” İnanamadım.

Tam 7 gün sürdü. Ahmet Davutoğlu’na parlamento kürsüsünden çağrı yaptım, rica ettim. Her şey bir yana - bizim hatamız var, sizin hatanız var bırakıyorum bir tarafa - sizden rica ediyorum. 6 gün oldu, bir yaşlı kadının cenazesi sokaktan alınmadı.

Sen Müslüman, o kadın Müslüman, ben Müslüman. İnsanız ya. Sen de Başbakan’sın. 6 gündür bürokratlarınız duyarsızlar. Güvenlik güçleri izin vermiyor, cenaze alınamıyor. Alınamadı. Cenazeyi almak isteyen damadı da öldürüldü. O şekilde Taybet Ana’nın cenazesini alabildiler. Peki alabildiler de, defnedebildiler mi? Defnine izin verilmedi. Evinden çıkamadı. Cenazeyle günlerce evde beklediler. 2015 Türkiye’sinde yaşandı bunlar. Ben insanlığımdan utandım, bunlar insanlıklarından utanmadılar. Ben o açıklamaları yaparken aklımda bunlar vardı.

DBP, partimin en büyük kurucu partisidir. Bizim eski BDP’dir. Benim eski partimdir. Onun Parti Meclisi üyesi Sevê Demir, yıllarca birlikte çalıştığım bir arkadaşım. Silopi’de yakın mesafeden, ağır bir silahla kafası parçalanarak öldürüldü. Fotoğraflarını gördüm.

Dediler ki, bir terörist öldürdük. Parti Meclisi üyemiz Sevê Demir. Ben bunu görüyordum, o açıklamaları yaparken. Herkes “terörist öldürüldü” diyordu da, ben onun Sevê Demir olduğunu biliyordum. Silopililer biliyordu. Bizim bütün partililerimiz biliyordu.

Cemile Çağırga. 6 Eylül 2015’te küçük bir çocuk. Annesi şunu söylüyor: Sokağa çıkma yasağı vardı. Cemile’nin hastaneye götür&u