Kalabalığın içindeki yabancılar – Vivienne Matthies-Boon

Kalabalığın içindeki yabancılar – Vivienne Matthies-Boon

Amsterdam Üniversitesi’nde Ortadoğu üzerine çalışan akademisyen Vivienne Matthies-Boon’un kaleme aldığı “Kalabalığın İçindeki Yabancılar” makalesi Yavuz Yavuz tarafından İntifada Yayınları için çevrildi. Makale, Mısırlı devrimcilerin son süreçteki halet-i ruhiyesini gözler önüne seriyor. 

 

“Korku düzeni geri döndü” diye fısıldadı, Mısırlı bir siyasi eylemci. “Dişlerini göstererek ‘Döndüüüm.’ diyor.” Eski tüfek eylemci, kendi oturma odasında olduğu halde alçak bir sesle konuşuyor. Ve bu, diye belirtiyor, 2011’deki, Mübarek’in düşüşünü izleyen baş döndürücü günlerden ve hatta 2012 ve 2013’teki daha kasvetli zamanlardan beri yaşanan en büyük değişim.

Eylemci, evinde bile kaygı ve iflah olmaz bir kötümserlik yüklü atmosferin yarattığı bunalmışlık hissiyle yaşıyor. (Bu makale için görüşülen tüm kişilerin isimleri kendi güvenlikleri için gizlenmiştir.) Mübarek sonrası dönemin başlangıcındaki hararetli umutlar kırılmış ve pek çok gözlemciye göre Mısır’ın siyasi durumu devrik diktatörün dönemindekinden daha karanlık. Son 4 yılda açılmaya başlayan siyasi alan tekrar daralıyor ve kamuoyu sadece yeni düzenin karanlık canavarı Müslüman Kardeşler’e değil, Mübarek’in devrilmesiyle bir devrim gerçekleştirmeye çalışan güçlere de sırtını çevirmiş durumda.

Devrimciler -2011’deki ayaklanmanın ekmek, özgürlük ve sosyal adalet taleplerini ciddiye alanlar- Mısır medyasında ülkeyi mahvetmeye çalışan yabancı ajanlar olarak karalanıyor. Solcular ve liberal eylemciler bu aşağılamaya alışkın. 2011 ve 2012’nin büyük bölümünde yönetimdeki Silahlı Kuvvetler Yüksek Kurulu (SKYK) cuntası tarafından barbar ve hırsız olarak yaftalandılar. Müslüman Kardeşler 2012’nin ortasında göreve geldiğinde, İslamcı hükümet devrimci protestocuları casus, kâfir ve fahişe gibi gösterdi.

Şu anki durumun farkı da devrimcilerin fırtınayı tek başlarına göğüslemek durumunda bırakılmalarıyla kendini gösteriyor. Örgütlü emekle bağlantılı 6 Nisan hareketi yasadışı ilan edilmiş durumda. Geçmişte yerine göre ittifak içinde olunan Müslüman Kardeşler de artık yasaklı, kuşatılmış veya yeraltına itilmiş durumda. Fakat en önemlisi, kitleler de sokaktan çekildi ve artık sokakları hayatı aksatan yürüyüş ve gösterilerden arınmış görmek istiyorlar. Bir eylemcinin dediği gibi: “Toplumsal eylemciliğin artık bir yararı yok. Tek başımıza hapse gireceğiz. Ve muhtemelen orada tek başımıza çürüyüp gideceğiz.”

Ala’ Abdul Fettah, Ahmed Duma, Ahmed Mahir, Senaa Seyf, Yârâ Selam ve Mahinur el-Masri -sanki modern Mısır eylemciliğinde kim kimdir rehberi- hepsi acımasız gösteri yasasını ihlal etmek suçundan (ve bir polis memuruna saldırmak, karışıklık yaymak, kamu malını yağmalamak ve şiddete teşvik gibi daha birçok uydurma suçtan) hapiste. Bu insanlar seslerini duyurmak için son çare olarak açlık grevindeler. Bu esnada Cumhurbaşkanı Abdul Fettah es-Sisi tarafından yönetilen düzen, Mübarek ailesinin Ahmed İzz gibi yozlaşmış yakınlarının ekonomik ve siyasi arenada tekrar boy göstermesine olanak sağlıyor. Bu bariz adaletsizlikler birçok kişinin ağzında acı bir tat bırakıyor.

Devrimciler kendileriyle ilgili olarak da hayal kırıklığına uğramış durumda. Bir eylemcinin belirttiği gibi: “Başarısız olduk. Örgütlenmeyi başaramadık. İnsanların ihtiyaç ve arzularına doğrudan hitap eden geçerli seçenekler üretmeyi başaramadık. Toplumsal ve politik bir programda birleşmeyi başaramadık. Onun yerine kendi içimizde tartışıp durduk. Devrimci hareket bölündü ve parçalandı.”

İç çekişmeler gerçekten de engel teşkil etmiştir. Ama dış baskılar da küçümsenmemeli. Mübarek döneminin kalıntıları –felul– tarafından desteklenen ordu olsun, Müslüman Kardeşler olsun, devrimci eylemcilerin karşıtları devletin kaynaklarını kullanabiliyordu. Yetkililer, askeri yargılamalar ve utanç verici (SKYK sözcüsü Sisi tarafından haklı çıkarılan) ‘bekâret testleri’nden ‘cumhurbaşkanını aşağılamak’ suçundan soruşturma açmaya ve açık işkenceye kadar geniş bir yelpazeye sahip önlemlerle eylemci dürtüyü bastırmaya çalışıyordu.

Ama yine de, eylemcilere göre, durumun geçmişten farkı kamuoyunun artık bu olanlara yüz çevirmesi. Nedenini sadece tahmin edebiliriz. Belki de değişim fikri artık, birçok Mısırlıya göre bütün ulusa belirli bir İslamcı kimliği dayatan otoriter bir lider olan Mursi’yle ilişkilendiriliyordur. Mısırlılar aynı zamanda, inişi çıkışından fazla olan, inişli-çıkışlı son dört yılın bıkkınlığını da taşıyorlar. Ekonomi bir darboğazdan geçiyor, sağlık sistemi çökmüş durumda, eğitimde yakıcı bir reform ihtiyacı var; ulaşım ve trafik sürekli bir stres kaynağı haline gelmiş, daha önce görülmemiş boyutlardaki elektrik kesintileri de her şeyi büsbütün kötüleştiriyor. İstikrar ve güvenlik retoriği artık normalliğe dair derin bir arzuya hitap ediyor.

Normalliğin bedeli de siyasi yaşamın hareketliliği olabilir. Kamuoyu yüz çevirirken, vatandaşlar “terörle mücadele” ve “ulusal güvenlik” kisvesi altında her gün hapse atılıyor, işkence görüyor ve öldürülüyor. Buna rağmen birçok Mısırlıya göre ölü sayısı sadece bir sayı olarak kalıyor. Belki de teröre karşı savaş propagandası işe yarıyordur. Belki de insanlar, sadece sarsılmıştır ve daha fazla bedbahtlığı kaldıramayacak durumdadır.

Bazı eylemcilere göre, muazzam kişisel bedellere rağmen, siyasetten vazgeçmek bir seçenek değil: “Devrim beni ele geçirdi, kendimi durduramıyorum. Geri dönemiyorum. Duygusal olarak devrimin esiri oldum. Çevremden hapiste olmayan bir ben kaldım. Ben de hapse gireceğim, bunu biliyorum. Soru, ‘Acaba girer miyim?’ değil, ‘Ne zaman gireceğim?’” Başka birçokları, toplumun büyük kısmı gibi, içlerine kapanıyorlar ve kamu alanından uzaklaşıyorlar. Genç bir eylemcinin dediği gibi: “Siyaset Mısır’da ölü bir yatırım. Para, zaman ve enerji göz önüne alındığında çok sert bir şekilde geri tepebiliyor. Siyasete duygusal yatırımınızın yüzde beşi bile size dönmüyor. Bu yüzden artık bu bağımlılığımdan uzaklaşmaya çalışıyorum; müzik dinliyor, başka şeylerden konuşuyor ve etrafımdakilerle yeni bir söylem geliştirmeye çalışıyorum.”

Mübarek’in son yıllarındaki çapraz ideolojik bağlar epey aşındı. Bir 6 Nisan hareketi lideri: ”Eskiden İslamcı gençlikle diyalog içindeydik. Ama şimdi, şimdiki rejime olan öfkeleri ve hayal kırıklıkları yüzünden bizimle ne konuşuyorlar ne de bizi dinliyorlar. Artık onları kontrol edemiyoruz.” diyor.

Bu arada, bölgede Sisi’yi hem içeride hem dışarıda ehven-i şer gösterecek meşum gelişmeler meydana geliyor. İslam Devleti örgütünün kafa kesmeleri, Ensar Beytu’l Makdis (Mısır’ın Sina yarımadasında faaliyet gösteren ve adını son dönemde Mısır ordusuna karşı gerçekleştirdiği saldırılarla duyuran cihatçı bir örgüt – İntifada Yayınları) tarafından gerçekleştirilen bombalamalar gibi eylemler yalnızca Sisi’nin terör-karşıtı imajını pekiştirmiyor, aynı zamanda rejimin hak ihlallerini daha az vahim gösteriyor. Bazı eylemcilerin Ensar Beytu’l Makdis gibi militan grupların Mısır devletinin ta kendisince, bilerek ortaya çıkarıldığını ima etmesine şaşırmamak gerek. Eninde sonunda bu gibi gruplar bölgenin otoriter yönetimler ve radikal İslamcılar arasında sıfır toplamlı bir savaşa gömülmüş gösterilmesini kolaylaştırıyor. Kendi kendini gerçekleştiren bir kehanet olma riskini taşısa bile, Mübarek ve benzerlerine uzun süre o kadar hizmet eden, bu kutuplaşma tablosudur. Bu grupların arkasındaki gerçeği belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Yine de sorun olduğu yerde duruyor. Bir eylemcinin belirttiği gibi: “Terörist devlet başka teröristler yaratıyor ve bunu durdurmak için yapabileceğimiz hiçbir şey yok.”

Medyanın da “dış mihraklar” adına çalışmakla suçladığı sivil topluma yönelik yeni bir bastırma hareketi başladı. Sivil toplum örgütleri 2011 ayaklanmasından sonra iyice gelişti ve hem Arapça ve İngilizce rapor ve eleştiriler yayınlayarak hem de hukuki yollardan veya toplumsal hareketler aracılığıyla hükümeti denetleme altında tutmaya çalışıyorlar. Pek çok Mısırlı sivil toplum kuruluşu, sadece toplumsal refah ve kalkınma odaklı hayır kurumlarına lisans veren Toplumsal Dayanışma Bakanlığı kontrolü altına girmemek için kâr amacı güden hukuk büroları olarak kaydoluyorlar. Bu açık kapı sayesinde hükümet yabancı fonla siyasal aktivitelerde bulunduğundan şüphelendiği örgütleri kapatabiliyor. Sivil toplum kuruluşları SKYK ve Mursi yönetimi altında benzer zorluklarla karşılaştılar, Aralık 2011’de kayıt dışı örgütlerin kapatılması gibi. Şimdiyse, bütün bu oluşumlara, kapatılmayı ve haklarında soruşturma başlatılmasını istemiyorlarsa bakanlığa kayıt olmaları için (ve ondan sonra siyasal faaliyetlere son vermeleri için) 10 Kasım’a kadar süre tanınmış durumda. Bu önlem sivil toplum örgütleri genel merkezlerine baskın ve şu an pek çoğu işe gitmekten kaçınan çalışanlara yönelik kişisel tehditlerin ardından geldi.

Bu baskı kampanyası sürerken İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) Rabia ve Nahda meydanlarında 2013 Ağustos’unda gerçekleşen katliamlara yönelik ciddi eleştiriler içeren bir rapor yayımladı. Bu rapor Mısır devletini (ve kişisel olarak Sisi’yi) meydanları işgal eden protestoculara müdahale ederken en az 817 kişinin planlanmış bir şekilde öldürülmesiyle suçluyordu. Buna karşılık, rejim, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nü, çalışmalarını kayıt dışı yürütmesi sebebiyle bir terör örgütüyle (Müslüman Kardeşler’le) işbirliği yapmakla ve devlet egemenliğini ihlal etmekle suçladı. Polis, raporda kendisine atıf yapılan kilit bir tanığı, İskenderiyeli profesör Muhammed Tarık’ı tutukladı ve yetkililer İnsan Hakları İzleme Örgütü çalışanlarının Mısır’a bir daha girmesine izin vermedi.

Bazı Mısırlı insan hakları eylemcileri, Mursi yönetimini eleştirmelerine rağmen “Rabia bizim elimizdeki son koz. Başka seçeneğimiz yok. Mısır devletinin gerçek yüzünü açığa vurabilmemizin tek yolu bu” diyorlar. Bu eylemciler Avrupa İnsan Hakları Konseyi’ne Mısır’ı bariz insan hakları ihlallerinden dolayı kınaması için baskı yapıyorlar. Böyle bir kararın sadece Mısır devletine değil, kendilerini şimdi her zamankinden yalnız hisseden muhaliflere de güçlü bir mesaj göndereceğini düşünüyorlar.

Elbette, Mısır’da sivil topluma ve insan hakları eylemcilerine yönelik saldırılar yeni değil ancak bu son baskı operasyonlarına olan kamuoyu desteği önemli bir moral bozucu etki yaratıyor. Örneğin, gerek ABD’nin yıllık 1,3 milyar dolar tutarındaki askeri yardımlarla, gerek zengin Körfez ülkelerinden gelen ve giderek artan büyük borç ve yatırımlarla olsun, yabancı fonların en büyük müşterisinin devletin kendisi olduğunu belirterek cevap vermek  zor değil. Fakat mevcut politik iklimde bu gibi önermeler geliştirmek akıntıya karşı kürek çekmekten farksız. Bir eylemci bunu şu şekilde özetliyor: ”Kış uykusuna yatmamız, yeniden bir araya gelmemiz ve son üç yıldır ters giden her şeye tepki göstermemiz gerekiyor. Ancak o zaman, umarım, yeniden daha güçlü bir şekilde ortaya çıkabiliriz.”

Ümitvar olmak yersiz mi? Genel olarak öyle görünüyor ancak Mısır’da düzenindeki çatlaklar artık sonsuza dek ulusal güvenlik halısının altına süpürülemeyecek kadar belirgin. Mısır’daki toplumsal, siyasi ve ekonomik koşullar yeni bir huzursuzluğun zeminini hazırlayacak kadar kötüye gidiyor. Soru, her zamanki gibi, devlet bu huzursuzluğu denetim altına alabilecek mi ve eğer alamazsa neler olacak?

* * *

Vivienne Matthies-Boon, Amsterdam Üniversitesi’nde Ortadoğu’nun Uluslararası İlişkileri bölümünde öğretim üyesidir.

 

Kaynak: Middle East Research and Information Project (MERIP)

Link: http://merip.org/strangers-crowd

Çeviren: Yavuz Yavuz tarafından İntifada Yayınları için çevrilmiştir.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler