RTE’nin Libya’da ve Suriye’de işi var!

Mahir SAYIN yazdı: Kimileri sıkça RTE İktidarı’nın bittiğini, sonrasını düşünmenin gerektiğini tekrarlayıp durmaktayken RTE İktidarı da bu lafın söylenmesinin üzerinden yıllar geçmesine karşın varlığını devam ettirmektedir.

RTE’nin Libya’da ve Suriye’de işi var!

 

Kimileri sıkça RTE İktidarı’nın bittiğini, sonrasını düşünmenin gerektiğini tekrarlayıp durmaktayken RTE İktidarı da bu lafın söylenmesinin üzerinden yıllar geçmesine karşın varlığını devam ettirmektedir.

 

Yalandan ölen yok!

Yok diye siyaset tümüyle bir yalan fabrikasına dönüştü. Ekonomik gerçekler altüst ediliyor. Siyasi hakikatler tam tersine çevriliyor. Dış politikada olup bitenler hezimet olsalar da zafer olarak ilan edilebiliyor.

Siyasetin yalancılık olduğu konusunda yaygın bir kanaat olması aslında boşuna değildir. Ama yalanın da yenilir yutulur cinsten olabilmesi için biraz süslenmesi gerekir ki, duyan kolay yutsun. Ama RTE için bu sınırlar tümüyle ortadan kalkmış durumda. Göbels gibi yalanın büyüğünü söyleyip, inanmayanı da vatan haini ilan edip işin içinden çıkıyor.

 

Company TSK!

Bir aydır ki AKP politikaları altüst oluyor. Hiçbir beyanatın ömrü bir haftayı geçmiyor. RTE’nin ülkenin ancak %10’unu denetim altında tutan Trablus Hükümeti’yle 2019 Aralık ayında yaptığı anlaşma sonucunu şöyle dillendiriliyor:

-Libya Mutabakat Hükümeti’yle anlaştık; Akdeniz petrol sahaları denetimimizde. Hükümet isterse asker göndereceğiz!

TC’nin bu adımı birçok ülkeden tepki görürken kısa süre sonra “Libya’nın dostları”  Berlin’de toplanıyorlar ve Libya’ya askeri destek verilmesinin BM kararlarına uygun olarak yasaklanmasını istiyorlar. TC de bunu imzalıyor. Sonra sayısı hala bilinmeyen TSK mensubu “şehit” olup, RTE’nin “tepeleri”ni boş bırakmamak için yurda dönüyor.

Tabi bu arada korkunç bir hakikat de ortaya çıkıyor: Türkiye Libya’ya terörist ihraç etmiş. Adları da “bizim farklı ekiplerimiz”! TC yetkilileri inkar etmiş olsa da aslında bunun olacağını Reuters Ajansı Aralık 2019’da haber vermişti. Devlet yetkililerinin “Yok öyle bir şey”  laflarına karşın RTE bir TV programında şunları söylüyor:

“Bizim askerimizin oradaki görevi koordinasyondur. Muharip güç olarak bizim orada farklı ekiplerimiz olacak. Bunlar bizim askerimizin içinden değil. Bu farklı ekiplerle o muharip güçler orada çalışacak. Ama işin koordinasyonunu bizim üst düzey askerlerimiz yürütecek.”

Bu farklı güçlerin RTE’nin Suriye’de örgütlediği Suriye Milli Ordusu mensupları olduğu aşikar. Fazladan maaşla ve TC vatandaşlığı karşılığı “orada çalışacak”lar! Company TSK!

 

Ceng-idlib ve beka

Recep Tayyip paşanın “Atatürk’ün Libya’da ne işi vardı?” sorusunu sorarak çıktığı Libya seferinin “birkaç tane şehit”le sonuçlanmasının ardından şehitler tepesini boş bırakmamak için İdlib cengi başladı. Rusya silahlı kuvvetlerinin desteği altında Suriye ordusunun işgal edilen kentleri geri almak üzere başlattığı harekât, TSK’nin gözlem noktalarının birçoğunu geride bırakıp İdlib’e doğru ilerlemeye başlayınca Faşist Koalisyon’un ayakları da sarsıntı geçirmeye başladı; Bir yandan Bahçeli, “Nerede bu FETÖ’nün siyasi ayağı?” diye bir manevra yaparken diğer taraftan da Başbuğ AKP İktidarı’nın sorgulanmasına işaret eder gibi “askerlerin sivil mahkemelerde yargılanması kanun değişikliğini” kimlerin (Cemaatle birlikte AKP’nin) kotardığını sorgulamayı hatırladı/hatırlattı. RTE neredeyse çılğına döndü ve Başbuğ hakkında dava açmaları için vekillerine talimat verdi.

RTE içine düştüğü açmazı yine dış düşmanla çıkaracağı bir savaşa bağladı ve Suriye Ordusu’nun ilerlemesine karşı varolan gözlem noktalarının dışında, 7500 olduğu söylenen bir askeri kuvvetle İdlib’e girmeye başlarken (ki bu sayı Astana Anlaşması’nda 500 diye tespit edilmiştir), Suriye Hükümeti’ne de kendi topraklarından çıkması için Şubat sonuna kadar mühlet verdi!

Bu durumun Rusya ile bir gerilime yol açacağını fark eden AB, ABD ve NATO TC’ye destek verdiklerini ilan ettiler. RTE Putin karşısındaki konumunun güçlendiğine inanarak attığı adımları hızlandırdı ve birden şehitler tepesine 36 “tane” şehidin daha eklendiği haberleri İktidar Bloku’nu temelden tepeye kadar sarstı. RTE’nin Putin’i geriletebilmek için NATO’yu, Fransa’yı, Almanya’yı yardıma çağırması bir işe yaramadı: Rusya RTE’nin önerdiği dörtlü zirveye katılmayacağını ilan etti ve RTE’ye aynı tarihlerde ikili görüşme önerdi. Buna karşılık Rusya’yla olan gerilimi artırmak için NATO TSK’ya hava desteği vereceğini ilan etti. İtiraz eden Yunanistan tehditlerle vazgeçirildi. RTE ek olarak da elindeki göçmenleri Rusya’ya olan baskılarını artırmaları ve kendisini desteklemeleri için Avrupa’ya doğru yola çıkardı.

RTE’nin bu yaptıklarıyla Rusya’yı İdlib’i kendisine bırakması için ikna etmesi tek şartla mümkün olabilir: NATO’nun Rusya’yla çatışmaya kararlı olduğunu gösterecek somut adım atması.

Daha önce de Putin TSK’nin İdlib’e girmesini ABD saldırılarına karşı zaman kazanmak için kabullenmiş ve mesele teröristlerin (El Kaide kalıntıları) ellerindeki ağır silahların alınması ve bir çatışmasızlık durumu yaratılmasının birkaç ayda gerçekleştirilmesine bağlanmıştı. 2018’de Soçi’de yapılan anlaşmaya göre Türkiye 12 noktada toplamı 500 askerden oluşan ateşkesi gözetleme noktaları oluşturacaktı. Birkaç ay diye hesaplanan zaman iki yılı geçti ve TC verdiği sözde durmak yerine bölgenin hakimiyetini, denetimi altına alabileceğini sandığı Heyet Tahrir el Şam’a (HTŞ) bırakmak zorunda kaldığı gibi, Suriye’de Kürt varlığını engellemek üzere elde ettiği avantajları kaybetmemek adına onların koruyuculuğuna da soyundu. Şimdi RTE, İdlib gibi bir sorundan kurtulan Suriye Devleti’nin kendisinden TSK’nin diğer alanlardaki varlığına da son vermesini isteyeceğini iyi bilmek dolayısıyla buradaki varlığını sonuna kadar korumayı bir varoluş yokoluş meselesi olarak görmektedir; Haklıdır da. Libya’da yüz yüze gelinen açmazın (ki, bu açmaz Hafter güçlerinin Trablus’u almasıyla daha da büyüyecektir) katmerlisiyle Suriye’de yüz yüze gelecek ve işte o zaman tam bir “beka” sorunuyla karşılaşmış olacaktır. Bunun içindir ki, İdlib RTE için bir nihai cenktir ve bu cengin sonunda sadece işgal bölgelerini kaybetmek, Kürtlerin Rojava’daki varlığına razı olmak değil bütün bir iktidar blokunun çatlaması ve RTE’nin geleceğinin belirsizlik içerisine sürüklenmesi vardır.

 

İp Cambazı ve Değneği

İp cambazı elindeki çubuğun verdiği denge imkânı ile ipin üzerinde akıl almaz hareketler yapmayı başarır. Ama bir kez değneği elinden düşmeye görsün işte o zaman felaket çanları çalmaya başlar.

RTE gerçekten bir ip cambazı gibi.  Bir yandan PYD’yi ortadan kaldıracağım diye uğraşıyor; PYD’yi ise NATO müttefiki Trump/ABD destekliyor; Diğer yandan da Esad Hükümeti’ni bitirecekti; onu ise yine müttefiki Putin/Rusya destekliyor. RTE gerek uluslararası ve gerekse bölgesel politikadaki varlığını bu iki tuhaf müttefik sayesinde sürdürüyor.

Rus uçağını düşürüp, ABD ile “eğit donat” projesini akamete uğrattıktan sonra sahanın da masanın da kenarına itilen RTE birden Putin sayesinde yeniden alana ve masalara dönüverdi. Putin’in NATO’de bir çatlak yaratmak ve verimli bir ineği sağmak adına verdiği destek TC’nin kullanım değerini yükseltirken alandaki ve masadaki varlığına AB ve ABD’den de yeniden bir değişim değeri gelmesine olanak sağladı. Böylece TSK İdlib, Afrin, Cerablus, Tel Abyad, Ras-ul Ayn gibi alanlarda işgal durumu yaratabildi; Rojava özerkliğini şiddetle sarsmaya başardı.

Bunlara ve 15 Temmuz’da gerçekleştirilen darbenin sağladığı imkanlara bakınca beş yıl içerisinde RTE’nin bataktan zirveye çıktığına kanaat getirilebilir. Bölgede bir kenara itilmiş ve Rusya’nın tehdit alanında bulunurken müttefiki cemaatçilerle de çatışma içine sürüklenen RTE, birden tehdit gücünü (Rusya) müttefike dönüştürmeyi ve ortağıyla olan çatışmayı da daha önce çatıştığı MHP ve Ergenekoncularla bir araya gelip faşist bir blok kurarak aşmayı başarmış oldu. Bu az şey değildir.

Ancak bu beş yılın sonunda gelinen noktada, yerel seçimlerde bütün büyük kentleri kaybederken, Libya ve Suriye’de yüz yüze geldiği şehitler tepesinin yükselmesi iktidar blokunu içten sarsmaya başladığı gibi AKP’nin kendisinin de daha fazla kayıplara uğramasına yol açıyor. Kurulan ve kurulacak olan yeni partilerin öyle ya da böyle AKP’den bir şeyler daha götüreceğine kuşku yok. Dolayısıyla da MHP ve Ergenekoncularla birlikte çoğunluğu ucu ucuna sağlamış olan AKP’nin iyice azınlığa düşeceğine kuşku yok. Ne var ki, bu arada herhangi bir seçim olmadığından dolayı da RTE kendisini fazla sıkıntıda hissetmemektedir.

Ancak içerde ve dışarıda uğranılan hezimetlerin iktidar blokunu çatlatması ve RTE’nin meclisteki çoğunluğu kaybetmesi durumunda yönetme sıkıntısı içine gereceği gibi, yerel seçimlerde kazanma duygusu edinmiş olan muhalefetin atağa geçmesi ile bir erken seçime evet demek zorunluluk haline gelebilir. Bunun önüne geçebilecek olan iki şeyden biri yeni bir koalisyon imkânının denenmesi (seçenekler CHP’ye kadar uzanır) ya da diktatörlüğün bütün örtülerini atarak açık hale gelmesidir. İşlerin bu noktaya sürüklendiği durumda da diktatörlüğü açık hale getirmeye gücünün yetip yetmeyeceği eskisine göre çok tartışma götürür.

 

Cambazın düşmesini beklemeden…

Lenin’in devrimci insiyatifi kullanma konusunda önemli bir tespiti vardır: bir sistem ne kadar çürüse de onu vurup devirmedikçe kendisini yeniden var etme yollarını bulur. Bu, bütün bir emperyalist dönemde çürüyen kapitalizmin var olmaya nasıl devam edebildiğini izah ettiği gibi çürüyen iktidarların da uzun yıllar nasıl olup da o katta kalabildiklerine de ışık tutar. Bunun için iktidarın eskisi gibi yönetemez hale gelmesi kadar muhalefetin de kendisini yönettirmeyecek güçte ve kararlılıkta olmasını gerekli görür. Kimileri sıkça RTE İktidarı’nın bittiğini, sonrasını düşünmenin gerektiğini tekrarlayıp durmaktayken RTE İktidarı da bu lafın söylenmesinin üzerinden yıllar geçmesine karşın varlığını devam ettirmektedir. Elbette her muhalefet iktidar olduğunda ne yapacağını iyi bilmek ve halka da bildirmek zorundadır. Yoksa tercih edilmesinin hangi nedeni olabilir ki. Ama bunu ilan etmiş olmak iktidarın sonunu getirmez. O sonu getirecek gücü de oluşturabilme sanatında usta olmayı gerekli kılar.

RTE’nin bunca badireyi oldukça rahat atlatabilmesi ve yönetmeye devam edebilmesinin sırrı da burada yatmaktadır. Uzun yıllardır ilerleyemediklerini, arzuladıkları “dindar ve kindar” nesli yetiştiremediklerini kendileri de ikrar etmelerine rağmen hile hurdanın da katkısıyla iktidar katında durmayı başarabilmektedirler. Ama hile hurdanın buna yetmeyeceğini gösteren en iyi örnek İstanbul seçimleri oldu. Hilebazlığın daha az hissedildiği ilk seçim az farkla aleyhte kapanırken, seçimi tanımama sahtekârlığı, sanki bu kez sonucu garanti etmek istercesine farkın büyümesini getirdi. Artık büyüyen fark karşısında yapılabilecek hile de kalmamış oldu.

AKP iktidara gelirken rakiplerini birincisi, krizin getirdiği yıkım, ikincisi de o zamana kadar olan bütün (neoliberal politikalar ve öncesi) günahları muhaliflerine yıkmayı becermesi ve onların da yüklenen suçu bir marifetmiş gibi benimsemesi ile vurdu. Daha sonra iktidarın sürdürdüğü sağ politikalarda hikmet görüp sağa gitmiş kitleyi sağa kayarak kazanma yoluna giren muhalefet aslında iktidarın yaptıklarının onaycısı olmaktan öteye gidemedi. İktidar her sıkıştığı yerde muhalefeti Suriye’ye asker gönderme de dahil her suçuna ortak etmeyi başardı. Bu sağına asimile olmuş politikada yığınların aradaki farkı görüp kabullenerek muhalefete yönelmesini bekleyemeyiz. Olsa olsa iktidarın bıkkınlık vermesiyle ondan kopmalara tanık olabiliriz. CHP’nin son Suriye “şehitler tepesi”ne olan katkıları da göstermektedir ki, solda kendisine bir hayat alanı açma görüşü ve gücü yoktur; o hayat alanını AKP’nin oluşturduğu zeminde kurmaktadır.

Esasında bütün politik mücadelelerde en soldaki partinin gücü (eğer makro politika açısından kaale alınacak bir nitelik ve niceliğe sahip ise) politikanın ne tarafa yöneleceğini tayin eder. Komünist partisinin gücü faşist partilerin bile sol bir demagoji oluşturmasını zorunlu kılar.  Bunun içindir ki, bugün açık alanda süren mücadelenin en sol kanadını oluşturan HDP ittifakı, bulunduğu konumdan öteye, en azından CHP’ye karşı bir tehdit oluşturduğunu gösterecek bir nitelik ve nicelik sergilemek zorundadır. Bunun şimdiye kadar sürdürülen politikalarla (arada bir Türkiye partisi olma) sağlanmasının mümkün olmadığı çoktan ortaya çıkmış bulunmaktadır.

 

HDP, AKP’ye kaybettirme politikasıyla yetinemez

CHP rahatlıkla, ittifak kelimesini telaffuz etmek yerine “HDP’den oy istedik ve aldık” diyebilmektedir. Bunun adı arsızlıktır elbette ki. HDP, AKP’ye kaybettirme politikası’nda kararlı olmasa ve istemeseydi CHP bu istediklerini zor alırdı. Mesele onların istemelerinde değil, HDP’nin belirlediği fasizmi engelleme, çelmeleme siyaseti’nde yatmaktadır. Ne var ki, düşüremedikten sonra çelmelemenin getirisi bir anlık sendelemedir. Eğer bu çelmelerin arkası gelmez ve iktidar kendisini toparlama imkanını bulursa, mesele faşizmin kurumlaşmasının biraz geciktirilmiş olmasına indirgenmiş olur. Dolayısıyla benzer çelmeleme siyasetleri ile yol almayı değil, gerçek alternatif olmanın yolunu açmak gerekir. Bunun yolu da uygulandığında başarılı sonuçlar vermiş olan Türkiye siyaseti’nin zaman zaman değil sürekli bir hale getirilmesidir.  Bu, Özgürlük Hareketi’nin çabalarını gerektirdiği gibi daha fazla sosyalist hareketin yeniden yapılanmasını ve HDP’nin nicel ve nitel varlığına gerçek bir Türkiye politikası uygulamaya yetecek katkıyı sağlamasıyla mümkün olabilir.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler