İstanbul Sözleşmesi’nin iktidar söylemi ile açık ihlali

Perihan MEŞELİ yazdı - İstanbul Sözleşmesi eğitim materyallerinden medyanın diline, siyasi figürlerden özel şirketlere kadar herkese toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak üzere hareket etmesi yükümlülüğünü getirdi. Ne yazık ki en başta iktidar temsilcilerinin söylemleriyle sözleşmeyi ihlal ettiklerine tanık oluyoruz.

İstanbul Sözleşmesi’nin iktidar söylemi ile açık ihlali

 

İstanbul Sözleşmesi’nin iktidar söylemi ile açık ihlali:

Toplumsal cinsiyet-cinsel yönelim ve “bizimle uyuşmuyor” meselesi

İstanbul Sözleşmesi‘ne karşı özellikle son iki yıldır devam eden içi boş karalama kampanyasında gördüğümüz son perde Numan Kurtulmuş’un açıklamalarıydı[1]. Kampanyanın ilk perdesi hatırladığım kadarıyla durmaksızın nefret söylemi yayan sözde gazete Yeni Akit ve mağdur olduğunu iddia eden babalar ile başladı. Giderek radikal muhafazakar kesimin sözleşmenin aile ve toplumun parçalanmasına yol açtığı iddiaları ile komplo teorilerinden nasibini aldı, İstanbul’un Fethi’nin intikamının alındığı bile söylendi![2] Reklamın kötüsü olmazmış, İstanbul Sözleşmesi hiç olmadığı kadar duyuldu.

2011 yılında imzalanıp 2014’de yürürlüğe giren sözleşmenin en basit gereklerinin yapılmaması konusunda direnilmesinden sözleşmenin esasen değil usulen imzalandığının farkındayız. Türkiye’de halen ev içi şiddete tahsis edilmiş 7/24 çalışan bir telefon hattı olmadığını, Avrupa’nın birçok ülkesinde uzun yıllardır faaliyet sürdüren tecavüz kriz ve/veya cinsel şiddet başvuru merkezlerinden bir tane bile ülkemizde olmadığını söylemeden geçmeyelim. Çünkü bunlar en basit uygulamaya sokulabilecek yükümlülükler. Numan Kurtulmuş’un çekinmeksizin “Nasıl usulünü yerine getirerek bu sözleşme imzalanmışsa, aynı şekilde usulü yerine getirilerek bu sözleşmeden çıkılır.” diyebilmesi memlekette kanunların, uluslararası sözleşmelerin kütüphane süsü muamelesi gördüğünü açıkça gösteriyor. Mehmet Metiner de daha önce milletvekillerinin sözleşmeyi okumadan mecliste onayladıklarını söylemişti.[3] Milletvekillerinin okumadan yasa metni oylamaları da böylelikle ayyuka çıkmış oldu.

peri3

Numan Kurtulmuş İstanbul Sözleşmesi’ni defalarca okuduğunu, İngilizcesini de okuduğunu söylemiş ve eklemiş: Sözleşmedeki iki husus “toplumsal cinsiyet” ve “cinsel yönelim tercihi” meseleleri “bizimle” uyuşmuyormuş. Kurtulmuş’un bana kalırsa sözleşmeyi okuması şüpheli, en azından sözleşmenin girişi kısmını okumadığı kesin. Toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelim tercihi meselelerini ilk kez İstanbul Sözleşmesi düzenlemedi. Hatırlatmak gerekirse, Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW), BM tarafından 1979 yılında kabul edildi,  İstanbul Sözleşmesi’ne kadar kadınların insan haklarını ve toplumsal cinsiyet eşitliğini odağına alan tek sözleşme oldu. Türkiye bu sözleşmeyi 1985 yılında imzaladı. 1992 yılında yayımlanan CEDAW Komitesi’nin 19 No’lu Tavsiye Kararı’nda,[4] toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanan şiddet, kadınların, erkeklerle eşit olarak hak ve özgürlüklerini kullanmalarını ciddi şekilde engelleyen bir ayrımcılık biçimi olarak ifade edildi. Yani ayrımcılığın bir kadının sırf kadın olması yani toplumsal cinsiyeti nedeniyle maruz kaldığı şiddeti içerdiği belirtildi. Tavsiye Kararı’nda toplumsal cinsiyete dayalı şiddet eylemlerinin temel sonuçlarının, kadınların ikincil konumlarının sürmesinde etkili olduğu, siyasete katılım oranlarının, eğitim, beceri ve iş imkânlarının düşük düzeylerde seyretmesine neden olduğu da ayrıca belirtildi. Tavsiye kararından sonra Pekin Deklarasyonu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun Kadına Yönelik Her Türlü Şiddetle Mücadelenin Yoğunlaştırılması Konulu 63/155 Sayılı İlke Kararı, AHİM’in Türkiye’yi mahkum ettiği Opuz kararı, saymakla bitmeyecek bir dizi hukuki metin, karar var. İstanbul Sözleşmesi’nin Giriş Bölümü’nde burada saymadığım onlarca hukuki metin daha var.

Özetle toplumsal cinsiyet temelli şiddetin kadına yönelik ayrımcılığın bir sonucu olduğu artık tartışmaya açık bile değil. Artık toplumsal cinsiyet süzgecinden geçmeyen hiçbir politika, yasal düzenleme, demokrasi uzun süre var olamaz. 1972’de Ann Oakley’in ilk kez kavramsallaştırdığı toplumsal cinsiyet, kadın-erkek eşitliğinin sağlanmasında onlarca yıldır temel alınan bir kavram. Kadınlar ve LGBTIQA+’nın talepleri ve gereksinimlerinin kağıt üzerinde dahi görünmediği bir yönetim biçimi kaybetmeye mahkumdur. Bu nedenle “toplumsal cinsiyet” ve “cinsel yönelim tercihi” bizimle uyuşmuyor” derseniz, sadece kadına –lgbtiq bireylere yönelik şiddeti meşru gördüğünüzü söylemekle kalmaz aynı zamanda demokrasiden vazgeçmek istediğinizi de söylemiş olursunuz.

peri5

Cinsel yönelim tercihi meselesine gelince… Zeki Müren’in kemikleri bu açıklamayla eminim sızlamıştır. Bülent Ersoy umarım konuya isyanını en azından bir şarkıyla dile getirmiştir. Toplumun popüler figürleri bağrına basmasına rağmen LGBTİQ bireylere sadece LGBTİQ oldukları için uygulanan şiddete, ayrımcılığa göz yumması toplumun ikiyüzlülüğünü ortaya koyuyor. Sözleşme, bu nedenle uygulanan şiddetin de önlenmesi için devletleri yükümlü kılıyor. Numan Kurtulmuş, LGBTİQ bireylerinin varlığını yadsıyarak onlara karşı uygulanan ayrımcılık ve şiddeti körüklemiş oldu.

İstanbul Sözleşmesi eğitim materyallerinden medyanın diline, siyasi figürlerden özel şirketlere kadar herkese toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak üzere hareket etmesi yükümlülüğünü getirdi. Ne yazık ki en başta iktidar temsilcilerinin söylemleriyle sözleşmeyi ihlal ettiklerine tanık oluyoruz.

Feminist hareketin, kadın örgütlerinin, lgbtiq örgütlerinin, mülteci-göçmen örgütlerinin, engelli örgütlerinin mücadelesi ile kazanılmış bir Avrupa Konseyi sözleşmesinden imza çekmek kolay olmayacak çünkü İstanbul Sözleşmesi’ne karşı olan herkes “bizimle” yani toplumun en az yarısıyla uyuşmuyor. Ve “biz” İstanbul Sözleşmesi’ni hayatımızı savunur gibi savunacak ve hayatımıza kastedenlerle -karışanlarla sonuna kadar mücadele edeceğiz.

 

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler