Kapitalizm ve Gey Kimlik

SEÇTİKLERİMİZ - John D’Emilio’nun yazısını İmdat Freni çevirdi: Geyler ve lezbiyenler heteroseksüel çekirdek ailenin sınırlarının ötesindeki toplumsal alanda var oluyorlar. Hayatı idame ettirmemiz ve özgürlüğümüz, yalnızca kendimiz değil herkes için o alanı savunabilmemize ve genişletebilmemize bağlı.

Kapitalizm ve Gey Kimlik

 

Geyler ve lezbiyenler için 1970’ler büyük kazanım yıllarıydı. Gey ve kadın özgürleşmesi hareketleri cinsel manada ülkenin manzarasını değiştirdi. Yüz binlerce gey ve lezbiyen açıldı ve açıkça hemcinslerini çekici bulduklarını duyurdu. Eyaletlerin yarısında sodomi yasalarının kaldırılmasını; lezbiyenlerin ve geylerin kamu istihdamından dışlanmasının kısmen azaltılmasını; birkaç düzine şehirde sivil hakların korunmasını; eşcinsel haklarının Demokrat Parti’nin programına dâhil edilmesini ve eşcinselliğin psikiyatrların kullandığı akıl hastalıkları listesinden çıkarılmasını başardık.

Büyük şehirlerde eşcinsel alt kültür büyüyerek gözle görülür hale geldi ve lezbiyen feministler özgürleştirici gelecek tasavvurunu gerçekleştirmek üzere alternatif kültür ve örgütlerin kuruluşuna öncülük ettiler.
Ancak 1980’lerde sağ kanadın etkili yükselişiyle, lezbiyenler ve geyler gelecek günleri temkinle karşıladılar. Geçmiş birkaç yılın yarattığı göreceli özgürlük ortamı ve kazanımlar kalıcı olmak için fazla yeniydi ve uzun soluklu olmayacak kadar da zayıf görünüyordu. Lezbiyen ve gey camianın bazı kesimlerinde felaket senaryoları yayılıyordu; sağın yegâne hedefinin “cinsel sapıklar” olduğu McCarthy Amerika’sı ve eşcinsellerin toplama kamplarına gönderildiği Nazi Almanya’sı ile kurulan benzerlikler ortalığı sarmıştı. Hemen her yerde kazanımlarımızın korunması ve daha da ileriye taşınması adına yeni taktiklerin gerekliliği hissediliyordu.
Bana öyle geliyor ki, yeni ve çok daha titiz bir gey tarih kuramı bu politik kaygının bir parçası olmalıdır. Gey özgürleşmesi 1960’ların sonunda henüz yeni filizlendiğinde, geyler ve lezbiyenler amaçlarını ve taktiklerini şekillendirmekte kullanabilecekleri tarihten yoksundular. Takip eden yıllarda, tarihimizin bilgisinden yoksun bir hareketin inşasında, biz de bir efsaneler bütünü icat ettik. Bu efsanevi tarih, zaman içinde geriye dönüp okuduğumuz kişisel deneyimlerden yararlanıyordu. Örneğin pek çok lezbiyen ve gey 1960’larda hemcinslerine olan arzularını ilk kez keşfettikleri zaman ne hissettiklerini anlamak ve adlandırmak imkânından yoksun, diğerlerinden habersiz ve yalnızdılar. Bu yüzden şimdi olduğu gibi geçmişte de susup saklanmanın, görünür olmamanın ve yalnızlığın gey yaşamının tipik özellikleri olduğu bir efsanevi geçmiş inşa ettik. Ayrıca maruz kaldığımız çok sayıda baskıcı düzenleme, kamusal uygulama ve kültürel inançtan ötürü fena halde karanlık bir geçmiş tasviri yarattık; buna göre gey özgürleşmesine kadar lezbiyenler ve geyler her daim ayrım gözetmeyen sistematik ve korkunç bir zulmün kurbanıydılar.
Bu efsaneler politik perspektifimizi sınırladı. Örneğin efsanelere olan bu inanç, bir taktik olarak açılmaya –sanki Amerika’daki her gey ve lezbiyen açılmış olsaydı, eşcinseller üzerindeki baskı ve zulüm de sona erecekti– körü körüne bağlanmamıza, homofobi ve heteroseksizmi yeniden üreten kurumsallaşmış uygulamaları görmezden gelmemize neden oldu. Zaman zaman da, özellikle de şu anki gibi zamanlarda, çaresi bulunmayacak bir umutsuzluk yaydı. Peki bizler, eşcinseller üzerindeki böylesine yaygın ve değişmez baskıyı nasıl teşhir edebiliriz?
Gey özgürlük hareketi içinde hemen her yerde kabul gören bir diğer tarihsel söylence de “ebedi eşcinsel” inancı. Özetle iddia edilen şuydu: Geyler ve lezbiyenler geçmişte her zaman vardılar ve gelecekte de her zaman olacaklar. Yalnızca şu an değil, tarih boyunca, her toplumda ve her devirde, her yerdeydik. Aslına bakılırsa bu inanç, eşcinsel özgürleşmesinin ilk yıllarında faydalı bir politik işlev de sağladı. Henüz varlığımızın inkâr edildiği veya bizi ruh hastası ya da ucube olarak adlandıran bir ideolojiyle mücadele ettiğimiz 1970’lerin başında “her yerdeyiz” iddiasında bulunmak güç vericiydi. Ancak son yıllarda, bu da en az homofobik tıbbi önermeler kadar bizleri kuşatarak mevcut eylemliliğimize ket vurdu.
Bu yazıda, bu mite karşıt olarak geylerin ve lezbiyenlerin her daim var olmadıklarını, aksine tarihin bir ürünü olarak varoluşlarının belirli bir tarihsel dönemde ortaya çıktığını ileri süreceğim. Ortaya çıkışları kapitalist ilişkilerle ilgilidir; kapitalizmin tarihsel gelişimi –özellikle serbest emek düzeni– yirminci yüzyılın ikinci yarısında çok sayıda kadın ve erkeğe kendilerini gey olarak adlandırma, benzer erkeklerle kadınların oluşturduğu bir topluluğun parçası olarak görme ve bu kimlik temelinde politik olarak örgütlenme imkânı sağlamıştır(1).  Son olarak da, bu tarihsel bakış açısından hareketle çıkarabileceğimiz birkaç politik ders önermek istiyorum.

Peki kapitalizmin serbest emek düzeniyle eşcinsellik arasındaki bağlar nedir? Kapitalizmin kimi özelliklerini gözden geçirerek başlayalım. Kapitalist düzende işçiler iki açıdan “serbesttirler”. İş arama, çalışabilme ve emeğimizi ücret karşılığı satın almak isteyen herhangi birine satma serbestliğine sahibizdir. Ama aynı şekilde emek gücümüz hariç herhangi bir şeyin mülkiyetinden de serbest haldeyizdir. Pek çoğumuz ihtiyacımız olan şeyleri üretecek araçlara ve toprağa sahip değildir, hayatını idame ettirmek için bir ömür çalışmak durumundadır. Başka bir deyişle pozitif anlamda emek gücümüzü satma serbestisine sahip olduğumuz gibi negatif anlamda başka bir alternatiften de azadeyizdir. Bu diyalektik –sömürü ve sınırlı ölçüde özerklik arasındaki daimi etkileşim– kapitalist düzen içinde yaşamış olan herkesin hikâyesini anlatmaktadır...

...  John D’Emilio'nun İmdat Fereni'ndeki yazısının tamamını okumak için TIKLAYIN...

 

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler