Kadının beyanı esastır, tersini ispat yükümlülüğü erkeğe aittir…

Kadının beyanı esastır, tersini ispat yükümlülüğü erkeğe aittir…

Kadınlara yönelik tacizin, cinsel saldırının, tecavüzün, şiddetin ve hatta kadın cinayetlerinin adeta sıradanlaştığı bir toplumda yaşıyoruz. Bunların sürekli gündemde olmasına rağmen, ne devletin önleyici önlemler almaya niyeti var ne de yargının erkekleri cezalandırmaya. Üstüne bir de ceza almadan salıverilen erkeklerin, patriyarkal bir dayanışma içinde diğer erkekler tarafından kadına haddini bildirmiş, şiddetinin haklılığı anlaşılmış, zafer kazanmış kahramanlar olarak el üstünde karşılanması var. Yargılandıkları için asıl mağdurların bu erkekler olduğu anlayışı da yaygın. Kadınların artık susmadıkları, boyun eğmedikleri, hayır dedikleri, isyanda oldukları da bir gerçek. Kadınlar isyana durdukça, patriyarkal yapının, devleti, yargısı, erkek özneleriyle birlikte bir bütün halinde kendi egemenliğini koruma ve devam ettirme refleksi çok daha hızlı ve saldırgan işliyor.

Erkek şiddeti politiktir

Bu saldırganlıktan nasibimizi tek tek kadınlar olarak aldığımız kadar örgütlü feministler olarak da alıyoruz. Politikleştirerek takip ettiğimiz cinsel şiddet, tecavüz, cinayet davalarında polisinden hakimine, savunma avukatından sanığın kendisine kadar herkes feministlere saldırmak hatta hadlerini bildirmeye çalışmakla meşgul. Feministlerin davaları politikleştirmesinden rahatsızlar, çünkü tercih ettikleri, bu davalarda suçun bireyselleştirilmesi, suçlunun şiddetinin, saldırısının kadının davranışları üzerinden haklılaştırılması, davanın kadının davranışlarının yargılanmasına evriltilmesi. Feministlerin müdahilliği; bu davalar aracılığıyla erkek şiddetinin politik niteliğini açığa çıkarmak yönünde: Bir erkeğin bir kadına saldırısının ve şiddetinin patriyarkal sistemden gücünü alarak, erkek egemenliğini, tahakkümünü devam ettirmeye yönelik olduğunu, dahası bu egemenlik ilişkisinde kurucu rolü olduğunu açığa çıkarmak ve yargılamanın bu eşitsiz güç ilişkisi göz önünde bulundurularak yapılmasını sağlamak; yasaların da bu doğrultuda genişletilmesini talep etmek. Feministlerin enerjisinin önemli bir bölümü son yıllarda bu davaları politikleştirme çabası içinde harcanıyor. Kadınların davalarının politikleştirilmesi, etrafında kampanyalar örgütlenmesi, politik bir dayanışma içinde kadınların güçlenmesi ve bu yolla kazanım elde edilmesinin dünyada sayısız örnekleri var. Bu şekilde, kadınlara yönelik şiddetin basit bir bireysel suç olmadığını, patriyarkal egemenlik ilişkisinde kurucu rol oynadığını olduğunu görünür kıldığımız kadar, kadınlarla politik bir dayanışmayı da örüyoruz.
Bizim için erkek şiddetini toplumsal olarak geriletme yolunda yasal kazanımlar elde etmek önemli. Hem yasalar hem de bu yasaların uygulanması, mevcut durumda patriyarkal ilişkiler lehine işliyor ve yargılama süreçleri kadınlar açısından ikinci bir mağduriyeti yaşatıyor. Bu alanda en ufak kazanım dahi hayati, çünkü söz konusu olan hayatlarımız. Fakat mücadelemiz hiç bir şekilde yasal kazanımlarla sınırlı değil. Dahası, kadınlara yönelik taciz, cinsel saldırı, şiddetle mücadelemiz devletin yargı kurumlarına yansımış davalarla hiç sınırlı değil. Çünkü meselenin hukuki süreçlere indirgenemeyecek bir mesele olduğu muhakkak. Her şeyden önce kadınları güçlendiren bir dayanışmayı hedefliyoruz, ama aynı zamanda erkek şiddetinin bir toplumsal suç olarak görülüp bu suça karşı toplumsal sorumluluk üstlenilmesini sağlamaya çalışıyoruz. Feminizme toplumsal saldırı da bu noktada yaşanıyor.

Bir mücadele yöntemi olarak erkek şiddetini kadın dayanışması içinde teşhir…

Son zamanlarda, şiddete maruz kalan kadının tercihi ile yargı kurumlarına yansımamış şiddet, tecavüz vakalarında, kadın dayanışması içinde yapılan teşhirler bağlamında yaşadıklarımız da feminizme yönelik bu genel saldırının bir parçası. Bu teşhir yöntemine karşı her koldan cevvalce yöneltilen eleştiriler, feminizmin argümanlarına, ilke ve yöntemlerine, bunları karikatürleştirilerek saldırılmasından, örgütlü feminizmin itibarsızlaştırılmaya çalışılmasından başka bir şey değil. Varsayılan bir karikatürleştirilmiş, derinliği olmayan feminizm anlayışına karşı bolca, derin olduğu varsayılan eleştiriler geliştiriliyor. Bu derinden analizlerin derin derdi ise derinden derinden feminizme haddini bildirmek olsa gerek.

Bunların dışında feminizmin ve kadın hareketinin içinden/kenarından, ilke ve yöntemlerimiz üzerine bir tartışma sürdürenler de var. Bu tartışmalar, cinsel saldırıya karşı feminist politikayı tartışacağımız kanalların oluşturulması, sözümüz ve politikalarımızın ortaklaştırılması ihtiyacına işaret ediyor diyebiliriz. Fakat bu tartışmaların bir taciz/cinsel saldırı olayını teşhir sürecinde yapılıyor olmasının feminist politikayı güçlendirmediği de bir gerçek.

Yöneltilen eleştirilerin merkezinde, bizim için mücadele yöntemlerimizden sadece biri olan teşhirin bir yargısız infaz olduğu eleştirisi yer alıyor. Bu eleştiride, teşhirin temel, esas yöntem olduğu varsayılıyor. Oysa teşhir, konunun devletin yargı kurumlarına taşınması bizzat kadının ya da lbt bireyin değerlendirmesi ya da durumun özgül şartları bakımından (yargı ve mahkeme sürecinin getirdiği ikinci mağduriyet, durumun özgüllüğünün bu hukuk süreçlerine güvenmememizi düşündürttüğü örnekler gibi) tercih edilmediğinde başvurduğumuz bir yöntem. Mücadelenin ve yöntemin politikliği göz ardı edilerek, bir intikam anlayışı ile erkeğin cezalandırılması ve dışlanmasını talep etmekle suçlanıyoruz. Bir diğer yandan da, feministlerin geliştirip savunduğu kadının beyanı esastır ilkesini yanlış anlamakla, hatta bu konuda bilgisiz, cahil olmakla suçlanıyor, “kadın ne derse doğrudur” düzeyinde karikatürleşmiş bir anlayışı savunmakla eleştiriliyoruz. Bunun yanında burjuva hukukunu, artık burjuva hukukunun kendisinin bile aştığı formel bir hukuk anlayışına indirgeyen bir yaklaşım içinden, masumiyet karinesinin formel mutlaklığı üzerine dersler dinliyoruz.

Bu toplumda hiçbirimiz, hem nicelik olarak artan hem de nitelikli olarak çeşitlenen erkek şiddetinden (ve şiddet tehdidinden) azade değiliz. Kadınların kendilerine yönelen baskı, denetim, taciz, şiddet karşısında sessiz kalmamaları, yaşadıklarını dillendirmeleri ve bir yaptırım beklemeleri, dahası bu şiddeti bireysel, sıradan bir şiddet olarak değil, bir erkek şiddeti olarak teşhir etmeleri, onların güçlenmesi ile doğru orantılı. Kadınlar feminizme yaklaştıkça bu teşhir artıyor ve artacak. Son yıllarda bu durumda yargıya başvuran kadınların, feministlerin sayısında da artış var. Bu dava süreçlerini kadın dayanışması içinde, politik süreçler olarak örüyoruz. Birçok davada, delillerin mevcut olduğu tecavüz davalarında bile, erkek adaletin erkekleri aklama duvarına çarpıyoruz. Fethiye’de ve Ankara’da takip ettiğimiz toplu tecavüz davalarının beraatla sonuçlanması, yargının delillere rağmen erkekleri korumak, kollamak konusundaki kararlılığın sadece iki örneği. Vazgeçmiyoruz, erkek egemen yargı sistemiyle mücadelemiz sürüyor.

Muhalif örgütlenmelerde cinsel taciz soruşturma süreçlerinde dayatılan çözümsüzlük

Fakat bazı durumların özgüllüğü, yargıya başvurulmaması tercihini de beraber getiriyor. Burjuva mahkemelerinin patriyarkal yapısı içinde erkeklerin aklandığına, kadınların yeniden yargılandığına dair yeterince deneyimimiz varken; şiddette bulunan erkek sol, sosyalist, muhalif örgütler içinde olduğunda sürecin bu yapılar içinde işlemesini ve bu yapılar aracılığıyla yaptırım uygulanmasını tercih edebiliyoruz. Bunu, konu yargıya intikal etsin ya da etmesin, yine tercih ediyoruz. Çünkü meselenin sadece yargıya indirgenemeyecek bir mesele olduğunu, bu erkek şiddetine karşı daha geniş bir tavrın, özellikle muhalif çevrelerde geliştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Son yıllarda bir çok kadın bu yolu da denedi; erkek şiddetine, tacize karşı bu sol muhalif yapıları, bir disiplin süreci işletilerek erkek şiddetine karşı tavır almaya çağırdı. Ancak, biz bu yapılardan her türlü ayrımcılığa karşı burjuva hukukundan daha ileri bir tavır takınmalarını beklerken, işletilen süreçler çoğunlukla devletin erkek egemen yargısını aratmayacak düzeydeydi. Burjuva hukukunun, mevcut uluslararası metinlerin dahi gerisine düşerek yapılan bir formel hukuk tartışması içinde, kadının beyanını esas almak şöyle dursun, erkeğin beyanı üzerinden kadınlara saldırıldı. “Taciz değil, teklif; taciz değil komplo; cinsel şiddet demeyelim, kadına yönelik şiddet diyelim; ne tacizi, yoldaşlık ilişkisi” kararları bu yapılardan çıktı. Sadece kadını yıpratmak ve erkekleri korumakla kalmadılar. Dayatılan çözümsüzlük sonrasında, tacize, şiddete uğrayan kadının kendileriyle ilişki kurmasıyla müdahil olan feministlere de had bildirmeye kalktılar. Feministler, süreci, süreç içinde örülen patriyarkal dayanışmayı ve süreci başlatan erkeğin şiddetini, tacizini, genellikle önce işletilemeyen bu mekanizmaları, çözüm için kurumla ilişkilendikten ve çözümsüzlük için ısrarı gördükten sonra teşhir ettiler; bu yapıları kendilerini cinsiyetçiliğe karşı duracak bir şekilde dönüştürmelerini talep ettiler. Bu süreçler önemsenmişti, çünkü bir erkeği teşhir etmek yerine erkek şiddetine karşı örgütsel tavır alınması, kadın mücadelesi açısından bir kazanımdır.

Suçun politik, toplumsal niteliğinden kaynaklanan kamusal bir beyan:Teşhir

Bu süreçleri doğrudan işletmesi için başvurulacak bir örgütsel yapı olmadığında, şiddette, tacizde bulunan erkeğin kendisiyle konuşuldu, elbette yanıt inkardı. Bu durumda erkeklere, “uzak dur, bu alanda kalacak, hayatını devam ettirecek olan biz kadınlarız, kadını tekrar kendine maruz bırakma” denildi. Kadının yaşadıklarını atlatabilmesi, kendini yeniden güvende hissedebilmesi için gerekli olan asgari koşulları talep etmekti bu. Erkek taraflar kendilerini geri çekmek yerine tacizkâr, tehditkâr tavırlarını devam ettirdiklerinde teşhir edildiler. Erkek tarafından bakarsanız, bunu “rezil edilme” olarak görebilirsiniz, ya da pasif bir kamuoyunun erkeği “dışlaması”, “yalnızlaştırması” çağrısı olarak da yorumlayabilirsiniz. Fakat kadın tarafından baktığınızda; bunun her şeyden önce kadının yaşam alanının korunması, tekrar o erkeğin saldırısına maruz kalmaması için bir önlem olduğunu; kadını koruyacak bu koşulların kolektif olarak sağlanması çağrısı olduğunu görürsünüz. Erkeklerden böylesi bir durumda asgari olarak geri çekilmelerini bekliyoruz, fakat öyle olmuyor. Olduğumuz yerleri, iş yerimizi, evimizi, üniversitelerde girdiğimiz dersleri, yolumuzu, gittiğimiz mekanları, barları, hatta bazen gittiğimiz eylemleri biz kadınlar değiştirmek zorunda kalıyoruz. Bu sadece tacizi, şiddeti yaşayan kadın için değil, aynı yerdeki tüm kadınlar için de geçerli; yanıbaşımızda yaşanan taciz, şiddet karşısında hepimiz bu tedirginliği paylaşıyoruz. Kadın dayanışmasının önemi de tam bu noktada açığa çıkıyor: Hep birlikte yaşam alanımızı savunmak, biz gitmiyoruz, çekilmiyoruz demek noktasında. Yine bu teşhire patriyarkal normlar içinden bakıldığında bunun özel alanda yaşananın basit bir ifşası olduğu söylenebilir. Feminist politik bir çerçeveden baktığımızda ise, özel alanda yaşanan ve bir egemenlik ilişkisini devam ettiren bir şiddet karşısında herkesi sorumluluk üstlenmeye, bu egemenlik biçimlerine tavır almaya çağıran politik bir teşhir olduğunu söyleriz. Teşhir, tam da suçun politik, toplumsal niteliğinden kaynaklanan kamusal bir beyandır ve tacizin, şiddetin beslendiği erkek egemenliğini açığa sererek yapılan bir toplumsal sorumluluk, tavır alma çağrısıdır. Fakat bu durumda, yine de, sadece arkada yatan bir erkek egemen sistem ve ortada gücünü bu sistemden almış bir şuç yoktur. Erkek egemen sistem bu egemenlik biçiminin taşıyıcısı erkek özneleriyle var. Evet, suçun faili bir erkektir; ve bu erkeğin edimiyle mağdur edilmiş, bir toplum içinde bir arada yaşamaya dair inancı sarsılmış bir de kadın vardır. Bu noktada herhangi bir şekilde yapılabilecek “teşhir bir cezalandırma içerir mi içermez mi?” tartışması aslında çok anlamlı değildir. Çünkü, herşeyden önce teşhir edilen erkeklerin pek de rezil olmadıklarını, yalnızlaştırılmadıklarını, tersine bir patriyarkal dayanışma içinde kollandıklarını deneyimlerimizden biliyoruz. Teşhirin yapıldığı kamuoyunun da cinsiyetsiz olduğunu varsaymıyoruz zaten. Bu yüzden kadın dayanışmasına vurgu yapıyoruz. Ayrıca, kadının mağduriyeti, bu mağduriyetin telafisi, bir arada yaşamaya dair sarsılan inancının yeniden tesis edilmesi, yani adalet düşüncesi ile ilişkilenmeyen bir suç ve ceza tartışmasını bu noktada yapmanın, ne kadına ne de feminist politikaya bir faydası var.

Son zamanlarda bu tür teşhirler bazen kampüste, bazen barda, bazen bir sitede yapıldı. Bu teşhirlerin bir bölümü kadınların feminist örgüt, gruplarla ilişkilenmesi sonrası yapıldı. Bu durumda feministler teşhirden önce kadınla uzun uzun konuşarak ne istediğini öğreniyor, böyle bir teşhirin ona dönebilecek muhtemel sonuçlarını birlikte değerlendiriyorlar. Feministlerin örgütlü teşhiri, mümkün olduğunca sonuçları öngörülerek yapılıyor. Bu teşhirlerin istenmeyen sonuçlarının olması ihtimali elbette var. Fakat, mahkemelerin erkek adaletine güvenmememize rağmen yargı yolundan vazgeçmediğimiz gibi, bu istenmeyen sonuçlar olasılığından da, kimi zaman teşhir yöntemine başvurmayacağımız sonucu çıkmaz. Tek tek kadınların, politikleşmemiş arkadaş gruplarının feminist örgütlerle ilişkiye geçmeden teşhir yoluna başvurması da söz konusu olabiliyor. Bu durumda riskler çok daha fazla elbette. Fakat tıpkı kendisine tecavüz eden erkeği öldüren bir kadının bu eyleminin erkek egemenliğinin içinde bir isyan olması gibi, bu politikleşmemiş kadınların isyanının da öğretici bir tarafı var.

Erkek şiddetine karşı kurucu bir ilke: “Kadının beyanı esastır”

Gerek yargıda, gerek sendikalarda, meslek örgütlerinde, üniversitelerde, sol örgütlenmelerde işletilen mekanizmalar içinde, uygulanan erkek şiddetinin politik niteliğinin kabul edilmesini bekliyoruz. Bunun kabul edilmesinin kadının beyanını esas almakla mümkün olacağını ısrarla vurguladık. Kadının beyanı esastır ilkesi, bizim için kimin doğru ya da yanlış söylediğine indirgenecek, yansız bir nesnelliğin nasıl açığa çıkartılacağına dair bir epistemolojik tartışmanın konusu değildir. Aynı şekilde, formel bir mutlaklık olarak kabul edilen masumiyet karinesinin ihlal edilip edilmediği yönünde bir hukuksal tartışmanın konusu da değildir. Bunlardan çok daha evvel ve temel bir şekilde, yaşananın, kadınların bedenine, hayatlarına, kimliklerine yönelik bir baskı, denetim mekanizmasını devam ettiren bir erkek edimi olarak açığa çıkarılmasının koşulunu sağlayan kurucu ilkedir. Patriyarkal toplum ve normlar içinde, birçok durumda suç olarak bile görülmeyen bu baskı ve denetim biçimlerini bir erkek suçu olarak kabul edebilmenin, bu normların ve erkek egemen zihniyetin dışına çıkarak kadının mağduriyetini esas almanın koşuludur bu ilke.

Örneğin, aynı ortamda bulunmak zorunda olduğu bir erkeğin ısrarlı takibi, cinsel içerikli ‘iltifatları’, göz hapsi dolayısıyla cinsel tacize maruz kaldığını söyleyen bir kadın karşısında erkek taraf, şayet genelde yapıldığı üzere iftira, komplo diye bağırmaya henüz başlamadıysa, “ben flörtleşiyordum, ne tacizi” desin. Burada mesele hiç bir şekilde kimin doğruyu söylediği değildir; mesele mağduriyetin görülüp görülmediğidir. Bu olayın tüm ayrıntıları istenildiği kadar her iki taraftan da dinlensin, hatta olayın video kayıtları izlensin. “Gerçeği” açığa çıkarmak açısından sonuç değişmeyecektir. Erkek egemen zihniyet ya da patriyarkal normlar içinden bakıldığında bir sorun görülmeyecek, erkek taraf haklı denilecektir. Fakat, kadın tarafından baktığımızda ortada bir mağduriyet, nesneleştirilme ve müdahele edilmiş olma vardır. Kadının beyanı esastır demek, bu mağdur edilmeyi, bedenine müdahale edilmiş olmayı esas almak demektir. Bu eylemin kadın bedeni üzerinde denetim, baskı kurmak demek olduğunu, kadın bedeni üzerinde hak iddiası olduğunu görüyorsanız, “kadın doğruyu söylüyor” demezsiniz. “Bu eylemi bir erkek suçu olarak kabul etmek, mahkum etmek zorundasınız” dersiniz. Çünkü söz konusu olan, erkek egemen zihniyet içinde çoğu durumlarda suç olarak görülmeyen kadın bedenine müdahaleyi bir erkek suçu olarak kurmaktır. Kadının beyanının esas alınması, bu suçu politik niteliği içinde teşhir etmektir. Burada kadının mağduriyetinin bir kişisel, öznel hisse indirgenemeyeceğini de belirtelim. Söz konusu olan kadın ve erkek tarafından yapılan iki farklı yorum ve bu yorumlardan bağımsız tek bir gerçeklik değildir. Söz konusu olan bir tahakküm ilişkisidir. Bu durumlarda, politik tarafınızdan bağımsız bir gerçeklik ve doğru yoktur. Ezilenlerin, ezme-ezilme ilişkilerini açığa çıkaran deneyimleri ve bu ezilmeye karşı yürüttükleri mücadele vardır. Kadının beyanını esas almak, kadının “yorumu”nu değil, kadının ezme-ezilme ilişkisini açığa çıkaran deneyimini -isterseniz politik öznelliğini diyebilirsiniz- esas almak, bu ezilme biçimini bir gerçeklik olarak kurmaktır. Beyanın doğruluğu tartışması bu noktada ikincildir, esasa ilişkin değildir. Çünkü patriyarkal zihniyet içinde yaşananların delili dahi olsa pek çok durumda ispat kadınlar için mümkün değildir. Delillere rağmen beraat ettirilen erkekler bunun en iyi örneğidir. Tam da bu sebeple ekliyoruz: Tersini ispat yükümlülüğü suçlanana aittir.

Politik dil belli bir düzeyde soyutlamayı, kavramsallaştırmayı gerektirir. Kadının beyanı esastır ilkesi bizim için bu soyutlamanın, politik dilin ifadesidir; kurunun yanında yaş da yanar şeklinde mesnetsiz bir genelleştirmenin değil. Böylesi karikatür bir genelleştirmenin karşısında durmak için ekliyoruz: Kadının beyanı esastır; tersini ispat yükümlülüğü, suçlanana aittir. Bu, başından savunma hakkını tanımaktır. Zaten bu hak da bizim tanımamıza kalmamıştır. Son yıllarda yaşanan tüm durumlarda suçlanan erkek taraflar, savunma adı altında sayfalarca, şiddeti yeniden üreten saldırı metinleri yazmışlar, hikayeler anlatmışlar, bunları da kadının beyanından çok daha geniş bir şekilde yaygınlaştırmışlardır. Burada, patriyarkal dayanışma içinde daha fazla sosyal ağa sahip olma avantajını kullanmışlardır. Tüm bu saldırı metinlerini okuyup, burada bir sorun görmeyip, bizimle hâlâ savunma hakkını, masumiyet karinesini ihlal ediyorsunuz diye bir tartışma yürütmek nasıl bir adalet anlayışına tekabül ediyor acaba?

Sorun masumiyet karinesi ilkesinde değil, biçimsel bir şekilde mutlaklaştırılmasında

Bu patriyarkal ağ içinde, savunmayı ihlal edecek bir güce sahip değiliz. Peki kadının beyanı esastır ilkesi, masumiyet karinesini ihlal eder mi? Masumiyet karinesini, sadece formel bir ispat yükümlülüğü olarak tanımlar ve ispat yükümlülüğünün iddiaya ait olduğu şeklinde boş bir biçimselcilik düzeyinde mutlaklaştırırsanız, evet eder. Fakat, sorun masumiyet karinesi ilkesinde değil, tam da bu formel mutlaklaştırmanın kendisindedir. Tüm toplumsal ilişkilerden soyutlanmış, içi boş bir eşit birey anlayışından yola çıkan bir burjuva hukuk anlayışı, bizzat bu paradigma içerisinden yeterince eleştirildi. Dahası tüm dünyada soyut, eşit birey anlayışının ezme ezilme biçimlerini yok sayarak gizlemesi, böylesi bir hukuk anlayışının adaletsizliği bizatihi yaratması karşında mücadele edildi. Tüm bu mücadeleler karşısında, bugün mevcut burjuva hukuku bu eşitsizlikleri görme, cinsiyet, cinsel kimlik, ırkçılık gibi ayrımcılık biçimlerini yargılayarak mahkum etme yönünde yeniden biçimleniyor. Bu, masumiyet karinesinin “ispat yükümlülüğü suçlayana aittir” şeklindeki formel formülasyonunu da hedef alıyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. Maddesi bu hakkın yeniden tanımlanması ve mutlak olmadığının altının çizilmesi, ayrımcılık durumlarında ispat yükümlülüğünün bu ayrımcılıkta bulunmamakla yükümlü olan tarafa devredilebileceğine en iyi örnektir. Yine birçok ülkenin anayasasında ve ceza yasalarında masumiyet karinesi formel bir mutlaklık içinde tanımlanmaz. Örneğin, iş yerinde sağlıklı ve güvenli, ayrımcılıktan uzak çalışma koşullarını yerine getirmemekle suçlanan işveren, bunu yerine getirdiğini ispat etmekle yükümlüdür. Yine hakaret davalarında, hakaret etmekle suçlanan kişi sözlerinin ve ediminin hakaret olmadığını ispatla yükümlüdür. Darbelere ve ırkçı rejimlere karşı oluşturulan “doğruluk komisyonlarında”, ispat yükümlülüğü kaldırılmıştır. Batı’da birçok üniversitenin taciz, cinsel şiddet konusundaki yönetmeliklerinde tersini ispat yükümlülüğü geçer. Yine cinsel suçlar için bu ispat yükümlülüğünü suçlanana devreden bir çok yargılama mevcuttur. Tüm bunlar ayrımcılığa karşı mücadelelerin kazanımlarıdır.
Kadının beyanı esastır, tersini ispat yükümlülüğü erkeğe aittir ilkesinin bizim için formel bir genelleştirmeyi değil, politik bir soyutlamayı ifade ettiğini söyledik. Ama bu ilkeyi bizimle boşlukta “ya kadın yalan söylüyorsa” fantezisi düzeyinde tartışmak, bu formel genelleştirmenin bir ürünüdür. Bu tartışmayı boşlukta da yapmıyoruz. Politik dilimizi ve tartışmalarımızı bir zemine oturtmaya ihtiyacımız var. Bu zemin, son yıllarda toplumsal muhalefet yapıları içinde bolca deneyimlediğimiz patriyarkal zihniyet ve dayanışmadır. Fakat daha da önemlisi, tüm dünyada ezilenlerin, ayrımcılığın her türüne karşı mücadeleedenlerin kazanımlarıdır.

Sosyalist Feminist Kolektif web sitesinden alındı.

 

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler