Politik Çaresizlik: Gençlik Korkusu

Tunahan GÖZLÜGÖL yazdı - Yaşamak bir direnişken ve yaşam koşulları bu kadar dibe vurmuşken bundan en çok etkilenen ve buna en çok direnen kesimlerden biri elbette gençliktir. Ekonomik koşullar kötüleştikçe gençlik de keskin virajlara giriyor ve uçurumdan düşmemek adına birbirlerine sıkıca kenetleniyorlar.

Politik Çaresizlik: Gençlik Korkusu

 

Her yıl olduğu gibi 2020 senesi de bugünlere gelinceye dek oldukça hareketli geçti. Her alanda birçok eylem ve karşı çıkış gerçekleşti. Bu o kadar alışılagelen bir durum halini aldı ki artık iktidarın bir çıkmazı olmaktan çok bu tip olgular halkın yaşam tarzı olmaya başlamıştır. Apolitik bir kitle neredeyse kalmamıştır. Elbette politika kavramından ve onun gerçekliğinden uzak duran insanlardan bahsetmek mümkün ama politik bir fikri olmayan birinin olması koşullar herkesin cebini, zihnini boşaltırken hatta canını alırken imkansıza yakın. Politik olmak özü itibariyle söylemiyor olsa dahi söyleyecek sözü olmaktan başlıyor. Mücadele ise fiziki hareketlilik gerektiriyor. Elbette sözel bir mücadelenin gereksiz veya mücadele dahi olmadığını ifade etmiyorum. Ancak günümüz tüketici sistemin sosyal alanda da etkili olmasıyla birlikte fikirler de bazı kesimler için bir tüketim aracı olmaktan öteye gidemeyebiliyor. Örneğin sermayenin LGBTİ+ renklerini her yerde kullanmaya başlaması bir satış stratejisinden başka bir şey değildir. Bunu en net uluslararası sermayenin bazı ülkelerde bunu daha önceden kullanmaya başlaması ancak Türkiye’de bunun daha ileri tarihlerde uygulamaya konmasında görüyoruz. Bu tip şeyler elbette fikirden öte oluyor. Yani gökkuşağı renklerinin ne ifade ettiğini toplumdan dışlanan LGBTİ+’lara sorun bir de. Yani bu tip olgularda sadece bir fikir üretmek ve söylemek yetmiyor. Bu fikir için mücadele de etmek gerekiyor. Hatta devlet tarafından imzalanmış uluslararası bir sözleşmenin yine devlet tarafından yok sayılmaması için bile mücadele etmek gerekiyor. Üstelik bu kadınlara dönük şiddeti ve bununla mücadeleyi içeren bir sözleşme olsa dahi mücadele etmek gerekiyor; hem sözleşmeyi uygulamayan devlet ile hem de bu uygulamayışı destekleyen TGB gibi içi boş kurumlarla. Yaşadığımız coğrafyanın gerekliliği oldu artık. Yaşam tarzından kasıt da aslında “yaşamak için direnmek” veya “yaşamak direnmektir”

sur1

Yaşamak bir direnişken ve yaşam koşulları bu kadar dibe vurmuşken bundan en çok etkilenen ve buna en çok direnen kesimlerden biri elbette gençliktir. Ekonomik koşullar kötüleştikçe gençlik de keskin virajlara giriyor ve uçurumdan düşmemek adına birbirlerine sıkıca kenetleniyorlar. Gençliğin toplum içinde bir dinamik yapı olduğunu her yerde belirttim ve hepimiz de biliyoruz bunu. İşte gençliğin dinamik oluşu nedeniyle yüklendiği misyon gereği gençlik bu virajlardan daha zor çıkıyor. Bu yüzden gençliğin birleşik kenetlenmiş mücadelesi birçok noktada önem arz ediyor. 4 Mart’ta Ankara’da gerçekleşen KYK eylemini hatırlıyoruz. Ankara Üniversitesi’nde Las Tesis eyleminden sonra bursları kesilen arkadaşlarımız için yapılmış bir eylemdi o ve açlığa mahkum etmeye çalışılan gençliğin birbirine kenetlenişinin önemli bir örneğiydi kanımca. Bursları kesilen arkadaşlarımız için yapılan eylemde gözaltına alınan arkadaşlarımızın da burslarının kesilmesi mücadele etmenin önemini bir kere daha ifade ediyordu aslında. Bu yalnızca bir örneğiyken İstanbul, Ankara, İzmir gibi birçok ilde gençlik örgütleri adıyla yapılan eylemler birleşik bir gençliğin en önemli projeksiyonlarıdır.

sur2

Birleşik bir gençlik mücadelesi önemini her alanda vurgularken bir de diğer tarafta, bu birleşik gençliğin tam karşısında olanlar, bileşenler var. Bunların en büyüğü ve bence ana bileşeni devlet. Geri kalan faşist çeteler ise bu devletin yansımalarıdır. Aslında bu bileşenleri bir ölçüm aracı olarak görebiliriz. Bahsi geçen gençliğe karşıt bileşenler ne kadar saldırılarını arttırırsa doğru yolda ve haklı bir mücadelede olduğumuzu o kadar net anlıyoruz.  Her eylemde öncelikle gençlik örgütlerine dönük saldırılar, gençlik üyelerinin kaçırılması, işkence, şiddet bunların hepsi korkan bir yapının refleksleridir. Korkusu arttıkça da bunların şiddeti artmakta. Bir de tabii bu artışların fırsat boyutları var. Salgın süreci bu fırsatçılığın net olarak görüldüğü bir süreç. Bizlere korkulması gerekenin virüsten çok bu virüsün yarattığı fırsatçılık ortamı olduğu açıkça vurgulanıyor. 6 Mayıs için Ankara’da yapılan anma bunu çok net gösteren bir olaydı. Her sene flamalarla, fotoğraflarla, ozalit ile girilen alana bu sene ne flama ne önlük ne ozalit alındı. Fotoğrafları bile zar zor alana alabildik. Bunda elbette daha önce alana giren ve hiçbir direnç göstermeden kabullenip, yelkenleri indiren kurumların da etkisi var ama ana kaynak onlar değil. Aynı şey yine Ethem Sarısülük ve Gezi anması için Güvenpark’a gelindiğinde de oldu. 6 yıldır saldırmadıkları eyleme yine gençlik örgütleri nezdinde saldırıldı. Gençlik gözaltına alındıktan sonra anma yapılmaya devam edildi. Yine işkence ve yine şiddet… Buna şimdilik son noktayı koyan ise elbette Suruç eylemi oldu ve devletin gençlik korkusunu asıl bu alanda gördük. Ve biliyoruz ki Suruç gençliğin kırmızı çizgisidir, ortak acısıdır. Bu yüzden her sene olanca birleşik haliyle 33 düş yolcusu gençlik örgütlerince anılır ve onların büyüttüğü düşü yarına taşımanın ve bu katliamın hesabını sormanın sözü verilir. Bu söz o kadar ciddi ve o kadar emin bir şekilde veriliyor ki her sene işkencesi eksik olmayan saldırılar gerçekleşiyor. Bu sene de yine aynı hırsla ve hınçla saldırı gerçekleşti. Ankara ve İstanbul’da 80’e yakın gözaltı gerçekleşti. Gözaltı esnasında yapılan işkence yetmezmiş gibi karakolda, hastanede tekrar işkence yapıldı. Kaburgası kırılan, kası yırtılan, kafası yarılan onlarca insan ve gerçekten ne bu kadar hınç yaratabilir diye soruyor insan. Bu 33 insanı IŞİD öldürdü, daha doğrusu IŞİD üstlendi. Peki gençlik örgütleri bu katliamı kınarken saldırılar neden? Cevabını hepimiz biliyoruz. Ancak gençlik olarak mücadelenin önemini çok iyi biliyor ve ezilmeye çalışıldığı her yerden dimdik çıkmayı her eylemde başarıyoruz. 33 düş yolcusun emanet ettiği bayrağı asla bırakmıyoruz. Bir düş Suruç’tan gençliğin her parçasına yayıldı ve büyüyor. Büyüyen bu düş ise yaşama düşman herkesi korkutuyor. Bizler bu korkuyu çok iyi tanıyoruz. Bu çaresizliğin korkusudur; yıkılışın, ayakta duramayışın korkusudur; giderken arkandan gelene bakamama korkusudur, bu gençlik korkusudur. Bunu çok iyi biliyor ve mücadele etmeye devam ediyoruz. Çaresizliğiniz korkunuzdan geliyor ve gençlik de o korkunuzun kendisidir. Suruç gençliktir ve gençlik devrimcidir!

 

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler