Pandemine inşaat sektöründe ücret 150-200 liradan 90-100 liraya düştü

2016 yılında Çapa Tıp Fakültesi inşaatında işten atılan bir işçi olup, aynı zamanda İşçinin Kendi Partisi Başkanı da olan, taşeron işçi mücadelelerinin sembol isimlerinden Cemal Bilgin’le pandemi sürecinde işçilerin hak ihlallerini, katlanarak artan işçi sorunlarını ve emek mücadelesini konuştuk.

Pandemine inşaat sektöründe ücret 150-200 liradan 90-100 liraya düştü

SiyasiHaber

Cemal Bilgin İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi’nde kamu taşeronu işçisiyken hastanedeki zehirlenme vakasını araştırdığı için işten atıldı. İşçinin Kendi Partisi Genel Başkanı ve Sosyal İş Sendikası Örgütlenme Uzmanı da olan Bilgin, taşeron işçi mücadelelerinin sembol isimlerinden biri. Bilgin pandemi sürecinde işçilerin hak mücadelelerinin içinde yer aldı, destek oldu ve geçtiğimiz günlerde bir işçi eylemine destek verdiği için gözaltına alındı. Bilginle, Covid-19 Salgını sürecinde işçilerin hak ihlallerinden, katlanarak artan işçi sorunlarından ve emek mücadelesinden konuştuk.

 

Bize gözaltına alındığınız son eylemden bahsedebilir misiniz?

YU Group’ta çalışan işçi arkadaşlarımızın yanına dayanışmaya ve desteğe gittik. Çünkü bir haksızlığa, hukuksuzluğa maruz kaldılar. Biz de tabi sessiz ve duyarsız kalamazdık. Hem basından hem de oradaki arkadaşlardan durumu öğrendik. Üsküdar, Kısıklı’da olan direniş yerine gittik. Ondan öncesinde durum hakkında bilgi aldık. Onlar da kamuda ve özel işletmelerde karşılaştığımız haksızlık, hukuksuzluk, ayrımcılık ve eşitsizliklerden bahsettiler. Bildiğimiz konular elbette. İş kolları değişiyor, işçilerin isimleri değişiyor, memleketleri değişiyor ama haksızlıklar değişmiyor! Doğusundan batısına kadar, inşaatlardan tekstil atölyelerine, her yerdeki haksızlıklar süratle devam ediyor.

İşçi arkadaşlarımızın başına da benim de bizzat yaşadığım şeyler gelmiş. 3 ay ila 6 ay arasında maaş alamamışlar. Elektrik faturalarını, su faturalarını ödeyememişler. Çocuklarının masraflarını karşılayamamışlar, kiralarını karşılayamamışlar. Bunları duyunca biz de arkadaşlarla beraber direniş yerine geçtik. Yaklaşık 8-9 kişiydik. Direniş yerine geçtiğimizde direnişçi arkadaşlar neler yaşadıklarını anlatmaya başladılar.

cemalııı

İşçiler ne için seslerini duyurmak istediler?

YU Group, Sakarya'da Serdivan Belediyesi ile bir ortak bir AVM inşa ediyor. Arkadaşlar, bu Cadde 54 AVM’nin inşaatında çalışmışlar ve haklarını alamamışlar. Fazla mesai ücretlerini alamamışlar. Resmi bayramlarda çalıştırılmışlar. Onların haklarını da alamamışlar. Sahipsiz kalınca içeride örgütlenmeye, sıkıntılarını dillendirmeye başlamışlar. Oradaki yöneticiler de “Burada örgütlenme yapamazsınız. Burada sendikalı mücadeleler veremezsiniz,” demişler. “Burada provokasyon yapıyorsunuz, insanların aklını çeliyorsunuz. İş bulmuşsunuz daha ne istiyorsunuz. Sizin gibi daha burada yüzlerce işçi var,” gibi söylemlerde bulunmuşlar. Zaten orada bir işçi sirkülasyonu oluyormuş. Bir işçi üç ay, beş ay, altı ay, bir sene çalışıp ne kıdem tazminatı ne mesai ücreti alabiliyorlarmış. Patron hiçbir haklarını vermeyip sonra çıkarıyormuş. İnşaatlarda bir sürü haksızlığa uğramışlar. Yemeklerin sağlıksız ve niteliksiz olduğundan, hijyen protokollerine uygun olmadığından, barınma yerlerinin eksiklerinden bahsettiler. İşçi sağlığı ve iş güvenliği için önlem ve tedbirlerin alınmadığından bahsedildi. Bunların çok sık yaşandığını ama hiç kimsenin sesini çıkarmadığını çünkü işçilerin de işsizlik korkusu yaşadığını, mecburen çalışmak zorunda kaldıklarını söylediler.

 

Pandemi sürecinde başka sıkıntılar yaşamışlar mı?

Sorunların katlanarak çoğaldığından bahsediyorlar. Çünkü bu süreçte işçiler birbirinden uzaklaşmış. Pandemi ile beraber birçok inşaat durduruldu ve işsizlik arttı. Bu sefer kendi aralarında rakip haline getiriyor düzen. Eğer sen hakkını ararsan, ses çıkartırsan, iş yok sana; ama sessiz kalırsan hakkını aramazsan sana iş var deniyor. Bu sebepler ucuz iş gücünü doğuruyor ve rekabeti arttırıyor. Bu dönemde ücretler düşmüş. Örnek veriyorum: Pandemiden önce günlük yevmiye olarak 150-200 lira alıyorsa, bu süreçte 90-100 liraya düşmüş. Bir üst işveren var. O bir taşeron firmaya veriyor, taşeron firma da bir başka taşeron firmaya veriyor. Bu şekilde tek bir üst işveren olmasına rağmen 3-4 tane taşeronda çalıştıklarını söylüyorlar.

Çalışma Bakanlığı da yasak olan bu durumu bilmesine rağmen görmezden geliyor. Çünkü bu durumda işçinin kıdem tazminatı hakkı da doğmamış oluyor. Üç ay bir yerde çalışıyor, işten çıkışını veriyorlar. Altı ay çalışıyor, kıdem tazminatı süresi dolmuyor. Mesailerini almak istediklerinde “Sen o taşeron firmada çalıştın, mesaini de git oradan al,” diyorlar. Bu sefer hakkını araması için dava da açamıyor. Bu sebepten inşaat işçileri burada fiili mücadele veriyorlar. Bir de üstüne, buradaki arkadaşlar da haklarını aradıkları için işten atılmışlar. 

 

Bahsettikleriniz çok farklı iş kollarında da rastladığımız sorunlar. Sizin çalıştığınız dönemde de benzer sorunlar olmuş muydu?

Tabii ki. Ben de bu sorunların benzerlerini yaşadım. Benim çalıştığım yer üniversite hastanesiydi. İşçi arkadaşlarımız özel sektörde bu sorunları yaşadılar, ben kamuda yaşadım. Sendikal haklarımızı istediğimiz zaman, yıllık izinlerimizi istediğimiz zaman, insanca yaşayabilecek bir ücret istediğimiz zaman, engellerle karşılaştık. En kötüsü de şuydu: Sağlık hizmeti verdiğimiz bir kurumda sağlık hizmetlerinden yararlanamıyorduk. Taşeron olduğumuz için, diyorlardı. Mesailerimizi alamıyorduk. Hiçbir zaman sendikamız olmadı, toplu sözleşmemiz olmadı.

İşçi sınıfının sorunları katlanarak büyüyor çünkü işsizlik var ve rekabet ortamı yaratılıyor. İşçiyi işçiye düşman ediyorlar. Bu durum pandemi ile beraber daha görünür oldu.

cemalll22

Salgında işçi sağlığı ve iş güvenliği meseleleri daha ön plana çıktı. Taleplerden biri de Covid-19'un bir meslek hastalığı olarak görülmesi ile ilgiliydi. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bir kere SGK'nın genelgesini reddediyoruz. İnsanlar zor durumda, işçiler zor durumda, geçinemiyor ve SGK patronların lehine bir genelge çıkartıyor. Bu genelgeye göre Covid-19 meslek hastalığı ya da iş kazası sayılmıyor. Sanki insanlar kendiliğinden enfekte oluyormuş gibi yaklaşıyorlar. İşçiler, işyerlerinde çalışırken virüse maruz kalıyorlar. İşçiler keyfi bir şekilde hastalığa yakalanmıyorlar. Virüse yakalanan bir işçi hastalığın belirtilerini hemen göstermeyebilir. Bu hastalığın akciğeri etkilediğinden bahsediyorlar. Bunun belirtilerinin birkaç yıl sonra çıkabileceğini söylüyorlar. Silikozis hastaları var mesela. Tekstilde çalışan, kot taşlamada çalışan işçiler var. Tekstilde çalışan işçilerin bu hastalığı yıllar sonra fark edildi. Covid'in etkileri de yıllar sonra çıktığı zaman ne olacak? Akciğer kanseri oldu diyecekler ama bunun sebeplerine bakıldığında belki de Covid çıkacak. Çalışma Bakanlığı tazminat ödememek için bunun önünü burada kesmiş gibi gösteriyor. Bunun ileriki davalara konu olacağını öngörüyoruz. Bunun için SGK'nın genelgesini kesinlikle kabul etmiyoruz.

 

Türkiye'de Covid-19 salgınının merkezi haline gelmiş fabrikalar ya da çalışma alanları var mı?

Fabrikaları, inşaatları duyduk, araştırdık. Zaten basına da yansıdı. Devletten özel hastanelere, üniversite hastanelerine kadar birçok işyerinde çalışan işçi arkadaşımız pozitif oldu. Ben bizzat şahit oldum. Hemşire arkadaşlar da doktor arkadaşlar da Covid’e yakalandılar. Benim çalıştığım dönemden tanığım Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu da Covid’e yakalanarak vefat etti. Bunların olmasının asıl sebebi de önlemlerin ve tedbirlerin alınmaması. Ama SGK maalesef bunu reddediyor. Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu hocamız vefat etti, onun ismini bir hastaneye vermek yeterli değil. Ölenlerin tazminatı ne olacak? Bu hastalık meslek hastalığına, iş kazasına girmeyecek, tazminat da olmayacak. İnsanların çoluğu çocuğu var. Onların ihtiyacını kim karşılayacak? Bunların hepsini normal ölümmüş gibi gösterecekler. Profesör de bir işçidir. Bu hak gaspı, Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu için, diğer hocalar, hemşireler, temizlik işçileri, hasta bakıcılar için de geçerlidir. Aralarında bir ayrım yapılmamalıdır. Bir temizlik işçisiyle bir hocanın arasında bir fark olmadığını gördük. 

 

Sizce bu durum dayanışmayı perçinleyen bir şey mi oldu yoksa ayrımlar devam etti mi?

Ayrımı yapan Sağlık Bakanlığı oldu. İlk önce hastanede pandemi dolayısıyla çalışan sağlık işçilerine bir ek ödeme müjdesi verdi. Bütün sağlık çalışanları Sağlık Bakanlığı'na teşekkür etti. Belli bir süre sonra Sağlık Bakanlığı bunu söylememeye başladı. Tabi bu sefer biz Sağlık Bakanlığı'na, hükümete sorular soran, sorgulayan bir duruma geldik. “Bu ek ödenekleri taşerondan KHK'ya geçen işçiler için de verecek misiniz?” diye sorduk. Sağlık Bakanlığı sessiz kaldı ve cevap vermedi. Hükümetten de cevap gelmedi. Bakanlar çıktı: “Biz kimseye ayrım yapmayacağız, herkese vereceğiz,” dediler. Sonra hocalara, kadrolulara belli bir miktar para yattı; ama maalesef diğerlerine yatmadı. Sağlıkta ayrımcılık yaptılar. Sağlık Bakanlığı, geçmişte kadrolu ve güvenceli çalışma statüsünde ayrımcılık yaptığı gibi burada da ayrımcılık yaptı. Bu ayrımcılık karşısında dayanışma örgütlendi. Birçok hastanede eylemler yapıldı. Biz de pozitif çıkan arkadaşlarımızı evlerinde ziyarete gittik, onlarla dayanışmayı büyüttük. 

cemallllll

İşçiler pandemi süresince başka iş kollarında da çalışmaya devam ettiler. Kargo işçileri, eczanelerdeki emekçiler, market çalışanları çalışmaya devam ettiler. Buralarda durum nasıldı?

Onlar emeğin görünmeyen yüzü oldu. PTT'de çalışan, kargo şirketlerinde çalışan arkadaşlarımız virüse yakalandı ama hiç adı geçmedi. Eczanede çalışan işçi arkadaşlarımız, eczane deposunda çalışan işçi arkadaşlarımız aynı sorunları yaşadılar. Ecza depolarında çalışan, ilaçları hazırlayan arkadaşların iş yükleri arttı. Eczaneler açık kaldı, ilaç yetiştireceğiz diye inanılmaz eforlar harcadılar. Siparişler artınca, depodaki işler de arttı. Bu sefer yan yana çalışmak zorunda kaldılar ve önlemler alınmadı. Sağlık Bakanlığı'na sormak lazım, sağlık hizmeti veren kurumlarda, üniversite hastanelerinde, özel hastanelerde, kargo şirketlerinde çalışan işçilerde, eczanede, ecza depolarında kaç kişi virüse yakalandı ve ne tedavi uygulandı? Bunların önüne geçmemiz için örgütlenmemiz lazım. Bunun formülü budur. Bu direnişler de aslında bunun bir göstergesi.

 

O zaman biraz da mücadele tarafından bahsedelim. Sizce bu “normalleşme” sürecinden sonra emeğin mücadelesi nasıl olacak?

Emeğin mücadelesinin şartı, işçilerin birlikte olması, yan yana gelmesi, örgütlenmesidir. Sadece işyerlerinde değil, mahallelerinde de işçiler bir araya gelmeli. Birbirimizi tanımak zorundayız. Pandemi sürecinde çoğu insanın psikolojisi kötüye gitti ve insanlar psikolojik destek almak zorunda kaldı. Devlet ve sendikalar, işçilere de halka da psikolojik destek sağlamalı. Bunun toplu sözleşmelere koyulması gerekiyor. Çalışma hayatımızda zaten büyük sorunlarla karşılaşıyorduk, salgın bize en ufak bir krizde ailemizin nasıl zor durumda kaldığını; elektrik, su faturalarını ödeyemez hale geldiğimizi gösterdi. Bu süreçte bir şekilde çalışmaya devam eden işçiler, çalışamayan işçilere destek olmaya başladı. Biz bu dayanışmayı gördük. 

 

Bu dayanışmadan biraz bahseder misiniz?

Tabii. Sendikaların çoğu kapalıydı pandemi döneminde. Hükümet de sahip çıkmadı. Kısa çalışma ödeneklerinin çoğuna red geldi. Bir kısmı aldı, diğer kısmı almadı. Var olan tek dayanışma, dayanışma ağlarından, bağımsız insanlardan ve üç beş sendikadan oluştu. Biz dayanışma ağları ile beraber gücümüz yettiğince işçi arkadaşlara ziyaretlere gittik. Bu dayanışma ağlarına işçilerin kendiliğinden geldiğini gördük. Kendi gücümüzü görmüş olduk. İşçiler maalesef her zaman sahipsiz kalıyor. Ancak bu dayanışma ağlarında birbirleriyle koordineli, yan yana gelebilecek bir platformda birbirlerine destek olabiliyorlar. Biz çevremizde yaklaşık 50-100 işçiyle dayanışmada bulunabildik.

cemalllllllll

Pandemi sürecinde dayanışmanın yanında işçilerin öfkesinin de görünür olduğuna şahit olduk. Etkileyici bir söz vardı eylemlerde. İşçi arkadaşlar emeklerini gasp eden patronların villalarının önüne gidip: “Biz rahat yaşamıyorsak, siz de bu villalarda rahat yaşamayacaksınız,” diyorlardı.

 

O villaları işçiler yapıyor, kolejleri işçiler yapıyor. Büyük AVM'leri, otelleri, rezidansları işçiler yapıyor, inşa ediyor, onlar üretiyor. Ama pay almaya gelince biz %1'ini bile alamıyoruz. İşçi arkadaşlar da bunu orada çok güzel söylediler. Bizler bunu söylemeye, haykırmaya, anlatmaya çalıştığımız zaman, orada bir hareketlenme oluyor. Hemen kamu düzeni oluşuyor. “Kamu düzenini bozuyorsunuz,” deniyor. Asıl biz kamu düzeninden rahatsızız. Neden? Çünkü kamu düzenini işçilerin aleyhine kullanıyorlar. Evet yasalar, kanunlar var; ama bunları patronların lehine kullanıyorlar, güçlüden yana kullanıyorlar. İşçilerin yararına ve lehine o yasaları uygulamıyorlar. En ufak bir ses çıkardığımızda, işte o günkü eylemde yaşadığımız gibi, hemen terör yaftası yedik.

Aslında burada bizi birleştiren direniş ve eylem oldu. Burası olmaz başka bir yer olur. Nerede olursa biz bu eylemlere gideceğiz. Arkadaşlarla dayanışmada bulunacağız. Çünkü biz de aynı haksızlığa, hukuksuzluğa maruz kaldık. Haksızlığa uğrayan arkadaşlarımızın villanın karşı kaldırımdan iki çift laf söylemesine bile tahammül edemiyorlar. Ama bizim emeğimizi, alın terimizi gasp ederlerken çok güzel yiyorlar. İşçinin hakkını vermeye gelinceyse ne hikmetse karşımıza kamu düzeni çıkıyor. O yüzden bu kamu düzeni, bu hükümet bizleri temsil etmiyor. Bizim sendikalarda olmamız lazım, Meclis’te daha çok olmamız lazım. Tamam iktidarı belki alamayız, ama iktidarda işçilerin sayısının çoğalması lazım.

Emek sömürüsü var burada ve yan yana gelmemiz lazım. Çünkü yan yana gelmediğimiz zaman bizler faturalarımızı ödeyemiyoruz, ailemize insanca yaşayacak bir hayat sunamıyoruz. Çocuklarımızı okutamıyoruz, onların sosyal yaşamına dokunamıyoruz, ihtiyaçlarını karşılayamıyoruz. Hep kıt kanaat yaşıyoruz ve bu kıt kanaat yaşama düzenini değiştirmemiz gerekiyor. İnsanların, işçilerin bilinçlenmesi gerekiyor. Tabi burada herkese görev düşüyor. 

 

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Eğer bir işçi arkadaşımız yere düştüyse, gene onu kaldıracak işçi sınıfıdır. Birbirimize omuz vermemiz gerekiyor, birbirimizden haberdar olmamız gerekiyor. Sadece çalışma yerlerimizde değil, mahallelerimizde, sokaklarımızda, evimizde. Aslında biz biraz onu da kaybettik. Patronlar nasıl bir araya gelip birbirlerine destek oluyorsa, dayanışmada bulunuyorsa; işçilerin de yan yana gelip birlik ve beraberlik içerisinde dayanışması, dayanışmayı büyütmesi lazım. Ki biz de bu zalimlerin zulmüne karşı, eşitsizliğe, adaletsizliğe karşı güçlü olalım. Güçlü olmamız gerekiyor.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler