Kızıldere Tarihi(miz) Hepimizindir!

Temel Demirer yazdı: Kızıldere Tarihi(miz) Hepimizindir!

Kızıldere Tarihi(miz) Hepimizindir!

TEMEL DEMİRER

“onlar ki dünyanın son umudu

soyları tükenmeyen birer şahindirler.”[2]

 

Mart ayı, katliamlar ile direnişlerin ayıdır; ölümsüzlüğün, sonsuzluğun da tanık ve tarafıdır.

Paris Komünü başkaldırısından, 8 Mart’ın emekçi kadınlar direncinden, Newroz’la taçlanan başkaldırılara uzanan tarih, hepimize baharın isyancılığını hatırlatır.

Bu kadar da değil! Devrimci dayanışma destanını kanla yazar Mart ayı Kızıldere’den, Diyarbakır Zindanları’na; darağaçlarından Gazi-Ümraniye’ye uzanan.

Mart direniş destanları kadar acının da ayıdır Halepçe’de, Kamışlı’da olduğu gibi.

Hızla sıralayalım!

16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi’nden çıkan öğrencilerin üzerine bomba atılıp, 7’sinin ölümüne, onlarcasının da yaralanmasına neden olan katliam…

13 Mart 1982’de İzmir’de devrimci mücadelenin yiğit neferleri Seyit Konuk, İbrahim Ethem Coşkun, Necati Vardar’ın idamı…

21 Mart 1982’de Newroz ateşini yakarak ölümsüzlüğü kucaklayan Mazlum Doğan…

2, 5 Mart 1984 tarihlerinde ölüm orucunda ölümsüzleşen Cemal Arat ve Orhan Keskin…

12 Mart 1995’de İstanbul’da Alevîlerin yoğun olduğu Gazi Mahallesi’ndeki kontrgerilla saldırısında Halil Kaya adlı Alevî dedesi ile 5’i ağır 25 kişi yaralanıp; bu katliamı Ümraniye’de protesto edenlerin üzerine polislerce kurşun yağdırılması; bunun sonucunda da Gazi’de 12, Ümraniye’de 5 kişi yaşamını yitirmesi…

16 Mart 1988’de Saddam’ın emriyle Irak’ta, 5.000 Kürt kimyasal bombalarla yok edilmesi…

12 Mart 2004’de Suriye’nin Kamışlı kentinde Baas güçlerinin kenti kana bulayıp, 52 kişinin öldürülüp, binlerce insanın yaralanması…

30 Mart 1972’de Mahir ile On’ların Kızıldere de katledilmesi…

Yine 30 Mart 1995’te evinin önünde kurulan pusuda silahlı saldırı ile katledilen Arap halkının yiğit evladı, Samandağ DEP eski ilçe başkanı ve Samandağ Halkevi kurucusu Mehmet Latifeci ve Babası Yahya Latifeci’nin öldürülmeleri, vd’leri de ölümsüzlüğe, sonsuzluğa tanık ve taraf olan Mart ayında yaşanmıştır.

Ölümsüzlük, sonsuzluk meselesi 

Pablo Neruda’nın, “dünyaya birçok kez gelmişim/ yok olmuş yıldızların dibinden/ ellerimde tuttuğum/ ölümsüzlük bağlarını dokuyarak/ şimdi öleceğim yeniden/ vücudumu örten toprağa sarınarak,” dizeleriyle betimlediği ölümsüzlük, ölümü çaresiz bırakandır; her zaman canlı kalabilendir; yani düşerken özgürlük renginde bir gülüş ve dalgalanan bir isyan sancağı bırakmaktır ardında...

Hikâyenin kendisinden sonra da yaşayıp, yol göstermesidir ölümsüzlük; tarihi anlar içinde yaşayan sınırları aşıp, hâlâ yaşıyor, yaşatıyor olmaktır; ardında bıraktıklarınla, insanlığa kattıklarınla yakalanabilendir; mücadelenin sona ermemesi durumudur.

Andrei Tarkovski’nin, “Öleceğimiz günü bilmemek bizi ölümsüz kılar,” saptamasının ya da “külli nefsin zâikatü’l-mevt”, yani “her nefis ölümü tadacaktır,”[3] hükmünün aşıldığı hâldir

Blaise Pascal, “Ölümsüz varlık, bir kez varolandır,” notunu düştüğü sonsuzluk “ölü” değildir; çünkü ölümü öldüren ölümsüzlüktür O!

Yapılan önemli işler ile tarihe adını yazdırıp, ismin tarihten asla silinememesidir; sonsuzluktur yani…

Evet mekânsızlığın, evrensel yersizliğin adıdır; olabilirliğin ötesidir; düşüncede, bilinçte bitmeyendir sonsuzluk.[4]

Sonsuzluk hiç bitmeyecek, başı ve sonu olmayan bir büyüklüğün ifadesiyken; Mart ayında ölümsüzlüğü kucaklayanların anıları, mücadeleleri yenilmezliği, sonsuzluğu muştular!

Hermes’in öğrencisi Askelopis’e göre, sonsuzluk, zaman ve mekân içinde anlatılamaz ve anlaşılamaz. Çünkü yaşarken zaman ve mekânla sınırlıyken; “sınırsızlık”, “sınırlılık” içinde kavranamaz.

Bir durumu kurgulayan düşünce kalıbı, bir soyutlama biçimidir; sınırlarını aşandır. Sonsuzluğa ulaşmanın nedeni yine sonsuzlukken; her şeyin bir “sonu” olduğu yanılsamasını aşan şeydir sonsuzluktur.

Düşünme sınırlarını zorlasa da ucu bucağı olmayan; “son”la sınırlanmayıp onu aşan; ölüme yenilmeyen tek şeydir. İlhan Berk’in, “sonsuzluk! sanırım ağaçların en eski tinidir!” diye altını çizdiği üzere sonsuza kadar varolmak, tükenmemek, bitmemek, ölmemektir.

Sıradanın algısı ötesindeki zaman kavramına verilen isim. Hiçbir şeyin sonu olmadığını, gerekmediğini belirtendir; bir şeyin sonunun gelmemesi durumunda kavuşmuş olacağı olgudur; kusursuzluk ile kazanılandır.

Hayat dediğin sonsuzluk içindeki ufak bir kıvılcımken; Platon’a göre de, “Zaman, sonsuzluğun hareketli bir imgesidir.”

Şimdiki zamanı aşıp, onun ötesinde var olandır; bir yoldur ki, ucu olmayan, başı bilinmeyen, ortasında insanlığın yer aldığı, sahipsiz bir patikadır.

Nikolay Berdyaev’in, “Gerçek aşk, sonsuzluğun kanatlanmasıdır”; Ahmet Uysal’ın, “Yaşam ki şiirle sonsuzdur,” notunu düştüğü o; bir diğer şaire göre, “aşkın aşkla çarpımı”; düşünebileceğimiz en büyük sayıdan daha büyük, en uzak mesafeden daha uzak, sonu olmayan şey olan sonsuzluk, yalnızca gerçek bir aşkın erişebileceği, hareket hâlindeki bir zaman imgelemidir.

Sonsuzluk kavramı çoğu zaman tam olarak kavranamaz; çünkü hep sınırlı zaman dilimleriyle, sınırlı uzaklık ya da büyüklüklerle düşünür. Fiziki olarak öldükten sonra bile insanların kalbinde sevgini bırakmaktır; sevginin, aşkının, mücadelenin sonsuza kadar yaşamasıdır.

Her şeyin hiçbir şeye eşit olduğu durumlarda ortaya çıkan ve kanatların bükülmeden, kırılmadan açılıp uçabileceği genişlik olarak sonsuzluk sınır(ımız)ı aşmaktır.

Sonlu bir referans sistemiyle açıklanamayan olgudur; sonsuzlukta her şey başlangıçtır; yani evrende eksiltilemeyen şeydir sonsuzluk; başlangıç ve bitim kavramlarından muaf olma durumudur; tıpkı 30 Mart 1972’nin Kızıldere’si gibi…

30 Mart 1972 Kızıldere’si

30 Mart 1972 Kızıldere’sinde; Mahir Çayan, Cihan Alptekin,[5] Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy, Ömer Ayna, Nihat Yılmaz, Hüdai Arıkan, Sabahattin Kurt, Saffet Alp, Sinan Kazım Özüdoğru, 3 THKO militanının idamlarını engellemek için “Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik,” kararlılığıyla Kızıldere’de ölümsüzlüğü kucakladılar…

Helikopter destekli güvenlik güçleri, ihbar üzerine On’ların buldu, kuşattı. Makineli tüfekler yaylım ateşine başladılar. Çatıdaki Mahir Çayan kafasına isabet eden mermiyle orada ölümsüzleşti. Geriye kalanlar savunma mevziine geçerek kapının arkasına yerleştiler. İçeri giren güvenlik görevlileri ateş açanları vurdu yaralananları da kafalarına kurşun sıkarak infaz etti. Otopside rehinelerin açılan ateş sonucu öldüğü kanıtlanmıştır. Bombanın açtığı delikten alt kattaki samanlığa düşen Ertuğrul Kürkçü[6] dışında evdekilerin tümü katledildi.

Nâzım Hikmet’in, “en bilgin aynalara/ en renkli şekilleri aksettiren onlardır./ aslında onlar yendi, onlar yenildi./ çok sözler edildi onlara dair/ ve onlar için:/ zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur,/ denildi,” dizeleriyle betimlenen On’ları yüreğimizde kurşun, mor menekşe karanfil, türkü sizi şiir ve hiç solmayan bir yaşam gibi düşünüyoruz...

Ateşin, güneşin, isyanın çocuklarıydılar On’lar… Bir devlet katliamıyla ölümsüzleştiler. Ama o kadar değil; devrimci hareket tarihinde teslim olmama geleneğinin miladı oldular. Bu özelliğiyle Kızıldere bir manifestoydu. Çünkü ölüme sayılan günler özgürlüğe sayılsın diye yola düştü On’lar…

Evet, 30 Mart 1972’de Mahir Çayan ve arkadaşlarının, - Hiram Abbas’ın bizzat planladığı ve uygulattığı- devlet terörü tarafından katledildiği ismi değiştirilmiş Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı bir köyüdür Kızıldere; şimdi ki adı Ataköy’dür, Niksar ilçesinden ayrılıp Almus ilçesine bağlanmıştır.

Umudun, inancın, devrim ruhunun rengiyle kızıla boyanmıştır. Onlardan dökülen her bir damla kan ölüme değil ölümsüzlüğe giden bir yol olmuştur; ne yapmadığımızı, neler yapamadığımızı görmemiz gereken yerdir; “sayılmayız parmak ile/ tükenmeyiz kırmak ile” dedirtendir.

“düşmesin bizimle yola:/ evinde ağlayanların/ gözyaşlarını/ boynunda ağır bir/ zincir/ gibi taşıyanlar!/ bıraksın peşimizi/ kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!” diye haykıran Kızıldere, düşüncelere kurşun işlemediğinin kanıtıdır; On’ların bayrak olduğu yerdir. 

Devrimin tanımının tarihe kaydedildiği yerdir; sömürü ve zulme karşı başkaldırıdır; devrim ateşinin körüklendiği yerdir; direnişin kızıl hâlidir.

Siper yoldaşlığının, bedel ödeme yürekliliğinin, devrimci dayanışmanın tarihe not düştüğü yerdir Kızıldere ve söylenecek her şey söylenmiştir orada![7]

Evet bir cüretkârlıkken -aynı zamanda- bir savaş çağrısıdır; devrimci tarihin kıpkırmızı adıdır; “umuda bin kursun sıksa da ölüm/ unutma, umuda kurşun işlemez ölüm,” dedirtendir; tarihten silinmeyenlerin güneşe akın ettikleri yerdir; “Yaşasın Türkiye Halk Kurtuluş Partisi!”, “Yaşasın Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu!” sloganlarının yükseldiği sonsuzluktur.

Eski Romalılar, yitirdikleri insanların ardından “Öldü” demez, “Yaşadı” anlamına gelen “Vixit” sözünü kullanırlarmış… Devlet dersinde öldürülmüş olsa da, On’lara, “Yaşadı” demek ve eşitlik, özgürlük, tüm insanlık için hâlâ yaşayan bir kızıl tarih olarak bakmak en doğrusu olacaktır.

On’lar, “yüreklerinin götürdüğü yere giden”lerken; son nefeslerine, son mermilerine kadar savaşarak düştükleri Kızıldere son değildir, savaş sürmekteyken…

İyi de “Akıp giden zaman ırmağında 30 Mart 1972 tarihini bu gün nasıl hatırlamalıyız?

Geçmiş, şimdinin eleştirisidir bir bakıma. Geçmişi özlemek için değil, ona uğrayarak gelecek ütopyası için bu gün nasıl eyleyeceğimizi düşünmek için hatırlamalıyız.

Kızıldere’deki tohumun Fatsa’da çiçek açtığını, ilk meyvelerini direniş komitelerinde veren o görkemli ağaçtan çıkan fidanlardan birinin Gezi’de bir daha toprağa dikildiğini hatırlamak için… Her dönemin devrimci eyleminin bir öncekinin bire bir tekrarı değil, aynı zamanda eleştirisi olduğunu bilerek hatırlamak için…

Mahir Çayan’ın yurt dışına çıkabilme imkânı varken bu yolculuğa çıktığı biliniyor. Onu ve arkadaşlarını, üstelik de politik olarak ayrıştıkları başka devrimcileri kurtarmak için ölüme doğru yola çıkaran neydi? Maceracılık mı, gözü peklik mi, kör cesaret mi?

On’lar, galiplerin değil tarihin tüm mağluplarının mirasını üzerlerinde taşıyarak başarılması imkânsız olan bu yolculuğa, başka türlü yapmak ellerinden gelmediği için çıkmış olmalılar…

Kızıldere’deki tohum bin çiçek açtı, bin meyve verdi o zamandan bu yana.[8] Her dönem kendi koşulları ve gereklilikleri içinde başka başka şekillerde aynı mücadele yürütüldü. Amaç bu sömürü düzenini bir gün yıkmak olsa da, önemli olan kazanmaktan öte ezilenlerin tarihinin bir parçası olmak oldu.”[9]

On’ların tarihi, “Bu ülkede yenilmeyeceksin, ölmeyeceksin. Yenilirsen vururlar, ölürsen unuturlar,”[10] saptamasını yapan Celalettin Can’ı tekzip edendir.

Mahir Çayan destanı

Nâzım’casından, “hudutsuz ve allahsız bir baştı o, yoldaştı o...”

“Varsın bütün oklar üstümüze yağsın. Biz, doğru gördüğümüz bu yolda sonuna kadar yürüyeceğiz,” der ve eklerdi Mahir Çayan:

“Onların bugün büyük görünen güçleri ve imkânları bizlere vız gelir. Onlar bir avuç biz ise milyonlarız. Kaybedeceğimiz hiçbir şey yoktur ama kazanacağımız koca bir dünya vardır…

“Devrim yolu engebelidir, dolambaçlıdır, sarptır. Kurtuluş bayrağı bu yolu tırmanan gerillaların birbirlerine iletmesi ile oligarşinin burcuna dikilecektir. Her engelde düşen gerillaların gövdesi bir devrim fırtınası yaratır. Her düşen gerillanın kanı devrim yolunu kızıllaştırır, aydınlatır. Düşenler geride kalmazlar. Onlar emekçi halkın kalbinde, ruhunda ve bilincinde, devrimin önder ve itici sembolleri olarak yaşarlar. Düşenler devrim için, devrim yolunda vuruşarak düştüler. Kalbimize, ruhumuza ve bilincimize gömüldüler. Onlar kurtuluşa kadar savaş şiarını, devrim yoluna kanları ile yazdılar. Yolumuz bu yolda düşenlerin yoludur. Kurtuluşa kadar savaş!

“Silahı propaganda, askeri değil politik mücadeledir. Ferdi değil, kitlevi mücadele biçimidir. Yani silahlı propaganda, pasifistlerin iddia ettiği gibi kesin olarak terörizm değildir. Bireysel terörizmden amaç ve biçim olarak farklıdır…

“Emperyalizmin işgali altındaki ülkelerde bu çark hep böyle döner. Ülkemizde de parçalanana kadar bu çark hep böyle dönecektir…

“Bugün gerici parlamentarizme kanat gerenler, seçimlerden sonra yanıldıklarını görerek, bu yolla düzen değişikliğinin imkânsız olduğunu görecektir…

“Biz Marksizmi entelektüel gevezelik ve dünya devrimci hareketinin trafik polisliğini yapmak için okuyup öğrenmiyoruz. Biz dünyayı değiştirmek için, dünyanın Türkiye’sinde devrim yapmak için Marksizmi öğreniyoruz…

“Bu mücadele; sınıflar mücadelesidir. Burada el titremesine, tereddüde ve kararsızlığa yer yoktur. Sınıflar mücadelesinde, proletarya yoldaşlığın dışında feodal ve ataerkil ilişkilere yer yoktur…

“Bütün ideolojik ayrılıkların temeli devrim isteyip istememeye değil, (çünkü sosyalist geçinen herkesin sübjektif niyeti genellikle devrimin olması doğrultusundadır) devrim yapmak için yola çıkmaya, savaşmaya cesaret edip edememeye dayanır. İşte bu yüzden devrim için savaşmayana sosyalist denmez…

“Örgütü, örgüt yapan, onu kitlelere tanıtan programlar veya yaldızlı laflar değil devrimci eylemdir…”

Mahir Çayan, tüm sözlerinin hakkını vermişti; hem de Kasım 1971’deki THKP-C Savunması’nda haykırdığı üzere: “Bizim kellelerimiz alınır ama yüreklerimiz alınamaz”!

Hâlâ akıllarda, fikirlerde ve dahi zikirlerdedir O(’nun destanı)…

İlk, orta ve liseyi İstanbul’da okuyacaktır. İlk eylemi de lise yıllarındadır. 1963 Mart’ında Haydarpaşa lisesi öğrencisiyken ‘Hürriyet’ gazetesini protesto etmek için yapılan eylemde yer alır. Eylemin “elebaşılarından” olduğu gerekçesiyle Selimiye Karakolu’nda gözaltına alınır. Bu, Kızıldere’ye kadar sürecek olan bir çatışmanın ve “elebaşılığın” da ilk küçük muharebesidir.

1964’te Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girdi. Yaklaşık bir yıl sonra, SBF fikir kulübü başkan yardımcılığına seçildi. Bundan sonrası son derece hızlı bir süreçtir. TİP içinde başlayan örgütlü yaşamı, bir süre ‘milli demokratik devrim’i savundukları Türk Solu’nda devam etti. Sonra Aydınlık grubu gelir. Aydınlık Sosyalist Dergi’nin yazı kurulunda yer alır. Türkiye devriminin yolunu netleştirmesine paralel ‘Aydınlık Sosyalist Dergi’ye Açık Mektup’la yeni bir örgütlenmenin de adımları atılmaya başlanır. Dev-Genç’in oluşumu ve onun ardından da Parti-Cephe’nin kuruluşunun teorik, pratik önderliğini üstlenir. Son nefesine kadar da bu misyonu yerine getirir. “Liderler devrim savaşında masa başında oturmazlar, bu savaşta en ön safta savaşırlar,” derdi bir yazısında; yazdığı gibi yaşayıp, ölümsüzleşti.

Mahir Çayan, ilk kent gerilla eylemlerini de planlamış ve bizzat eylemlerin içinde yer almıştır. İsrail’in İstanbul başkonsolosu Efraim Elrom’u kaçırılıp cezalandırılmasının ardından 1 Haziran 1971’de Maltepe’de Hüseyin Cevahir ile birlikte kuşatıldıkları evde teslim olmayarak çatışır ve yaralı olarak tutsak düşer.

Mahir, THKO’lularla birlikte 29 Kasım’da Maltepe Askeri Cezaevi’nden bir özgürlük eylemiyle çıktı. Bu dönemde, Çayan ve THKP kadrolarının önemli bir bölümünün içerde olmasını fırsat bilip örgütün çizgisini değiştirmeye çalışmış olan Münir Ramazan ve Yusuf Küpeli, Çayan’ın çıkışından sonra THKP-C’den ihraç edildiler. Bir süre sonra ise Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının idam edilmesini engellemek için Ünye’deki radar üssünde görevli İngiliz teknisyenleri rehin alarak Kızıldere köyüne geçtiler. Ancak bir ihbar sonucu evde pusuya düşürülen Çayan ve 9 yoldaşı, Kızıldere’de kuşatıldılar. Mahir ve yoldaşları Kızıldere’de bir manifesto yazarak düştüler.

On’ları anlamak haksızlığa başkaldırmaktır; her şeyden önce insan olabilmektir! Pierre-Jean de Béranger’in, “yolun düşerse kıyıya bir gün/ ve maviliklerini enginin seyre dalarsan/ dalgalara göğüs germiş olanları hatırla/ selamla, yüreğin sevgi dolu/ çünkü onlar fırtınayla çarpıştılar/ eşit olmayan bir savaşta/ ve dipsizliğinde enginin yitip gitmeden önce,/ sana liman gösterdiler uzakta,” dizelerini anımsatan On’lardan ilk düşen Mahir Çayan döneminin komünist öncüleri arasında fikirsel-düşünce ve analiz anlamda saygıyı hakkeden bir kişiliğe sahiptir.

Onu anlatmak sayfalar alabilir aslında ancak, Kızıldere’de söylediği, “Erleri geri çekin, rütbeliler gelsin!” sözü Mahir’i en iyi özetleyen sözüdür.

26 yaşında katledilmiş bir teorisyen ve eylem insanıdır; 68 Devrimci hareketinin öncü liderlerindendir; “dostluk, yoldaşlık mertlik ormanı/ bütün ada’mı kaplar./ erdemin güneşi,/ yirmi dört saat aydınlatır adamı./ biz ada sakinleri,/ bilmeyiz karanlığı,” diye haykıran bir Adalı’lıdır; Düşüncelerinde Carlos Marighella etkisi de vardır.

Devrime yeni bir soluk getiren, kararlılığı, zekâsı, kendine olan güveni ile birçok insanı kendine hayran bırakandı; tohumdu düştü toprağa

“Kesintisiz Devrim”ciliğiyle “silah” kavramını en çok irdeleyenlerden birisidir Mahir Çayan. “Silah”ın kimdeyse, ona göre anlamlandırılması gereğini en çok anlatan devrimcilerdendir...

Karl Marx’ın, eylem içinde kana ve cana gelmeyen bir teorinin hiçbir anlam ifade etmeyeceği tezini hayatının temel dayanağı yapan ve ömrünü buna adayan büyük Adalı’dır O; Şeyh Bedrettin’in, Pir Sultan’ın, Mustafa Suphi’nin yoldaşıdır...

Mahir’in entelektüelliği, militanlığı devrimciliğin nasıl bir uğraş olması gerektiğine bir yanıttır. (Onun ‘Toplu Yazıları’, Mayıs 2008’de İstanbul XIII. Ağır Ceza Mahkemesi’nce, “Suçu ve suçluyu överek yasadışı terör örgütlerinin propagandası yaptığı” gerekçesiyle toplatıldı.)

Nâzım Hikmet’in, “ölenler/ dövüşerek öldüler;/ güneşe gömüldüler./ vaktimiz yok onların matemini tutmaya!/ akın var/ güneşe akın/ güneşi zaptedeceğiz/ güneşin zaptı yakın!” dizelerini büyük bir içtenlikle terennüm eden O; 27 yaşındayken “Dönmeye değil ölmeye geldik” diyendi… Kolay mı? Tam da bunlardan ötürü o; her 30 Mart’ta hepimize uzaklardan gülümseyerek el sallayan, “Büyük Firar”ı unutulmayan devrimcidir.[11]

“Büyük firar”

Kartal Maltepe Askeri Cezaevi’nde firar hazırlığı başlamıştı. Cezaevi yönetiminin “Buradan kimse kaçamaz” rehaveti ve cezaevi içindeki devrimci subayların gayreti, tutuklulara cesaret vermişti.

1971 güzünde THKO tutuklusu Oktay Kaynak, hürriyete çıkacak kapının inşasını başlattı.[12] Elinde betonu delecek bir miktar tuzruhu vardı. Sapı ayrı, ucu ayrı gelmiş, 500 gramlık adi bir çekiç... Ve kapının kolundaki demir mil sökülerek elde edilmiş bir çivi... Başlangıç malzemesi bunlardı.

Çay ocağından bozma koğuşun, dış avluya en yakın duvarına dayalı ranzasının altına tuzruhunu döktü ve sabahı bekledi. Sabah, betonu kısmen erimiş olarak buldu. Ömer Ayna’ya teybi açtırdı; yüksek sesle halay çekmeye başlamasını tembihledi ve toprağa ilk çekici vurdu. Özgürlük kazısı böyle başladı. Oktay, çekici çiviye vurunca, tuzruhuyla ufalanmış beton dağıldı. Asidi döke döke zemini eşelemeye başladı.[13]

O, izole odada tek başına çekiç sallarken, dışarda Ömer Ayna, sürekli başa sardığı teyp eşliğinde halay çekmekten kanter içinde kalmıştı. Onun gayreti, kendisini izleyen jandarmaları hayrete düşünüyordu. Hiç kimse, bunun içerdeki çekiç seslerini engellemeyi amaçlayan bir halkoyunları etkinliği olduğunu aklına getirmiyordu.

Kazı sürerken Maltepe’de gardiyanlık görevi üstlenen Teğmen Ali Haydar Yedek, nasıl olup da bu faaliyeti fark etmediklerini yıllar sonra şöyle izah ediyor:

“İçeride sık sık protestolar, gürültüler, ayaklanma benzeri olaylar meydana geliyordu. Bunların, inşasına başlanan tünelin gürültüsünü örtmeye yönelik olduğunu bilmiyorduk.”

İlk akşamın sonunda beton zemin kalkmış, toprağa ulaşılmıştı.

Bu zaferi, kendi aralarında şarapla kutladılar.

Mustafa Lütfi Kıyıcı’nın, Yaşar Kemal ile Dündar Kılıç’ın yolladığı üzümlerden damıtarak yaptığı şarap, plastik leğenden bardaklara dökülerek içildi; “Özgürlük için şerefe” denildi.

Oktay yatmadan, deliğin üstünü battal ahşap bavulla kapattı. Bavulun kapağını açık bıraktı, içine de nöbetçilerin elini değmeye iğreneceği kadar pisletilmiş kirli çamaşırları yerleştirdi.[14]

O günlerde Ulaş, mahkemede Mahir’in kulağına fısıldadı: Sabret, seni yanımıza alacağız

16 Ağustos Pazartesi günü saat 9.30’da Selimiye’deki Sıkıyönetim Mahkemesi’nde duygusal bir sahne yaşandı.

O gün Mahir Çayan ve 25 arkadaşının ilk duruşması yapıldı. 13 sanık için banka soymak, fidye almak, İsrail Başkonsolosu Elrom’u öldürmek gibi suçlardan idam isteniyordu.

Maltepe’deki baskında ağır yaralanan Mahir, hastaneden çıktığı günden beri Selimiye’de bir hücrede tek başına kalıyordu. O gün ilk kez duruşmaya getirilecekti.

Mahkeme salonuna girdiğinde güçlükle yürüyordu. Zayıflamış, benzi solmuştu. Arkadaşlarıyla ilk kez karşılaşıyordu. Ağır işkenceler görmüşlerdi; yaraları hâlâ tazeydi.

İlkin Ulaş Bardakçı kucaklaştı. Elleri sımsıkı kilitlendi. Jandarmalar ayırmaya çalıştı, ayrılmadılar.

Yan yana oturup ellerini çözmeden öfkeyle kameralara baktılar.

(Ayşe Emel Mesci’nin tanıklığına göre) Mahir, Hüseyin’in -Cevahir- öldüğünü orada öğrendi. Yüzü acıyla gerildi.

Mahkeme başlayınca kimlik tespitini reddettiler; gördükleri işkencelerden bahsettiler. Mahir, kimliği sorulunca “Devrim savaşçısıyım” dedi ve kararlı konuştu:

“Aylardır Selimiye’de bir hücrede, arkadaşlarımdan ayrı, yatağa zincirlenmiş bekletiliyorum. Avukatlarımla görüştürülmüyorum. Beni vurup ‘Hücresinde ölü bulundu’ diyebilirler. Can güvenliğim tehlikede. Bu uygulamaya son vermezseniz hücreden ölüm çıkacaktır.”

Hâkim, “Can güvenliğin var, korkma” diyecek oldu.

“Ölümden korksam zaten devrimci eylemlere girmezdim. Şunu iyi bilin ki ben ve arkadaşlarım ölümden korkmuyoruz. Mahkemenizi de tanımıyoruz. Tarih ve insanlık önünde suçlusunuz.”

Bu çıkışın ardından soruları cevaplamayacağını söyledi.

Arkadaşlarıyla ortak savunma yapabilmek için Maltepe’ye naklini istedi. Daha sonra söz alan Ulaş da aynı talebi yineledi.

İddianamenin okunması 3 saat 50 dakika sürdü. Savcı, iddialarını sıralarken Ulaş, bir ara Mahir’in kulağına eğildi ve müjdeyi verdi:

“Kaçış hazırlığındayız. Seni de yanımıza aldıracağız. Sabret!”

Ulaş’ın bahsettiği “kaçış hazırlığı”, Kartal Maltepe’ye getirildikleri gün başlamıştı aslında...[15]

Mahir Çayan, arkadaşlarının slogan ve marşları eşliğinde Kartal Maltepe Askeri Ceza ve Tutukevi’ne getirildi.

Hâlsiz ve bitkin olsa da yüzü gülüyordu.

Onu ortak savunmanın hazırlanacağı (D) koğuşuna aldılar.

Şimdi, yoldaşları Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, Necmi Demir’le birlikteydi.

Hemen THKO’luların koğuşuna gidip Ömer Ayna ve Cihan Alptekin’in odasına girdiler. Oktay Kaynak, Mahir’e tüneli gösterdi. Bu, onları bekleyen özgürlüğün çıkış kapısıydı.[16]

Tünelden kaçacak isimlerin başında Mahir Çayan geliyordu, ama hâlâ bitkin hâldeydi. Toparlanması gerekiyordu.

Herkes Mahir’in toparlanması için süreye ihtiyaç olduğunun farkındaydı. O yüzden bir seferberlik başlatıldı ve tam anlamıyla Mahir, besiye çekildi.

Diğer koğuşlardan etler, tavuklar, ciğerler, meyveler geliyor, Mahir besleniyor, güç toplaması için ne gerekirse yapılıyordu.

Tabii sadece beslenmek yetmezdi; aylardır zincire vurulmuş hâlde eriyen vücudunun da hareket kabiliyeti kazanması gerekiyordu.

Bunun için de bir yol bulundu: Futbol maçları...

Mahir’in futbolculuğu malumdu; onu yeniden sahaya sürüp vücudunu güçlendirmeyi düşündüler. Sahaya çıktılar. Maçlarda bütün pasları ona veriyorlardı.

Maçların tek amacı bu da değildi. Tünelden çıkan toprağı koyacak yer kalmamıştı.

Tuvalet dolup taşmıştı. Bir baskında yakalanması an meselesiydi. O yüzden hiç değilse bir kısmının ortadan kaybedilmesi gerekiyordu. Ama nasıl?

Tuvalete, rögara dökmeyi, bahçeye serpmeyi, yatağa yerleştirmeyi denemişlerdi; yetmemişti.

Akıllarına futbol sahasına dökmek geldi.

Tugayın futbol sahasında maça çıkan futbolcular, toprağı eşofmanlarının ceplerine, çoraplarının içlerine doldurup maç sırasında sahaya bırakmaya başladı.

Maçların bir yararı daha oldu:

Kıran kırana geçen karşılaşmalarda büyük hırsla oynuyor, sürekli yere düşüp kalkarak kıyafetlerini toprağa buluyor, böylece üstlerindeki çamurun tünelden geldiğini gizliyorlardı.

Askeri yetkililerin, jandarmaların ve gardiyanların keyifle izlediği bu maçlar, firar arifesinin en eğlenceli bölümü oldu.[17]

O günlere ilişkin anlatır Ziya Yılmaz:

“Sürekli maç yapmaya başladık. Gerçekçi olsun diye kendimizi sürekli yerlere atıyoruz; iddialı oynuyoruz yani... Durum çakılmasın diye hırslı oynuyor herkes...

İşte öyle bir maçta Ömer (Ayna) ayağıma bir daldı, ama profesyonel futbolcu gibi, iki ayağıyla yerden kayarak... Ayağım kırıldı sandım; nasıl bir acı... Ben de sinirlendim tabii...

‘Ne yapıyorsun lan’ diye çıkıştım.

Ömer de, ‘Çaktırma şef, maçı jandarmalar izliyor’ diyor, ama bir yandan da tatlı tatlı gülüyor. Can acımdan içim içimi yiyor ama öyle deyince hiçbir şey yapamadım tabii... Tüm bunlar, jandarmanın hatta idarenin tam gözünün önünde oldu.”[18]

Firar günü geldiğinde içerde ve dışarıda hazırlıklar tamamlanmıştı. Tek sorun kuledeki nöbetçilerdi. Ona da 20 yaşındaki bale sanatçısı Ayşe Emel Mesci çare buldu.

27 Kasım 1971 Cumartesi günü, Maltepe Askeri Cezaevi’nin dışında bütün hazırlık tamamlanmıştı.

Kimi sivil, kimi üniformalı THKP-C sempatizanları, önceden saptanan değişik noktalarda firarileri bekliyordu. Bazıları silahlıydı. Gidecekleri evlerde de hazırlıklar tamamdı. Nefesler tutulmuş, havanın kararması bekleniyordu.

Oktay, tünelin içinde toprağa dayadığı bardaktan ayak seslerini duyuyordu.

O gün hava açıktı; sis yoktu. Nöbetçi kulübelerindeki askerler, çevreyi rahatlıkla görebiliyordu.

Kaçışı ertesi güne bıraktılar. Dışarıda bekleyenler, sabahın 4’üne kadar orada bekledi; gün ağarırken bir aksilik olduğunu tahmin edip dağıldılar.

28 Kasım Pazar hava hafif yağmurluydu. Toprak ıslanmış, hafif de sis basmıştı. Tam firar havasıydı. Yine de nöbetçi kulübesindeki askerlere bir çözüm bulmak gerekiyordu. Aranan çözüm, kadınlar koğuşunda bulundu. Tutuklulardan Ayşe Emel Mesci balerindi.

O gün öğle yemeğinde İlkay Demir, Ayşe Emel Mesci’ye, “Sen akşamları bale yapsana; hamlıyorsun” dedi…

Mesci, işin içinde başka iş olduğunu anladı; çaktırmadı.

O akşam, gün batımına yakın, nöbetçiler akşam yemeğinden çıkıp nöbet yerlerine giderken pikaba bir Çaykovski plağı yerleştirdi. Sesini sonuna kadar açtı. Işıkları yaktı, pencereleri aralayıp bale yapmaya başladı.

İnce vücudunu olabildiğince pencereye yakın hareket ettiriyor, uzun saçlarını bir yere bir tavana savuruyor, en görünür hareketlerle dans ediyordu.

Arada başını kaldırdığında, kuledeki nöbetçilerin ve nöbet değişimi için hazırlanan askerlerin bakışlarını üzerinde hissetti.

Dansa devam etti. Dikkatler balerindeyken... Devriyedeki askerin gözlerini yine üzerindeydi. O sırada hava kararmıştı. Duvarın ötesinde firarilere yardımcı olacak görevliler yerlerini almıştı.

Firariler hazırlanmıştı. Maltepe tugayının semalarına Çaykovski notaları dağılırken, yeraltına önce Cihan indi; en cüsselileri oydu; özgürlüğe çıkan deliği o açacaktı.

29 Kasım Pazartesi, tarihe firar günü olarak geçecekti.[19]

Sonrasını Kamil Dede şöyle anlatır:

“İstesek o tünelden 30-40 kişi rahat kaçardı, fakat riskliydi. Bir kişi bile görülse asker ayağa kalkardı; kaçanları yakalar veya infaz ederdi. Risk almamak için 5’erli iki ekibe böldük.

Cumartesi ilk ekip kaçacaktı; delik kapatılacaktı, ertesi gün de ikinci 5’li kaçacaktı.

İlk beşte Mahir, Ulaş, Ziya, Cihan ve Ömer vardı.

İkinci beşte ise Oktay Kaynak, Yavuz Yıldırımtürk, Osman Bahadır, Necmi Demir ve ben.

Seçim sürecinde ben yoktum, ama muhtemelen çıkacaklar, eylem içindeki ağırlıklarına ve alacakları cezalara göre belirlendi. Kimler topun ağzındaysa onlara öncelik tanındı. Bir de Ziya gibi dışarıdaki iyi ilişkileri olan örgütçüler veya Oktay Kaynak gibi şoförlük yeteneği bulunanlar seçildi.

Bana da gelip ‘Sen ikinci ekipte çıkacaksın’ dediler.

Ben, ‘Kaçan arkadaşlar bir süre yurtdışına çıksın’ dedim, kabul edilmedi, ‘Biz halkın mücadelesine katılacağız,’ dediler.’

Bir meçhule doğru yolculuğa çıkıyorduk…”[20]

Kazıda başı çeken Oktay Kaynak’ın anlatımıyla toparlarsak:

“Bu sadece bir firar değildi; çok büyük bir eylemdi. Yaptığımız en ciddi eylemdi. Muktedirleri, hâkimleri alay konusu yapacaktık. Biraz da o yüzden çıldırıyordum kaçmak için...

Bırakmamaları lazımdı beni... Ama götürmediler, bıraktılar.

Sonuna kadar da bana söylemediler.

Gece ayıldım. Baktım; tünelin ağzı açık. Gitmişler.

İnanamadım, dehşete kapıldım, perişan oldum.

Kızdım. Çok kızdım. Çok alındım. Çok kırıldım.

Orada kalakaldım.

‘Beni bırakırsanız, iplerimiz kopar. Ona göre’ demiştim.

Koptu. Vedalaşamadık bile hiçbirisiyle...”[21]

Firar sonrası koğuşta direniş yapıldı. Direniş bittikten sonraki yoklamada kaçanların adı okununca derin bir sessizlik oldu. Org. Faik Türün, onlara ne olduğunu el işaretiyle gösterdi: Mahir Çayan? Pırrrrr!!!

Cezaevinin askeri nakliye aracı tutukluları mahkemeye götürdü. Mahkemeye alınırken isimler okunarak yoklama yapıldı.

Görevli asker, ‘Mahir Çayan’ ismini okuduğunda, bütün tutsaklar hep bir ağızdan bağırdı: “Uçtuuuu..!”

“Ömer Ayna!” “Uçtuuuu..!”

“Ulaş Bardakçı!” “Uçtuuuu..!”

“Ziya Yılmaz!” “Uçtuuu..!”

“Cihan Alptekin!” “Uçtuuuu...”

Saat 16.15’te mahkeme başladı.

Kamil Dede ayağa kalkarak söz aldı ve yazılı ortak savunmayı okumaya geçmeden önce bir açıklaması olduğunu söyledi.

Şöyle dedi: “Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi savaşçıları olan arkadaşlarımız, dün gece kazılan 15 metrelik tünelden kaçmışlardır.”[22]

‘Cumhuriyet’ gazetesi, 1 Aralık 1971 Çarşamba günü, “Mahir Çayan ve 4 Arkadaşı Kaçtı” manşetiyle çıktı. Habere göre Sıkıyönetim, tünel açarak cezaevinden kaçanların yakalanmaları için halkı yardıma çağırmıştı. 2 gün sonra tünelin ve geride kalan eşyaların fotoğrafları basına dağıtıldı.

Konu Meclis’e geldi. Başbakan Nihat Erim, bunun basit bir kaçma olayı olmadığını, devletin büyük bir komployla karşı karşıya olduğunu söyledi. Kaçanları yakalamayı, ihmali olanları cezalandırmayı vaat etti. Sıkıyönetim’in otoritesi ciddi hasar almış, muhalifler moral bulurken, askeri yönetim deliye dönmüştü.

Sıkıyönetim komutanları derhâl toplantıya çağrıldı. Ülke çapında bir insan avı başlatıldı. Maltepe’nin idarecileri ve gardiyanları gözaltına, sorguya alındı. Şimdi gardiyanlarla tutsaklar yer değiştirmiş, hücreyi, sorguyu, işkenceyi tatma sırası onlara gelmişti.[23]

Özetin özeti: “Büyük Firar” ile 12 Mart 1971 darbesinden sonra 5 devrimci Kartal Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçışına tarihi önem kazandıran birkaç unsur vardı; i) Askeri yönetimin itibarını sıfırlayan bir eylem olması... ii) Türkiye solunun iki büyük örgütünün ilk ortak eylemi sayılması...[24] Sonra da örnek olması, alınmasıdır![25]

Özetin özeti mücadelesi karanlıkta ışıktır, gecemizi güne çevirendir O; halka hiç yalan söylemedi; gözünü budaktan esirgemeyen kararlılığıyla halkın kurtuluşu yolunda ölümsüzleşirken silahlı eylem kronolojisi de şöyledir:

i) 12 Şubat 1971’de Ankara’da Ziraat Bankası Küçükesat şubesi kamulaştırılmasına katıldı.

ii) 15 Mart 1971’de Türk Ticaret Bankası Erenköy şubesi kamulaştırılmasında yer aldı.

iii) 4 Nisan 1971’de patron Mete Has ve Talip Aksoy’un kaçırılıp 400 bin liralık fidye alınması eylemini arkadaşlarıyla birlikte gerçekleştirdi.

iv) 17 Mayıs 1971 günü İsrail’in İstanbul başkonsolosu Ephrahim Elrom’un kaçırılması eylemini Ulaş Bardakçı[26] ve Hüseyin Cevahir ile birlikte gerçekleştirdi.

v) 1 Haziran 1971’de polisin açtığı ateş sonunda Hüseyin Cevahir öldü. Mahir Çayan yaralı olarak ele geçti.

vi) 26 Mart 1972’de Ünye’deki radar üssünde çalışan üç İngiliz teknisyeni kaçırılması eyleminin planlama ve gerçekleştirilme aşamalarında yer aldı.

vii) 30 Mart 1972’de Tokat’ın Kızıldere köyünde askerlerle girdiği çatışmada katledilerek ölümsüzleşti.

Tarihi(miz)

1840’larda Osmanlı topraklarına Kafkaslar üzerinden ilk devrimci ve komünist fikirleri sokan Gürcü öncülerden…

Selanik, İstanbul, İzmir, Kütahya, Konya’da ilk işçi hareketlerini örgütleyen Osmanlı’da işçilerin devrimci fikirlerle buluşmasının köprüsünü kuran Sefarad, ve Aşkenaz Yahudisi devrimcilerden…

Osmanlı’nın geleceği henüz devrimci müzakereye açıkken, ilk sokak örgütlenmesi ve direnme biçimlerini tarihe sokan Rum, Sırp, Müslüman devrimcilerden…

Osmanlı’nın çöküş döneminde tarih treninin raydan çıkarmak ve özgür bir Anadolu yaratmak için Beyazıd Meydan’ından geleceğe devrimci cüreti ve iradeyi bırakan Matheos Sarkisyan ve 19 yoldaşından…

Osmanlı’nın işçi ve köylülerini örgütlemek için canlarını veren Mustafa Suphi ve yoldaşlarından…

Deniz’ler, Mahir’ler, İbo’lardan…

Mazlum Doğan’dan, Haki Karer, Kemal Pir’lerden…

Erdal Eren’den, Tamer Arda’ya, Necdet Adalı’dan, Osman Yoldaşçan’a kadar devrimci mücadelede hayatını yitirenlerden…

Haziran/ Gezi ayaklanmasından Rojava’da yaşamını yitiren Aziz’den, Serkan’dan, Sibel’den, İvana’dan, Mahir’den, Bedreddin’den geleceğe yönelen tarih(imiz) hepimizindir…[27]

Bu tarihte, “Biz sadece Ermenilerin kurtuluşu için çalışmıyoruz, insanlığın kurtuluşu için çalışıyoruz, bizim vatanımız bütün dünyadır,” diye haykıran Paramaz yani Madteos Sarkisyan’dan,[28] Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katline, yani ilk “faili meçhul”lerin altında İttihatçı Cumhuriyet’in “kurucu şifre”leri ve günümüze uzanan yol haritası yatar.[29]

Kimse inkâra kalkışmasın: “Bu devletin yol açtığı acılar, bundan sonraki hiçbir iktidarın bedelini ödeyemeyeceği kadar büyüktür…”[30]

TKP’den Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya;[31] TİP’den Dev-Genç’in 71 isyancılara uzanan kesitte, 12 Mart müdahalesiyle devrimci önderler fiziken yok edilmiş olsalar da, devrimci hareket beklenen büyük çöküşü yaşamadı. Çıkarılan bir aftan yararlanıp bir kaç yıl yatıp çıkan devrimciler, dışarıda kalan dağınık örgütsel potansiyeli toparlama uğraşısına koyuldular. İbo, Deniz, Mahir artık yoktu ama onların -sembol demek hafif kalacaktır- ikonlaşmış kişilikleri ve rehberleşmiş yaşamları ve eylemleri üzerinden yeni ve güçlü bir hareket yaratılacaktı.[32]

68’in paltosu altından çıkan bu hareket; yani “68’li dünyayı emekten yana değerlendirir... Tevekkülden hoşlanmaz. Sorar, beğenmediğine karşı çıkmayı sever... ‘Ne olacak bu dünyanın hâli’ diye yakınmaz, bu dünyanın nasıl iyi olacağına ilişkin düşünmeyi, bu yolda devinmeyi seçer... Hemşehrisini ayırmaz; herkes hemşerisi, yurttaşı, yandaşı, -kendi gibi düşünmeye gayret edenlerin hepsi de- yoldaşıdır... Üzülmeye öfkelenmeyi yeğler, pasif olmak yerine yapabileceği bir şeyler arar... Söyleme değil söylemle örtüşen eyleme bakar... Kişisel günübirlik çıkarları uğruna düşüncesinden, onurundan geçmez. Daha kalıcı yararlara yönelir... ‘Yetmez ama’ diye başlamaz söze, efendice yeterle yetmezi ayırır, yürür gider... Ehvenle hele de ehven-i şerle yetinmez, en iyisine yönelir…”[33]

Bu tarihe ilişkin olarak, Atilla Keskin’in, “PKK bizim ütopyalarımızı gerçekleştirdi,”[34] türünden abartılarına ya da Henry James’in, “Şimdiki zaman, geçmişe epey kötü muamele ediyor,”[35] küçümsemeye veya Jean Paul Sartre’ın, “Aramızdan birini alıyorlar, onu öfkesinden ya da kederinden öldürüyorlar, yirmi beş yıl sonra da onun adına bir anıt dikiyorlar. Aynı adamlar, hem öldürüyorlar hem de anıt başında nutuk çekiyorlar, bir ölüyü şana şerefe boğuyorlar ki, daha sonra bir başkasının yaşamını zehir edebilsinler,” diye formüle ettiği “azizleştirmelere” prim vermezken; Kızıldere tarihi(miz)in her koşulda Nâzım Hikmet’in, “Bir sabah fethine çıktı/ güzelin, doğrunun ve haklının:/ Önünde şirret, aptal devleriyle dünya,/ altında mahzun ve kahraman Rosinant’ı./ Bilirim,/ hele bir düşmeyegör hasretin halisine,/ hele bir de tam okka dört yüz dirhemse yürek,/ yolu yok, Don Kişot’um benim yolu yok,/ yeldeğirmenleriyle dövüşülecek,” dizelerini terennüm etmek ısrarıyla var olduğu, olacağı bir an dahi unutulmamalıdır!

Notlar

[1] Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi Samandağ İlçe Örgütü’nün 30 Mart 2016 tarihinde ‘Direnenler Kazanacak’ başlığıyla düzenlediği etkinlikte yapılan konuşma… Kaldıraç Dergisi, No:177, Nisan 2016…

[2] Ahmet Telli.

[3] âl-i imran, 3/185; enbiyâ: 21/35; ankebut, 29/57.

[4] “Bilinç, sonsuz tartışmalara yol açabilecek felsefi bir durumdur.” (Richard Leakey-Roger Lewin, Göl İnsanları - Evrim Sürecinden Bir Kesit, Çev: Füsun Baytok, TÜBİTAK Yay., 5. Basım, 1999, s.143.)

[5] “Ana, tüm bunları bilerek ve inanarak yaptım. Tek düşüncem devrimci halk hareketinin selameti, sağlıklı gelişmesidir. Sana açıklamayı görev bildiğim bir durum daha var. O da bu kavga içinde hayatımın önemli olmadığıdır. Benim ve gerilla arkadaşlarımın tek düşünce ve hedefi hareketin zafere ulaşmasıdır. Gelecek bizimdir. Tarihi zafer bizim olacaktır. Benim mutluluğum hareketimizin başarısı olacaktır. Varsın düşmanlarımız ölüm cezası versinler, ölüme kadar hapsetsinler. Ne çıkar. Sonunda zafer bizim olacaktır. Ana biz ne çılgınız ne de maceraperestiz. Baskı ve zulüm altındaki bir kurtuluş davasının öncüleriyiz,” demişti Cihan Alptekin, 6 Eylül 1971’de…

[6] “Dev Genç’in uzun saçlı, hippi başkanı, bugün meclisin bisikletli, kadife ceketli vekili, yakasında Kızıldere’de, yanı başında kaybettiği on yoldaşı, isyanının izinde durmadan koşmaya devam ediyor.” (Çiğdem Mater, “Öfkesi ve Heyecanıyla İsyanının İzinde”, Radikal Kitap, Yıl:12, No:660, 8 Kasım 2013, s.18.)

[7] “Türkiye’nin geleceği çelikten yoğruluyor; belki biz olmayacağız ama bu çelik aldığı suyu unutmayacak,”vurgusuyla İbrahim Kaypakkaya, “Sinan Cemgil’i vuranları kendim sorguladım ve onları kurşuna dizdim. Yoldaş kanı akıtanlardan yoldaşları hesap sorar,” demişti… Çok sonraları da 67 yaşındaki emekli Albay Çetin Oğuz ve eşi Asuman Oğuz (66) yolda yürürken iki kişinin bulunduğu motosikletten açılan ateş sonucu yaralandı. Yaralı çift götürüldükleri hastanede tedavi altına alındı. Albay Çetin Oğuz’un sahte kimlik kullandığı, Kızıldere katliamında Mahir Çayan ve 9 devrimcinin ölümüyle sonuçlanan askeri operasyonu, TİKKO lideri İbrahim Kaypakkaya’nın yaralı olarak yakalandığı operasyonu yöneten Albay Fehmi Altınbilek olduğu iddia edildi. İstanbul Jandarma Merkez Komutanlığı ise Çetin Oğuz’un Altınbilek olduğu iddialarını yalanladı. (“O Albay’ı Vurdular”, Cumhuriyet, 8 Haziran 2015, s.20.)

[8] “O gün Mamak Askeri Cezaevi’nin arka taraflarındaki bir hücrede tutuluyordum. Diğer tutuklularla görüştürmemek için beni oraya koymuşlardı. Sonradan adının Abdullah Kuloğlu olduğunu öğrendiğim bir general tutulduğum yerin önüne geldi, yanındaki cezaevi müdürüne ‘Oğuzhan bu mu’ diye sordu. Bir süre benim işkenceden gelmiş perişan hâlime baktıktan sonra elindeki asayı bana doğru kaldırarak ‘Bütün arkadaşlarını öldürdük, hepsini öldürdük’ dedi. Ben ilk kez orada duydum, ilk anda inanmak istemedim, ama sonra bir askerin elinde manşetinde ‘öldürüldüler’ yazan bir gazete görünce anladım.

Kızıldere’de yetmiş öncesi Devrimci Gençlik hareketinin önde gelen kadrolarının katledilmesi Türkiye’deki devrimci hareketler üzerinde çok derin etkileri oldu. Birkaç yıl önce yayımlanan ‘Bitmeyen Yolculuk’ isimli söyleşi kitabında da ifade etmiştim; Denizler’in idamıyla birlikte Kızıldere katliamı sonraki dönemin devrimci ruhunun biçimlenişinde çok derin etkileri oldu. Mustafa Suphiler bizim kuşağımızdan çok gerilerde kalmıştı, geriye dönüp baktığında en yakınımızda görülebilen 27 Mayıs öncesinin gençlik eylemleriydi. Oysa 78 kuşağı denilen yetmişli yılların gençliği ise Denizler’in idamıyla Kızıldere katliamının yarattığı bir sol siyasi iklim içinde oluştu. Bunu sadece olumlu veya olumsuz bir anlam içinde söylemiyorum; yetmişli yılların devrimci ruhunun oluşumundan, dayanışma kadar uzlaşmazlıklara da uzanan sol içindeki ayrılık ve kavgalara ve nihayet yetmişlerin ikinci yarısında ülke çapında yaşanan olayların şekillenmesinden bugüne kadar sürüp gelen geniş ve derin bir belirlenişten söz ediyorum. Kızıldere’den sonra Devrimci hareketin 65 ten 71’e kadar süren bir dönemi sona erdi, ondan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı demiştim.” (“Oğuzhan Müftüoğlu: Komutan: Bütün Arkadaşlarını Öldürdük”, Cumhuriyet, 30 Mart 2015, s.11.)

[9] Selçuk Candansayar, “Mahir Çayan’ı ‘Hatırlamak’…”, Birgün, 30 Mart 2015, s.8.

[10] Tuğba Tekerek, “Celalettin Can: Solun Silahtan Başka Çaresi Yoktu”, Taraf, 17 Mayıs 2012, s.13.

[11] Temel Demirer, “On’ların Öğrettiği”, Kaldıraç, No:147, Eylül 2013.

[12] İnşaat öğrencisi olan Oktay Kaynak fikri ortaya attı. Gerekli malzemeyi Aydın Engin sağladı ve tünel hazırlığı başladı.

Kartal Maltepe askeri tutukevinden tünel kazarak kaçma fikri THKO’lu Oktay Kaynak’tan çıktı. Kaynak, İTÜ İnşaat Fakültesi 4. sınıf öğrencisiydi. Maltepe’ye girer girmez, meyilli arazide kurulu bu cezaevinin zemininin tünel kazmaya elverişli olduğunu fark etmişti.

Amaç, Deniz’leri kurtarmaktı; 1971 yılı, Eylül başıydı. Ankara’da savcı Deniz Gezmiş ve 17 arkadaşı için idam istemişti. Zaman daralıyordu. THKO, bu idamları durdurmak için mutlaka bir şey yapmalıydı.

Yapılacak şey, ilkin Oktay Kaynak’ın aklına düştü… THKO’lular kaçış planını, aynı tutukevinde birlikte yattıkları THKP-C’li tutsaklardan ayrı yapamazdı. Planı onlara da açmaya karar verdiler.

Sonrasını THKP-C’li Ziya Yılmaz, şöyle anlatır: “Bir gün Cihan çıkıp geldi; tünel projesini kalem kalem anlattı. Epey de ayrıntılı düşünmüştü. Önce uygun koğuşa geçilecek, tuzruhu getirtilecek, kazılacak. Çıkan toprak çaktırılmadan başka bir yere aktarılacak.

Dürüst olayım; benim hiç aklıma yatmamıştı, olacak şey değildi. Bu kadar teferruatlı düşündüğü, planladığı için takdir etmiştim, ama biraz da ti’ye almıştım, fark ettirmeden... Yine de bu kadar ayrıntılı düşünmesi bile saygıyı hak ediyordu.” (Can Dündar, “Kezzabı İçeri Ben Taşıdım”, Cumhuriyet, 6 Mayıs 2015, s.13.)

[13] Kazıda başı çeken Oktay Kaynak şöyle anlatıyor:

“Önceleri kafa aşağı inip kazıyorduk. 2 metre kadar derine inmiştik. Çalıştıktan sonra birisi iple yukarı çekiyordu. Bir gün ellerimi toparlayamadım, aşağı düştüm. Çok kötü oldum. Yukarıda da kimse yok... Ayaklarımı birbirine vuruyorum, ‘Beni yukarı çekin’ diye, duyuramıyorum. O günden sonra ayaküstü inmeye başladık. Artık ileri doğru kazıyorduk. Çıkan toprağı çuvala dolduruyoruz, ipi iki kez çekiyoruz, o uyarıyla çuvalı yukarı çıkarıp toprağı boşaltıyorlar, geri gönderiyorlar.

Tünel uzayınca iki kişi inmeye başladık: Ben öndeyim, Cihan arkada... Hem yardımlaşıyoruz, hem de havasızlıktan ölür kalırız diye birbirimizi kolluyoruz. Ama bir gün ben orada ciddi havasız kaldım. Ön taraf zaten kapalı, Cihan da şişman; kapadı arka tarafı... ‘Cihan geri git, ben boğuluyorum’ diye bağırdım. Allahtan aşağıdaki ses, yukarıdan duyulmuyordu. Geri geri sürünerek çekildi, ama hakikâten boğuluyordum havasızlıktan... O günden sonra iki kişi girmemeye karar verdik.

Belli bir mesafeye varıp birliğin duvarını alttan geçince, zemine doğru yukarı çıktık ve yeniden 2 metreye yakın yukarı doğru kazarak küçücük bir delik açtık. Geceleri tünele girip sürüne sürüne sona kadar gidiyordum; orada sırtüstü yatıyordum. Yattığım yerden yıldızları seyrediyordum. Gökyüzünde bir yıldız oluyordu hep... Yattığım yerden, o daracık delikten gördüğüm o tek yıldız, bana bir acayip geliyordu. Koğuşa döndüğümde, pencereden o yıldızı bulamıyordum. Yıllar sonra tahliye edildikten sonra her gittiğim yerde o yıldızı aradım; bir daha hiçbir yerde göremedim.” (Can Dündar, “MİT Haber Verdi... Dikkat! Kaçacaklar”, Cumhuriyet, 8 Mayıs 2015, s.10.)

[14] Can Dündar, “Ve Özgürlük Kazısı Başladı”, Cumhuriyet, 7 Mayıs 2015, s.15.

[15] Can Dündar, “Solcu Teğmenin Aşkı Kaçış Fırsatı Yarattı”, Cumhuriyet, 5 Mayıs 2015, s.10.

[16] Can Dündar, “MİT Haber Verdi... Dikkat! Kaçacaklar”, Cumhuriyet, 8 Mayıs 2015, s.10.

[17] Can Dündar, “Ve Mahir Çayan Sahaya Çıkıyor”, Cumhuriyet, 9 Mayıs 2015, s.17.

[18] Barış Mutluay, Ziya Yılmaz (TİP’ten THKP-C’ye Fatsa'dan Türkiye’ye), Nota Bene, 2014.

[19] Can Dündar, “Nöbetçilerin Dikkatini Çekmek İçin Bale Yaptım”, Cumhuriyet, 11 Mayıs 2015, s.16.

[20] Can Dündar, “Herkes Çaktırmadan Birbiriyle Helalleşti”, Cumhuriyet, 10 Mayıs 2015, s.8.

[21] Can Dündar, “Özgürlüğün Nefesi”, Cumhuriyet, 12 Mayıs 2015, s.13.

[22] Can Dündar, “Mahir Çayan? Pırrrrrr!!!”, Cumhuriyet, 13 Mayıs 2015, s.14.

[23] Can Dündar, “Firarın Ardından Gardiyanları Mehmet Eymür Sorguladı”, Cumhuriyet, 14 Mayıs 2015, s.17.

[24] Can Dündar, “Cezaevi Müdürü Cihan’ı Vuracaktı”, Cumhuriyet, 4 Mayıs 2015, s.12-13.

[25] Erhan’ın ‘Yine Kazacağız, Yine Kaçacağız!’ anıları, 12 Eylül’ün hüküm sürdüğü yıllarda imkânsızı başaran, kendi güçleri ve düşleriyle askeri cezaevinden tünel kazarak kaçan firarileri anlatır.

12 Mart’ta Mahir Çayan ve arkadaşlarının tünel kazarak kaçmasının ardından askeri bir cezaevinden başarıya ulaşan ilk kaçma girişimidir bu... Sebahattin Selim Erhan’ın arkadaşlarıyla birlikte, 74 koğuş ve tünel aramasını atlatarak 37 hafta süren, 97 metrelik tünelden söz ediyoruz. Her metreden yastık büyüklüğünde 100 torba toprak çıkmaktadır ve her biri ortalama 5.5 kilodur. Yıllar sonra anılarını bizlerle paylaşan Sebahattin Selim Erhan, çatıya serilerek gizlenen toprağın 59 bin 400 kilo olduğunu bile hesaplamış. Tavandaki toprak nedeniyle ısınamamaktan yakınanlara gülmeleri ise işin ironisi... Çünkü sadece kazanlar biliyordur tüneli ve ucunda görünmesi olası ışığı...

Türkülerde dillerine doladıkları “uğruna ölümlere gidip geldikleri” inançları ve idealleri vardır bu genç ve gözü kara insanların. Kimi yaşam boyu ceza almıştır, kimi idamlıktır ama içlerindeki özgürlük aşkı sönmemiştir. O ışık, kendilerine’doğru’ yolu göstermiştir. Ucunda, çok çok ölüm vardır ve zaten tarih boyunca ölümle kardeş bir geleneğin çocuklarıdırlar. Ölüm tanıdıktır, korkacak bir şey yoktur: “yeter ki kararmasın sol memenin altındaki cevahir”. Günün kurgulanmış ve örgütlenmiş saatlerinde çalışılarak ilerleyen tünel, 1 Mayıs 1987 günü şahlanır ve rekora koşar. Yeraltında gözleriyle konuşarak anlaşırlar... Dikkat! Sessizce dünyanın bu en ilginç ve zor koşullarında 1 Mayıs’ı kutlarlar. O gün, 1 Mayıs motivasyonuyla, mitingde yürür gibi “Yaşasın!” coşkusuyla 135 santim kazmışlardır...

Çoğu aynı örgütsel yapının içinden gelen, birlikte mücadele eden arkadaşlar hem birbirlerinin gücünü, kapasitesini, çalışkanlığını ve dayanışmacılığını biliyor hem de -tüm bunlarla beraber anılması zorunlu- güveniyor. İmkânsızı başaran tünelciler birer kahramandırlar o günden beri. Ancak tünelcileri değişik özellikleriyle okura tanıtan Sebahattin Selim Erhan, hiçbirini kahramanlaştırmamaya dikkat ediyor. İlginçtir, son anda tüneli öğrenenler o delikten sığamayacaklarını düşünürler. Tünelciler, kalın kitap kapaklarından yapılan körükle hava üflenen karanlık dehliz(!)de ters dönmeyi yani bir tür takla atmayı bile başarmaktadırlar oysa. ‘Toprak kardeşliği’ diye tanımlıyor Erhan tünelle ilişkilerini. Başarıya ulaşanları da, düşüncede kalanları da, yarı yolda yakalananları da aynı coşku ve aşkla anlatıyor. Herbiri bir başka öykü, her biri bir başka kalp çarpıntısı...

Kapital’dir tünelin adı... Hem mana ve ehemmiyetiyle barışıktır insanlarla hem de iyi bir şifredir. Kazılan her santim bir sayfaya karşılık gelir. Erzincan, Eskişehir, Buca... Elbette aynı zamanlarda aynı özgürlük duygularıyla başka cezaevlerinde kazılanlar... Tam bir özgürlük mücadelesidir o dönemde yaşananlar ve tabii anlatılanlar. Düşlerde başarıya ulaşan ya da ulaştığı varsayılandır...

Sebahattin Selim Erhan, “Biz olmazı olur, imkânsızı imkânlı hâle getirecek bir şeyler yapmalıydık. Ülkenin içinde bulunduğu 1987 şartlarında insanlığın, demokrasi güçlerinin, sosyalist güçlerin moral kazanması için, ölmediğimizi, her şartta mücadele ettiğimizi göstermek için olağanüstü bir şey yapmalıydık. Bu (Erzincan) cezaevinin özel şartlarına bakıldığında, aklın almayacağı bir eylem olan tünel kazmaya karar verdik,” sözleriyle özetledi anılarını. (Sebahattin Selim Erhan, Yine Kazacağız, Yine Kaçacağız!, İletişim Yay., 2010.)

[26] “THKP ve THKC’nin bir savaşçısıyım,” diye haykırırdı Ulaş Bardakçı…

[27] Bkz: Vehbi Ersan, 1970’lerde Türkiye Solu, İletişim Yay., 2013; Türkiye Sosyalist Solu Kitabı I, Haz: Emir Ali Türkmen, Dipnot Yay., 2013.

[28] 1915’te Osmanlı’nın mahkemesinde yargılanan Ermeni devrimci Paramaz savunmasında şöyle diyor: “Biz sadece Ermenilerin kurtuluşu için çalışmıyoruz, bütün insanlığın kurtuluşu için çalışıyoruz, bizim vatanımız bütün dünyadır... Bu ülkenin refahı için yapmadığımız ne kaldı? Ermenilerin ve Türklerin kardeşliğini sağlamak için ne fedakârlıkları kabul ettik. Ne kadar enerji tükettik ve ne kadar çok kanımızı akıttık. Bu kadar acıya katlanmamızın nedeni güven yoluyla birbirimizi yükseltmek idi. Ve bizim karşılaştığımız nedir? Yalnızca bizim olağanüstü çabalarımızı yok saymakla kalmadınız, aynı zamanda bilinçli olarak bizi imha etmeye çalıştınız. Şunu unuttunuz ki, Ermenilerin imha edilmesi bütün Türkiye’nin yıkımı demektir.” (Kadir Akın, Ermeni Devrimci Paramaz, Dipnot Yay., 2015.)

[29] Tal’ât Ulusoy, “… ‘Onbeşler’, Faili Meçhul mü?”, Taraf, 28 Ocak 2014, s.12.

[30] Semih Gümüş, “Sosyalist Solun Temel Metinleri”, Radikal Kitap, Yıl:12, No:665, 13 Aralık 2013, s.31.

[31] Ahmet Kale, “112. Yaşında Dr. Hikmet Kıvılcımlı”, İnsancıl, Yıl:24, No:283, Şubat 2014, s.16-19

[32] İsmail Güney Yılmaz, “Türkiye Soluna Bir Solukluk Tarihçe (2)”, www.sendika.org, 2 Ağustos 2012.

[33] Gülşen Karakadıoğlu, “68’lilik”, Birgün, 25 Kasım 2015, s.15.

[34] Önder Elaldı, “Atilla Keskin: PKK Bizim Ütopyalarımızı Gerçekleştirdi”, Gündem, 2 Mayıs 2015, s.15.

[35] Henry James, Aspern’in Mektupları, Çev: Emre Ağanoğlu, 2008, s.90.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler