Hocam, bırak dağınık kalsın (I)

MEHMET ALİ AYAN yazdı: “Osmanlı zabitan ve münevveranı olarak, onların derdi davası halkı değil mülkü kurtarmaktı. Hedefe ulaştıktan sonra bütün güç ve enerjilerini o mülk üzerinde, hem iktisadi olarak hem de iktisat dışı zor yoluyla, sermaye birikimini hızlandırıp kapitalist bir yapı kurmaya verdiler.”

Hocam, bırak dağınık kalsın (I)

MEHMET ALİ AYAN

Baskın Oran’ın “Cumhuriyet” hakkındaki derli toplu yazılarından biri, belki de sonuncusu, geçen yıl 1 Kasım’da yayımlandı; ArtiGerçek’te ve “95 yaşındaki Cumhuriyet: Bir toparlama” (1) başlığı ile. Yazı, bazı isabetli tespit ve teşhislerin yanı sıra, epeyce yanlış da içeriyordu. Bir yıl gecikerek de olsa, güncelliğinden bir şey kaybetmeyen o tartışmaya dönmekte yarar var. Ben sadece yanlış bulduğum önermeleri ele alacağım. Baskın hocanın yazısı ile birlikte okunursa konu daha iyi anlaşılacaktır.

Fakat önce iki yöntem sorununa değinmem gerek: ı) Baskın Oran kanaat ya da yargılarını çok kısa ve kestirmeden, bazen tek cümleyle ifade ediyor. Ola ki sebebi gazete yazılarını kısa tutma ve az yerde çok şey söyleme çabasıdır, anlaşılır. Ancak meramını anlatamamak veya yanlış anlaşılmak gibi sonuçların sorumluluğu gene yazara aittir. ıı) Baskın Oran marksist değil, öyle bir iddiası da yok. Belki bu yüzden, konuyu ele alırken komünistlerin tutum ve eylemlerini göz ardı ediyor. Bu da onun bilimsel değerlendirme çabalarını sakatlayan, hatta bazen boşa düşüren bir kusur. Marksizmi ve komünizmi yok sayarak bilim, özellikle de toplumsal bilim yapılamaz; yapılanın eksiği yanlışı çok olur.

Şimdi sadede gelelim.

Cumhuriyet nedir, ne değildir?

Baskın hoca cumhuriyetin “monarşi’nin tersi bir rejim adından ibaret” olduğunu ve “demokrasi’yle özdeş” olmadığını söylüyor, sonra devam ediyor: “Olsaydı, 1930’lardaki Tek Parti ve şimdiki Tek Adam düzenleri cumhuriyet olmak sayesinde demokratik, demokrasinin beşiği olan B. Britanya ise monarşi olmak yüzünden anti-demokratik olurdu.” İlk bakışta doğru gibi. Acaba öyle mi? Bence üç hatası var:

İlki şu : “Monarşi’nin tersi bir rejim” sözü fazla bir şey ifade etmiyor ve, peşinden demokrasi’yle özdeş olmadığı eklenince, her türlü diktatörlüğün de pekâlâ cumhuriyet sayılabileceği şeklinde bir izlenim bırakıyor. Türkiye’de özellikle devletlû cumhuriyetçiler ile liberaller arasında bayağı yaygın ve yerleşik bir görüş bu. Oysa cumhuriyet, Latince publica, Arapça ve Türkçe cumhur ile, yani kalabalıkla, kitlelerle, çoğunlukla ilgilidir; siyasi iktidarın ve kanunların meşruiyetini tanrıdan değil onlardan aldığı bir yönetim biçiminin adıdır ve bu eski Roma’da bile, imparatorluk düzenine geçilinceye kadar, böyledir. Cumhuriyet ile demokrasinin özdeş olmadığı doğru olmakla birlikte birbirleriyle yakından bağlantılı oldukları da bir gerçektir.(2)

İkincisi, modern cumhuriyet, eskiçağ ve ortaçağ cumhuriyetlerinden devraldığı mirasın etkisiyle ve tabii burjuva sınıf karakterinden ötürü, önceleri temsiliyet konusunda bir dizi sınırlama getirmişti; ama, iki yüzyıl boyunca sürdürülen sınıfsal ve toplumsal mücadeleler sonucu, bir hayli demokratlaştırıldı. Kuzey Avrupa’daki monarşilerin demokratlığı de esas olarak bu mücadelelerden kaynaklanır.(3) Dünyadaki cumhuriyetçi devrimler dalgası ise onları zorlayan bir dış etken olmuştur. B. Britanya’nın “demokrasinin beşiği” sayılması, içerdiği doğruluk payına rağmen, büyük ölçüde tevatürden ibaret. Magna Carta Libertatum’un demokrasi ile ne kadar ilgisi varsa Roma Hukuku’nun da cumhuriyetle o kadar ilgisi var. Modern zamanlarda nerede cumhuriyet kurulduysa orada demokrasi de şu veya bu ölçüde gelişme kaydetti. Sadece orada kalmayıp başka yerlere de sirayet etti.

Üçüncüsü, bu, sadece halk güçleri açısından değil faşistler açısından da böyledir. Çünkü faşizm bir karşı-devrimdir ve önceki dönemin düzeni olan monarşi ile güçlü bir akrabalık ilişkisi vardır. Örnekleri çok: Mussolini, iktidarı biraz da kral Victor Emmanuelli sayesinde ele geçirdiği için, bütün faşizm dönemi boyunca monarşiyi muhafaza etti. Hitler, Almanya’yı cumhuriyet olarak tanımlayan Weimar anayasasını fiilen uygulamadan kaldırdı, devletin adını III. Reich (devlet) olarak değiştirdi. Franko, cumhuriyetçilere karşı kralcılarla ittifak halinde savaşarak iktidarı aldı, ömrü boyunca “Estado Nuevo”sunu (yeni devlet) anayasasız yönetti, ölmeden önce de eski kralın torunu Juan Carlos’u başkomutan ve veliaht tayin etti. Mareşal Petain, 1940 yılında iktidarı teslim alıp meclisin feshedilmesini de sağladıktan sonra, tek maddelik bir anayasa değişikliği yaptı; hem kendisini tek adam ilan etti, hem de kurduğu “Vichy rejimi”nin adını, cumhuriyet kelimesini çıkararak, “Fransız devleti”şeklinde değiştirdi. Sonraki dönemin faşist diktatörleri rejimin adını değiştirmeye kalkışmadılar.(4) Ama kimse onları cumhuriyetçi de saymadı; “Caudillo”, cuntacı veya diktatör olarak anıldılar. Geçerken anımsatayım, Kenan Evren de, makamın adını değiştirip, kendisini “devlet başkanı” ilan etmişti.

Bu olguların da gösterdiği gibi, cumhuriyet, esasında, monarşinin yanı sıra faşizmin, her türlü otokrasinin ve oligarşinin de tersi olan bir devlet biçimidir. Demokrasiye (ve onunla birlikte meşruti monarşilere) daha fazla önem ve değer verip cumhuriyeti küçümsemenin kimseye yararı olmaz.

“Pro-faşist veya faşist uluslararası atmosfer”?

Baskın Oran Cumhuriyet’in Türkiye açısından bir “yukarıdan devrim” olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Ama [M. Kemal Paşa] demokrasi getirmedi. Getiremezdi zaten. Hem eskiyi yıkıp yepyeni bir devlet ve özellikle de millet kurmak gibi çok zor bir işe girişmişti, hem de o günkü uluslararası atmosfer pro-faşist veya faşistti.”

1923’te Cumhuriyet ilanının bir yukarıdan devrim olduğuna şüphe yok. Yukarıdan devrimler tabii ki bir tür devrimdir ve marksist cenahtan bazılarının bile iddia ettiği gibi “darbe” değildir. Ama bu ayrı bir tartışma, geçelim ve konumuza dönelim:

“O günkü uluslararası atmosfer pro-faşist veya faşistti” iddiası Türkiye’deki yaygın ve yerleşik görüşlerden bir diğeri. Gelgelelim, 1930’lar için kısmen doğru olsa da en azından Cumhuriyet’in ilk 10 yılı için doğru değil. Bu dönem boyunca Amerika ve Avrupa devletlerinin büyük çoğunluğu ya cumhuriyet ya da meşruti monarşi ile yönetilmektedir; tek faşist devlet İtalya’dır. Faşist partilerin toplumsal desteği zayıftır. 1933’ten sonra Nazi Almanyası ve zamanla güdümüne aldığı gerici Balkan krallıkları ile İtalya gitgide güçlenen bir faşist rüzgar estirir. Ama hâlâ Fransa’da 3. Cumhuriyet yürürlükte olup 1935’ten itibaren Halk Cephesi belirleyicidir; B. Britanya’da meşruti monarşi hüküm sürmektedir; İspanya’da 1931’de kurulan 2. cumhuriyet 1936’da itibaren iç savaşa girse de faşistlerin kazanmasına daha üç yıl vardır; Polonya, Çekoslovakya ve Kuzey Avrupa ülkeleri şu veya bu ölçüde demokratiktir. Onların tümüyle dışında ama Türkiye ile yakın ilişki içinde bulunan SSCB de başka ve büyük bir anti-faşist güçtür elbette.

Tamam, Avrupa’da henüz 1. Dünya Savaşının yaraları sarılmış ve yıkıntısı onarılmış değilken bir de 1929 büyük bunalımının yol açtığı sıkıntılar bindi üstüne; nesnel koşullar sınıf mücadelesinde ve siyasette sertleşmeyi, toplumsal gerilim ve çatışmaları, irredentist eğilimleri kışkırtıyordu. Ama “uluslararası atmosfer”in birilerini tek yönde zorladığı söylenemez.(5) Öyle olmadığı içindir ki Kemalist kadro dış politikada denge oyununu sürdürmüş ve, örneğin, 1936’da Montreux Boğazlar Sözleşmesi’ni az çok istediği gibi sonuçlandırabilmiştir.

Demek ki sorun, “uluslararası atmosfer”in etki veya baskısından ziyade, bizim cumhuriyetçilerin hangi tarafı kendilerine yakın bulduğuyla ilgilidir. Diktatoryal ve (Ertuğrul Kürkçü’nün isabetli deyimi ile) proto-faşist unsurların, cumhuriyetçi kadronun kendi sınıf yapısı ile kurmak istedikleri “yepyeni” devlet ve millete ilişkin ideolojik çerçevede aramak gerek.

Demokrasi getirebilir miydi?

“Ama (Mustafa Kemal Paşa) demokrasi getirmedi. Getiremezdi zaten” tezine gelince…

Bir kere, demokrasi yöneticiler tarafından bir paket halinde getirilmiyor. O bir süreç ve güçler dengesi meselesi. Batı toplumları, Amerikan ve Fransız devrimlerinin ardından iki yüzyıl uğraştı; zorlu sınıf mücadeleleri, birbirini izleyen sıçramalar ve geri tepmeler, devrimler, karşı-devrimler ve uzlaşmalar sonunda yerleştirebildi demokrasiyi.(6) Üstelik şimdi, 1945’ten sonra kurulan iktisadi düzen ile iç ve dış dengeler artık bozulduğu için, demokrasi de yeniden geriye kayma eğilimi gösteriyor. Baskın hocanın söyledikleri bu bağlamda ve sadece bu bağlamda doğru.

Öte yandan “Getiremezdi zaten” cümleciği bir imkansızlığı ve güç yetmezliğini de ifade ediyor ki, orası şüpheli.

Mustafa Kemal Paşa(7) cumhuriyetle birlikte demokrasi de getirebilir miydi, ne kadar getirebilirdi, bilmiyoruz! Çünkü, 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası adıyla kurdurup üç ay sonra kontrolden çıkabilir kaygısıyla kapattırdığı muvazaa partisi dışında, hiçbir girişimi olmadı (1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası onun iradesi dışında kurulmuş ve yedi ay kadar sonra Takrir-i Sükun kanununa dayanılarak kapatılmıştır). Keza seçimler 1950’ye kadar hep 1908 tarihli “İntihab-ı Mebusan Kanun-i Muvakkati” esas alınarak, iki dereceli ve basit çoğunluk seçim sistemine göre yapıldı; halk önce “müntehib-i sâni” denilen ikinci seçmenleri seçti, onlar da vekilleri seçtiler. Hem de, artık dünyada kural haline gelmiş olan “gizli oy, açık sayım”(8) yerine, her türlü hile ve sahtekarlığa cevaz veren “açık oy, gizli sayım” usulüyle. Paşa hazretleri ölümünden kısa süre önce, 1935’ten itibaren, farklı bir ses çıkma ihtimali bulunan bütün dernek ve örgütleri kapattırıp partiyi de devletle sıkı sıkıya kaynaştırarak hepsinin üstüne tüy dikti. İçişleri Bakanı’nın CHP Genel Sekreteri, valilerin de il başkanı olarak atandığı bu parti devleti veya devlet partisi RTE’nin şimdi uygulamaya çalıştığı modelin orijinalidir.

Kaldı ki demokrasi sadece bireysel hak ve özgürlükler, siyasete katılma yöntemleri, devlet içinde denge ve denetleme vb. ile ilgili değildir. Aynı zamanda toplumsal sınıf ve katmanların, etnik ve dini toplulukların vb. kolektif haklarıyla da ilgilidir. Söz gelimi: “Köylü milletin efendisidir” diye nutuk atan Reisicumhur, 1929 büyük bunalımının ardından, yokluk ve yoksulluğun en fazla hissedildiği dönemde, bir toprak reformuna girişseydi… Daha önce veya daha sonra, bir münasip zamanda, işçi sınıfının sendikal ve siyasi örgütlenme hakkını tanısaydı… 24 Nisan 1920’de BMM açılış konuşmasında Ermeni soykırımını “fazahat” diye niteleyen Paşa hazretleri, İttihatçıların etnik temizlik politikasına son verip gayrimüslim azınlıklara kendi yurtlarında özgürce yaşama ortamı sağlasaydı… 1919’daki Amasya Tamimi’nden 1923’teki İzmit Basın Toplantısına kadar birçok vesileyle Kürtlere yerel yönetim ve/veya özerklik vaadinde bulunan “ulu önder” bu sözlerini tutup gerekli hukuki düzenlemeleri yapsaydı… Türkiye daha demokratik, laik ve müreffeh bir yer olur muydu, olmaz mıydı?

Bunları şu ya da bu ölçüde yapmanın imkansız olduğunu kimse söyleyemez. Hattâ o günkü toplumsal yapıda en azından bazılarının pek zorlanmadan kabul göreceğini ve Cumhuriyet’e büyük destek kazandıracağını ileri sürebiliriz. Engeller toplumsal yapıdan ve/veya dış etkenlerden ziyade Mustafa Kemal Paşa ile yol arkadaşlarının niyet ve zihniyeti ile ilgilidir.

Hakkını teslim etmek gerek, bu hususlara Baskın Oran da değiniyor ve yapılan yanlışların birçoğunu sıralayıp sert bir dille eleştiriyor. Ama “Hem eskiyi yıkıp yepyeni bir devlet ve özellikle de millet kurmak gibi çok zor bir işe girişmişti, hem de o günkü uluslararası atmosfer pro-faşist veya faşistti” diyerek, aynı zamanda kendi eleştirilerini temelsiz bırakıyor, yapılanlara mazeret veya hafifletici sebep göstermiş oluyor.

Kan bağına dayalı ulus-devlet ve tercih meselesi

Hemen ardından da şu cümleleri sıralıyor Baskın hoca : “O atmosferde M. Kemal Paşa, bire-bir örnek aldığı Avrupa’nın 1789’da başladığı yerden, yani ‘millet’ kavramını temel alan “ulusal devlet’ten başlamadı. O evreyi atladı. (Emperyalizm yarışında komşularıyla rekabet edebilmek amacıyla ‘tek vücut’ olmak için) büyük Avrupa ülkelerinin 19. Yüzyılın son çeyreğinde vardığı yerden başladı: Ülkedeki en güçlü etno-dinsel grubun damgasını taşıyan ve başka gruplara (“alt-kimlikler”e) tahammül göstermeyen “ulus-devlet”ten”.

Doğru olmasına doğru. İttihatçılık ve onun biraz başkalaşım geçirmiş hali olan Kemalizm, “millet kurma” hususunda, toprak bağını ve vatandaşlığı esas alan Fransız burjuva devrimcilerinin ulus-devlet anlayışını değil, kan bağına dayandırılan Alman modelini benimsemişti. Ama Baskın Oran Mustafa Kemal Paşa’nın neden “o evreyi atladı”ğını söylemiyor. Atlaması, hem II. Abdülhamit’in hem de ona karşı olan İTC’nin (İttihat ve Terakki Cemiyeti) örnek aldığı Alman modernleşmesini, yani junker tipi kapitalistleşme ve Bismarck usûlü devlet yönetimini kendisinin de benimsemiş olmasından ötürüdür.(9)

Oysa, (bir düzeltme de yaparak belirteyim, “büyük Avrupa ülkelerinin” değil) Almanya’nın “19. Yüzyılın son çeyreğinde vardığı yer” cumhuriyetin kuruluş yıllarında tek veya en güçlü seçenek sayılmaz. Çok etnili bir ulus modeli olarak İsviçre (Helvetik Konfederasyon) öteden beri var. Üç yüzyıl önce İskoçya’nın, iki yüzyıl önce de İrlanda’nın özerkliği kabul edilerek kurulmuş olan Birleşik Krallık var. 1898’de Flamanca’yı Fransızca ile eşit düzeyde resmi dil olarak kabul eden Belçika var. Nihayet, bolşeviklerin Rusya adlı “halklar hapisanesi”ni bir özgür halklar birliğine çevirmek üzere yeniden yapılandırdığı SSCB var. Örnek çok ama Kemalistlerin demokratik ve çoğulcu bir düzende gözü yok.

Bu yönelim Mustafa Kemal ve ekibini herhangi bir zorluk veya mücbir sebeple açıklanamayacak bir dizi tercihe sevk etti.

İlki, 28 Kanunusani 1921’de Mustafa Suphi’lerin Karadeniz’e gömülmesidir. O TKP yöneticileri ki, “cumhuriyet” hedefini, Mustafa Kemal daha hiçbir yerde telaffuz etmemişken, parti programına koymuşlardı. Katledilmeleri, bir yandan, Paşa hazretlerinin Abdülhamit’ten devraldığı, kendine siyasi rakip olabilecek hiçbir kimseyi ve güç odağını yaşatmama yöntemiyle ilişkilidir; bir yandan da tasarladığı devrimin sınırlarını baştan çizme niyetiyle… Bu “fazahat” için, 2 yıl önce yine Ocak ayında Almanya’da işlenen cinayetlerin esin kaynağı olduğuna veya örnek alındığına şüphe yok: İşçi sınıfı önderleri Liebknecht ile Lüksemburg’un (15 Ocak 1919’da) ve sonra Leo Jogisches’in (10 Mart’ta), sosyal-demokrat yöneticiler Ebert, Scheidemann ve Noske’nin tezgahıyla, “faili meçhul” bir şekilde ortadan kaldırılmasını kastediyorum.

İkincisi, Lozan’da barış konferansına 4 Şubat’ta ara verildikten hemen sonra, mevsim kış ve ulaşım imkanları hayli kısıtlıyken (17 Şubat-4 Mart 1923 tarihlerinde) alelacele İzmir İktisat Kongresinin toplanmasıdır ki onun da mesajı özetle şudur : “Her ne kadar şu sıra SSCB ile aramız iyi ise de biz esasında komünizme karşıyız, kapitalist bir düzen kuracağız ve sizinle daha iyi anlaşacağız. Yeni Türkiye sosyalist değildir, olmayacaktır ve Batı kampında kalacaktır.” Ankara, bu kongrede, yabancı sermayeye düşman olmadığını bir kez daha ilan etmiş ve emperyalist ülkelerle yeniden kuracağı ilişkinin çerçevesini çizmiştir.

Üçüncüsü BMM’de Kürtlerin temsiline son verilmesi. Her ne kadar Van, Hakkari, Diyarbakır gibi Kürt illerine bazı Türkler vekil seçtirilmiş ise de “İlk mecliste en az 72 Kürt mebusu olduğu tahmin ediliyor”.(10) Fakat cumhuriyetin ilanından biraz önce yapılan erken seçimle meclisin bileşimi değiştirildi ve Kürt milletvekilleri, herhalde birkaç istisna dışında, tasfiye edildi. Bunun Kürtlerde bir kazık yeme ve artık kendilerine ihtiyaç kalmayınca dışlanma duygusu yaratmadığını, sonraki Şeyh Sait isyanında ciddi bir etken olmadığını kimse iddia edemez. Milli mücadele dönemi boyunca “müslüman an’asırın kardeşliği”nden dem vuranların Cumhuriyet’le birlikte Türkçülüğü öne çıkarmaları ve giderek ırkçılık düzeyine yükseltmeleri Kürtlerde de, buna tepki olarak, ayrılma ve kendi başının çaresine bakma eğilimlerini kışkırtmıştır.

Bir örnek de 15 yıl sonrasından olsun: Dersim’le ilgili olarak, 1926 yılından itibaren umumi müfettişlik raporlarıyla bir “tedip ve tenkil” harekâtına zemin hazırlandığını biliyoruz. Harekât 1937 Nisanı’nda başlatılır ve yaz boyunca sürer. Güz başlarında direniş kırılmış, 6 aşiret reisinden biri öldürülmüş, Seyit Rıza ve diğerleri tutuklanmıştır. Başbakan İnönü için, asayiş sağlanmış, artık sıra eğitim ve bayındırlık işlerine gelmiştir. Fakat Atatürk İnönü’yü istifaya zorlar, 25 Ekimde yerine Celal Bayar’ı geçirir, 15 Kasım’da da Seyit Rıza’yı ve diğer ileri gelenleri astırır. Soykırım asıl bundan sonradır.

Dördüncüsü, Türkiye ile Yunanistan arasındaki “mübadele”. Devlet zoruyla ve din esasına göre gerçekleştirilen bir karşılıklı tehcir aslında. Çok büyük bir kesim için 1923-1924 yıllarında hayata geçirildi, geriye kalanlar için de, 1930’daki İnönü-Venizelos sözleşmesine kadar devam ettirildi. Böylece, bir milyon 200 bin kadar Rum ve yarım milyona yakın Balkan müslümanı kendi yurtlarından atılmış ve tanımadıkları, kısmen dilini bile bilmedikleri ülkelerde yokluk ve yoksulluk içinde yaşamaya mahkum edilmiş oldu. Gerçi uygulama Lozan Barış Antlaşması’na ek olarak 30 Ocak 1923’te yapılan sözleşmenin gereğiydi ama müzakereler sırasında Yunan tarafı göçün isteğe bağlı olmasını önermiş, Türk tarafı bunu kabul etmemişti. Ankara, İTC’den devraldığı ve milli mücadele sırasında bile ara vermediği etnik temizlik politikasında ısrar ederek, sünni müslümanlıkla yoğrulmuş bir Türklüğü ülkeye hakim kılmak peşindeydi.

Bu politika daha sonra da, 1934’te Trakya’daki Yahudi pogromu, 1941’de gayrimüslim yurttaşlara uygulanan Varlık Vergisi ve Aşkale’de kurulan toplama kampı, 1955’te 6-7 Eylül pogromu, 1964’te Rumların kovulması ile sonuna kadar sürdürülecektir.

Böylesi tercihler çok. Her alanda ve her düzeyde var. Söz gelimi 1. Türk Tarih Kongresi’nde ortaya atılan “tarih tezi” ve sonraki yıllarda yapılan kafatası ölçümleri bunlar arasında. Mustafa Kemal Paşa’nın, ilk önce kendisinin bile “çok iddiali” bulduğu, Atatürk soyadını almaktan geri kalmaması da bir diğeri. Konumuz bunların bir dökümünü çıkarmak olmadığı için uzatmaya gerek yok.

Bunların özellikle gayrimüslimlerle ve Kürtlerle ilgili olan kısmını Baskın Oran da kuvvetle vurguluyor. Ama bakış acısı ve çıkardığı sonuçlar çok farklı.

O günkü ortamda düzeni ve toplumu demokratlaştırmanın önünde zorlu engeller bulunduğunu kimse inkar edemez. Fakat Mustafa Kemal ve Cumhuriyet’in kurucu kadrosu için esas sorun bu değildi. Osmanlı zabitan ve münevveranı olarak, onların derdi davası halkı değil mülkü kurtarmaktı. Hedefe ulaştıktan sonra bütün güç ve enerjilerini o mülk üzerinde, hem iktisadi olarak hem de iktisat dışı zor yoluyla, sermaye birikimini hızlandırıp kapitalist bir yapı kurmaya verdiler. Irkçılık ise kırılıp sürülen gayrimüslim halkların bütün varlığını devlete ve devlet eliyle bir kısım müslüman Türk’e naklederek , Kürdistan’ı yeniden fethedip sömürgeleştirerek, sermaye birikimi sağlama ve yerli burjuvazi yaratma çabasının ideolojik kılıfı oldu.

(../…)

____________________________________________________________________________

1) https://www.artigerçek.com/yazarlar/baskınoran/95-yasındaki-cumhuriyet-bir-toparlama

2) Eski Yunan demokrasisi ile Roma ve sonraki İtalyan şehir cumhuriyetleri arasında özellikle yöneticilerin seçimine ilişkin yöntem benzerliği aşikardır. Bunu geçelim. Fransız devriminin kurduğu cumhuriyet, kendi anayasasıyla, bütün (erkek) yurttaşların seçme ve seçilme hakkını tanımıştı. Bu hak Napolyon tarafından kaldırıldı. 1848 devrimi ile tekrar tanındı ama sonra Louis Bonaparte askıya aldı. Modern tarihin ilk işçi cumhuriyeti olan Paris komünü tarafından kadınlara ve diğer yasaklı kesimlere teşmil edildiyse de seçim yapmaya fırsat olmadı. 3. Cumhuriyet, Paris Komünü’nün yıkılmasından sonra, 1875 tarihli anayasa ile seçme ve seçilme hakkını yine erkeklerle sınırlayarak kabul etti.

3) Merak eden, John Cartwright’ın 1776’da başlattığı mücadeleden “Peterloo Katliamı”na ve Çartist harekete uzanan sürece göz atabilir.

1838 tarihli “People’s Charter”ın ilk üç maddesinde (erkekler için) genel oy hakkı, gizli oy-açık sayım ve adaylar için mülkiyet sınırlamasının kaldırılması talep edilmektedir.

4) Bunun herhalde tek istisnası Yunanistan’daki Albaylar Cuntasıdır. Kral Konstantin yurt dışına kaçmak zorunda kalıp yarım yamalak da olsa muhalefet ettiği için Albaylar Cuntası 1973 yılında cumhuriyet adına referandum düzenleyip ardından krallığı lağvetti. Cunta 1974’te yıkıldıktan sonra yeniden referandum yapıldı ve 3. Hellen Cumhuriyeti kuruldu.

5) Aynı dönemde savaşa girmiş ve devlet kurmuş olan Polonyalı Pilsudski de, söz gelimi, milliyetçi ve anti-komünisttir ama ırkçı ve faşizan değildir.

6) Burada demokrasiden kastım temsili demokrasiden ibarettir, çünkü Baskın Oran’ın da onu kastettiğini sanıyorum. Yoksa demokrasi kavramının kendisi zaten başlıbaşına bir tartışma konusudur. Temsili demokrasi, katılımcı demokrasi, doğrudan demokrasi gibi yöntemsel boyutları bakımından olduğu gibi, burjuva demokrasisi, halk demokrasisi, sosyalist demokrasi gibi sınıfsal boyutları bakımından da ele alınabilir.

7) Mustafa Kemal Paşa kurduğu düzenin hem simgesi hem de failidir. Elbette hiçbir şeyi tek başına yapmadı. Fevzi Çakmak’tan Fethi Okyar’a, Börekçizade Rifat Efendi’den Recep Peker’e, Karabekir’den Mahmut Esat Bozkurt’a, Rıza Nur’dan Hasan Saka’ya uzanan karma bir kadroyla yürüdü. Bu kadro içindeki çelişki ve dengeleri gözetmek yüzünden, ola ki, her istediğini de yapamamıştır. Fakat, yaklaşık 20 yıl boyunca son sözü söyleyen kişi olduğu için, yapılan ve yapılmayan her işin birinci dereceden sorumlusudur. Farklı bir yönelimi işaret eden niyet beyanlarının, insancıl, demokratik ve anti-emperyalist söylemlerin, eğer yanıltma amacı taşımıyorsa bile, hatıra değerinden öte hükmü yoktur.

8) Gizli oy-açık sayım usulü ilkönce ortaçağda Venedik cumhuriyetinde uygulanmış. Sonra Fransa’da 1795’te I. Cumhuriyet’in anayasasına girmiş ama Napolyon tarafından kaldırılmış; 1848 devrimiyle II. Cumhuriyet’in anayasasına girmiş, Louis Bonaparte da kaldırmak istemiş ama başaramayıp vazgeçmiş. 1856’da Avustralya’da, 1870’te Yeni Zelanda’da, 1872’de Büyük Britanya ve İsviçre’de, 1874’te Kanada’da, 1877’de Belçika’da, 1879’da Sırbistan’da, 1885’te Norveç’te, 1884’ten itibaren ABD’nin çoğu eyaletinde ama 1891’de tümünde, 1900’de Japonya’da, 1906’da Rusya’da, 1907’de Avusturya ve Finlandiya’da kabul edilmiş, vs..

9) Bismarck döneminde Almanya’nın (erkekler için) genel oyla seçilmiş bir parlamentosu vardı ama bu kurumun hükümet politikalarını denetleme yetkisi çok sınırlıydı. Kendisi de bir junker (büyük toprak sahibi aristokrat) olan Bismarck’ın demokrasiye hiç güveni yoktu. Siyasi iktidar esas olarak Doğu Prusyalı geleneksel junker seçkinlerinin elindeydi ve devlet iyi eğitilmiş güçlü bir bürokrasi ile yönetiliyordu.

10) http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayşe-hür/tbmm-hiç-çok-renkli-oldu-mu-1386784/

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler