HDP Kongresi Türkiye Halklarının kurtuluş yolunu açacaktır

HDP KONGRESİ’NE GİDERKEN - Mahir SAYIN yazdı: “HDP gerçek bir muhalefet oluşturmak, sağa yatmış olan politikayı sola döndürebilmek için antikapitalist hatta paralel kalmalı ve devrimci bir rotayı muhalefet olmanın birincil şartı saymalıdır.”

HDP  Kongresi Türkiye Halklarının kurtuluş yolunu açacaktır

Mahir SAYIN

Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşundan beri en güçlü sol/sosyalist muhalefetin odağı olmayı başarmış olan HDP, AKP iktidarının, “komşularla sıfır sorun” diye gevelerken, bekasını sağlayabilmek için devleti kurumsal faşizme sürüklemek amacıyla, Türkiye’yi, bütün komşularıyla sorunlu hale ve Suriye ile de savaş konumuna getirmeyi başardığı bir dönemde Türkiye halklarının yüz yüze bulunduğu, savaş, demokrasi, sınıfsal, cinsel, ulusal kurtuluş ve artık geri dönülmez noktaya yaklaşmış olan ekolojik yıkıma karşı mücadele birliğini gerçekleştirmek üzere toplanıyor. Umuyoruz ki, bu arzumuz 21. Yüzyıl sosyalizmiyle paralel bir biçimde gelişir, bölgemizin ve dünyanın barış içinde yaşadığı, sömürünün, her türlü egemenlik bağımlılık ve rekabet ilişkisinin ortadan kalktığı, kolektivist ilişkilerin egemen olduğu insanlığın gerçek tarihine adım atarız.

 

Demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin evreleri

Türkiye demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin tarihinde tabandan gelen belli başlı beş aşama vardır:

-Birincisi, Milletlerin oluşma/devletleşme dönemine denk gelen, Osmanlı İmparatorluğu altındaki milliyetlerin bağımsızlık-demokrasi talepleriyle ortaya çıkar. İlk olarak Yunanlılar bağımsız olurken Osmanlı’ya da ilk demokrasiye dönük, tüm Osmanlı halkları için geçerli olan anayasa önerisini (1797) ve ezilen milliyetlerin özgür olabilecekleri düşüncesini miras olarak bırakırlar.

Osmanlı’nın Avrupa karşısında sürekli bir gerileme yaşaması, Fransız Devrimi’nin dünya çapında yarattığı etki ve ezilen halkların artık boyunduruk altında yaşamaya itirazları karşısında devlet katında da bir yenilenme hareketi başlar. Sultan 3. Selim ve 2. Mahmut’la başlayan reform girişimleri 1839 Tanzimat Fermanı ve Gülhane Hattı Hümanyunu ile Osmanlı’nın modern bir devlet olma yoluna girmesi ve nihayetinde Padişah’ın yetkilerini sınırlayan bir meclisin oluşturulması olarak I. Meşrutiyet’le noktalanır.

I. Meşrutiyet’e gidişte yine Ermenilerin Osmanlı’ya sundukları “Ermeni Anayasası” diye adlandırılan özgürlük talepleri çerçevesi, özü bir kenara bırakılmış olsa da I. Meşrutiyet Anayasası’na temellik eder.

-İkincisi; Demokrasi ve nihayet sosyalizm mücadelesinde asıl önemli adımı I. Meşrutiyet’in rafa kaldırılması ve Osmanlı’nın Ruslar karşısında aldığı büyük yenilgiye (1886) tekabül eden yıllarda kurulan Hınçak Partisi ve 1908 Devrimi oluşturur. Osmanlı’nın ‘milleti sadıka’ diye nitelendirdiği Ermenilerin oluşturdukları diğer partiler de demokrasi mücadelesinin bir başka boyutunu oluştururlar. Ne var ki, bu girişimler Müslümanlar/Türkler nezdinde pek itibar görmezler. Türkler, her ikisi de kendisini sosyalist olarak niteleyen Hınçak (Marksist) ve Daşnak (sosyalist) partilerine pek itibar etmez iken[1], İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) Daşnakları istibdada karşı bir müttefik olarak benimser ve bu ilişki 1914 yılına kadar ortak listelerle seçime girecek kadar yakınlığını korur. Ama bu yakınlığın İTC üzerinde demokrasi açısından en ufak bir etkisi yoktur. Mesele sadece Padişah karşısında güç kazanma meselesi olarak görülür.

-Üçüncüsü;1915 ve devamında gerçekleşen toplu katliamlar ve cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) kuruluşu yeni bir döneme işaret eder. TKP’nin kuruluşunda gerçekleşen üç büyük talihsizlik daha sonraki demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin kaderini tayin eder:

1- Cumhuriyetin kuruluşuna kadar süren soykırımların tükettiği iktisadi, siyasi, entelektüel birikim;

2- SSCB’nin yüz yüze kaldığı emperyalist kuşatma ve iç savaşın yarattığı savunma ihtiyaçları açısından Ankara Hükümeti’ne duyulan ihtiyaç;

3- Bu iki gerçekliğin doğrudan ve dolaylı sonucu olarak TKP’nin Ankara Hükümeti’ne doğrudan müttefik olarak bakan anlayışı sonucu bir Türk komünist partisi olarak tasarlanmış olması ve yine bu yaklaşımın doğrudan sonucu olarak da, tüm önderliğin Ankara Hükümeti tarafından katledilmesine imkân veren bir tutumun benimsenmiş olması. Daha sonraki baskı yılları TKP’nin toplum içinde etkili olabilmesini fiziki olarak engellerken, SSCB’nin Ankara Hükümeti’ne ilişkin politikaları sonucu TKP’nin tasfiye edilip (3. Enternasyonal’in 1937 desantralizasyon kararı[2]) CHP içinde çalışmaya sevk edilmesiyle zirvesine ulaşan ideolojik-politik zaafın yarattığı yok edici etki.

Dördüncüsü; Dünya kapitalizminin bir uzantısı olarak gelişen Türkiye kapitalizminin sınıf çelişkilerini daha belirgin hale getirmesinin eseri olarak Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşu ve demokrasi ve sosyalizm kavgasının tüm Türkiye halklarının meselesi haline getirilmesi. Bu dönem yığınlar arasında yaygın bir ifade kazanan sosyalizm düşüncesinin Hınçaklardan beri ilk kez yeniden ihtilalci bir karakter kazanmaya başlamasının ve nihayet 1970 ihtilalci atılımının gerçekleştiği ve tarihsel mirasın bilincinde olunmamasının getirdiği zaaflarıyla birlikte ihtilalci mirasın kalıcılaştığı dönem oldu.

Beşincisi; Dünya kapitalizminin yeniden atağa geçtiği, Ekim Devrimi’nin mirasını dünya üzerinden devlet olarak sildiği, 1980 Darbesi sonrası Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin yükselişiyle paralel giden yeni demokrasi ve sosyalizm mücadelesi dönemi olmuştur. Bu tarihe kadar demokrasiyi SSCB’de şekillenmiş olan devlet anlayışına bağlı olarak örgütlenme özgürlüğünü tanımayan, bu tanımamayı demogojik biçimde “sosyalist demokrasi-gerçek demokrasi” olarak niteleyen bir çerçevede sürdüren sosyalizm hareketi adım adım, milliyetlerin ve kadınların eşitlik mücadelesini sınıf mücadelesinin başarısının ardına ertelemeyen, demokratik hakların gelişiminin hemen şimdi gerçekleştirilmesi gerektiğini benimseyen bir yola, pek bir özeleştiriye ihtiyaç duymadan, zaten eskiden de aynı şeyleri savunuyormuş gibi davranarak “ilerledi”. Kuşkusuz böyle bir ilerlemenin meselenin özüne ilişkin birçok zaafı da peşinde sürüklemesi beklenir; ve öyle de oldu. 40 yıldır gerilla mücadelesi veren Kürt halkının özgürlük mücadelesi ancak o hareketin yeni bir formülasyonla Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı’nı “ayrı devlet kurma hakkı”ndan ayırıp, çözümün Kürdistan’ın her parçasının sömürgeci devleti bünyesinde gerçekleştirileceği sözünü vermiş olmasıyla tanıma yoluna girebildi! Tabi böyle bir tanıma da başlı başına bir özgürlük sınırlamasını içinde taşımaya devam etmektedir. Bu söz verme bile kimi sosyalist gruplar açısından doğrudan stratejik ortak olarak görülmeye yetmemiştir. Bunun bir tesadüf olarak değil, geçen yüzyılın başlarında enternasyonalizmi sadece SSCB ve TC ile doğrudan bir ilişkisi olmayan yerlerdeki sınıf mücadelesi ile dayanışmaya indirgemiş, kendi ülkesindeki mücadeleleri ise, ya milliyetçilik ya feodal ya da emperyalist işbirlikçisi olarak damgalamış olmanın sonucudur.

Şimdilerde HDP ile ulaştığımız safha, çağın değişimlerini göz önünde tutarak, 1960 yılların mücadelelerine benzemektedir. TİP sosyalizmi sisteme alternatif bir güç olarak siyasal sahneye getirmiş ve önemli güçleri demokrasi ve sosyalizm mücadelesine sevk etmiş, tüm TC politikalarının bu gerçekliği hesaba katarak kurulmasını belirlemiş ise, HDP şahsında ifade bulan ittifak da 21. Yüzyıl’da yaşanan birikimleri de içererek bir kez daha önümüze getirmektedir. Bu açıdan HDP’nin sokaktaki, yerel yönetimlerdeki ve parlamentodaki varlığı TC’de yürütülen ve yürütülecek olan politikalar matriksinin en belirleyici elemanını oluşturmaktadır.

HDP’nin başarısı ve öne çıkan zaafları

Bütün bu gerçekliğe karşın HDK zemini üzerinde kurulmuş olduğu varsayılan HDP’nin onu yutmuş olduğu ve 7 Haziran 2015 Seçimleri’nden beri (ağır baskı koşullarının verdiği telefatı da göz önünde bulundursak bile) önemli bir gelişme gösterilememektedir. HDP Eşbaşkanı Buldan’ın ifadelerinde yer alan “Türk, Kürt ve diğer halkların birbirini anlamasının sağlanamadığı” belirlemesi/özeleştirisi özlü bir analize tabi tutulduğunda hem bu durgunluğun olduğunu hem de öğelerinin nelerden oluştuğunu görmemizi sağlayacak bir başlangıç noktası sunar. 

Halkların birbirinin derdini yeterince anlamamış olduğu bir vakıadır. Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin nasıl bir demokrasi motivi olduğu, diğer halkların, işçi sınıfının tümünün, kadınların kurtuluşunun ve ekolojik yıkıma karşı mücadelenin nasıl güçlü bir bileşen olduğu gerçekliğinin idrak edilememesi elbette ki tümüyle değil ama HDP’nin politik zaaflarının da bir sonucudur.

HDK ve HDP kuruluşlarında “Türkiye politikası yürütmek” üzerine kuruldular. Bunu başarılı bir biçimde sergiledikleri örneklerde sıçramalı bir gelişim de gerçekleşti. Cumhurbaşkanlığı Seçimi, 7 Haziran ve 2019 Yerel Seçimleri bu politikanın zirve yaptığı, HDP’nin toplum üzerindeki etkisinin yaygınlaştığı uğraklar oldu. Ne var ki, HDP politikalarının tümünü örten ve büyük ölçüde var olan gerçekliğin bir dayatması olan Kürdistanîleşme[3] işçi sınıfının ve diğer demokrasi mücadelesi bileşenlerinin bunun yarattığı görüş sınırlanmasını aşmasına olanak vermemektedir. Kürdistan’ın diğer parçalarında süren mücadelelerin, ister başarı, ister kayıplar biçiminde olsun, HDP politikalarını etkilememesini beklemek aymazlık değil ise tarihsel geleneğe bağlı olarak hayatımızın tüm dokularına nüfuz etmiş olan sosyal şovenizmdir. HDP politikaları oluşturulurken de bu gerçeklik aynıyla var idi ve buna rağmen “Türkiye politikası” yürütmek konusunda bir kararlılık olmuş ise bugün bu nesnelliğin belirleyiciliğini aşacak, onu içererek bir Türkiye politikası gerçekleştirmek HDP’nin, örneğin Syriza’nın yükselirken sergilemiş olduğu başarılara benzer bir rotayı hayata geçirmesini sağlayabilirdi. Özellikle, Rojava’da yaşanan başarı ve kayıplar, hemen buna paralel gelişen TC sınırları içerisindeki anti Kürt katliamcı saldırılar, Türkiye politikası diyen herkesin dilini bir ölçüde bağladı. Bu görüş kısıtlayan atmosfere, Kürdistan kentlerinde süren direnişe, devlet zulmünün ne olduğunu en iyi bileceklerden olan Özgürlük Hareketi’nin önderlerine bile “bu kadarını biz de beklemiyorduk” dedirtecek düzeye varan devletin azgın saldırısının yarattığı gündem görüş kısıtlamasını daha da artırdı.

Ne var ki, bütün bunların varlığı çerçevesinde Türkiye politikasının da zaman zaman güçlü bir biçimde hayata geçirilebilmiş olduğunun örneklerine tanık olmaktayız. Bu demektir ki, HDP Türkiye politikalarını gerçekleştirmek için yeterli bir potansiyele sahiptir. Mesele bu potansiyelin nasıl harekete geçirileceğindedir.

Mücadelenin tüm halklar için ortaklaşması imkânları

Demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin ortaklaşmasının ve başarısının önemli noktalarından birini demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin bugüne değin olan kazanımlarının tümünü değerlendirebilmesinden ve onları aşabilmesinden geçer. Bunların başında işçi sınıfının mücadeleye kazandırdıklarını titizlikle korumak ve bugünkü koşullarda yine onun öncülüğünü ve eyleminin gücünü HDP’nin omurgası hali getirmek gerekir. HDP özellikle Kürt işçi sınıfının önemli bir desteğini kazanmış durumdadır ve bu diğer milliyetlerden işçilerle bir araya gelme ve HDP’nin kitlesel gücünü ilerletmede en önemli manivela rolünü oynama potansiyeline sahiptir.

Kuşkusuz HDP gerçek bir muhalefet oluşturmak, sağa yatmış olan politikayı sola döndürebilmek için antikapitalist hatta paralel kalmalı ve devrimci bir rotayı muhalefet olmanın birincil şartı saymalıdır. Zaman zaman ortaya çıkan, burjuva partilerine ortak olarak iktidar katında yer alma düşünceleri devrimci rotanın yerine düzen partisi olma heveslerinin geçirilmesi anlamına gelir ve böyle bir rotaya girildiği durumda da iktidarın ortağı olma hevesleri de zaten kursakta kalır. Sol ne kadar sağa giderse genel politika da o kadar sağa gider ve dolayısıyla da devrimci partinin muhtemel kazanımları da sağındaki daha güçlü partilere kayar. Bu aynı CHP’nin izlediği İslamcılara hoş görünme politikalarıyla bir adım ileri gidememesine benzer. Aynı akîbete HDP de uğrarsa bunda bir tuhaflık görmemek gerekir. Her politik tutum kendi hayat alanını kendini diğerlerinden ayıracak net politikalarıyla sağlamak zorundadır. HDP düzenin düzeltici bir eklentisi değil onu temelden değiştirici bir misyonu Türkiye politikası olarak formüle edebildiği ölçüde gelişmesini sürdürme şansını elde edecektir.

Meselemiz halkların birbirinin anlayamaması gibi görünse de işin özü bu değildir. Meselemizin esasını milliyetler arası anlaşmayı sağlayamamış olmak olarak tespit etmek asıl görülmesi gereken buna ait nedenlerin dışta kalması anlamına gelir. Mesele, ortak sorunları birbirini kavramada köprü görevi görebilecek biçimde öne çıkarıp onun etrafında buluşamamaktır. Sömürgecilikten kurtulmak isteyen Kürtler için mesele elbette milliyet eksenlidir ama diğer herkes için bu tam olarak böyle değildir. Genele egemen olan sınıf meselesi ve her türlü hakkın savunabilmesi için gerekli olan demokrasi meselesidir.

HDP Eşbaşkanı Buldan’ın ifade ettiği gibi halkların birbirinin derdini anlamasını sağlamanın yolu sözü edilen halkları oluşturan grupların, kesimlerin, sınıfların dertlerinin ortaklaşması ile mümkün olacaktır.

Demokrasi meselesi bu anlamda tüm halkların, ezilenlerin ve alt sınıfların ortak meselesidir. Burada da ortaklaşma güçlü bir biçimde gerçekleşmemiştir. Zira demokrasi meselesi HDP için esas olarak Kürdistan meselesi olarak yoğunlaşmıştır ve haliyle diğer milliyetler de kendilerini bu ortaklık içerisinde pek fazla görememişlerdir. Demokrasinin diğer alanlarında oluşturulacak günlük pratikler Kürdistan’ın demokrasi talebinin kavranmasında da bir köprü görevi göreceği aşikârdır. Ancak bu pratiklerin yoğun olabilmesiyle bu köprünün oluşacağını da akılda tutmak gerekir.

Sınıf meselesi ise asıl ortaklaştırıcı zemin olarak HDP’nin gündemine ancak zaman zaman girmektedir. O da örneğin bir maden ocağının çöküp yüzlerce insanın ölmesi sonucu doğan aktüalite sayesinde olmaktadır. Yani sınıf temelli bir motivasyon değil, doğan aktüalitenin kendisini partinin önüne atmasıdır. Muhalif olup da böyle bir aktüaliteyi iktidarı yıpratabilmek açısından değerlendirmeyecek parti yoktur ama bu o partinin bir sınıf politikası izlediğini göstermez.  

HDP’nin kompozisyonu ve yeniden yapılanma

Bu politikaların gerçekleştirilmesi açısında akıldan çıkarılmaması gereken nokta ise partinin kompozisyonu meselesidir. Sözünü ettiğimiz her konu elbette ki, Kürtlerin de hayat gerçekliğidir. Ama herkes gerçekliği yaşadığı koşullarda ağır basan çelişkiye göre görür. Bu nedenledir ki, Kürtlerin tüm diğer sorunları milli mesele merceğinden görmesinde yadırganacak bir şey yoktur. Bu merceğin sağladığı görüntünün Türkiye politikası haline gelebilmesi başka merceklerin gücüne bağlıdır. Partinin organik bileşimde ciddi değişiklikler olmadıktan sonra, Kürtlerin farklı bakmasını istemek, yükün ağırlığını ezilen ulusun omzuna vermek anlamına gelir. Bu ağırlığın eşit dağılımını sağlayabilmenin yolu ağırlık olabilecek bir ortağın olmasına bağlıdır. Kurulduğundan beri HDP’nin bu kompozisyonunda önemli bir değişikliğin cereyan ettiğine dair bir işaret görünmemektedir. Bu bize yaşadığımız çağın gerçeklerinin göz önünde tutularak bir yeniden yapılanma sıçramasının gerçekleştirilmesini dayatmaktadır. Sürdürülegelen politikalarla böyle bir sıçramanın olamayacağını geçmiş pratikler kanıtlıyor görünmektedir. Bu sıçrama/sıçratma görevi kime düşmektedir? Haliyle Kürtler dışındaki HDP’yi oluşturan bileşenlere. Bunların önemli bir kesimini sosyalistler oluşturmaktadır. Değişik renkleriyle kadın özgürlük mücadelesi her iki kesim açısından geçerli olsa da, sınıf bileşeninin zayıflığının bir benzerini bu alanda görmekteyiz. Ekolojik yıkıma karşı mücadele hareketi önemli bir yer tutsa da bu alandaki ortaklığın da zayıf kaldığına tanık oluyoruz. Dolayısıyla HDP’nin organik bileşiminin değişmesinin sorumluluğu da bu kesimlere düşmektedir.

Bunlar içerisinde en zayıf kaldığını gördüğümüz ise sınıf bileşenidir. Bu alanda güçlü bir gelişmenin sağlanmasının yolu da 21. Yüzyıl’a uygun düşen, gelişen 4. Sanayi Devrimi’nin önümüze dikmeye başladığı sorunlara yanıt üretebilen bir sosyalist hareketin yaratılmasından geçmektedir. Böyle bir sosyalist yeniden yapılanma geçtiğimiz yılların kazanımı olan HDP platformunu inkâr etmeden, ona alternatif, rakip gözüyle bakmadan, bu birlikteliği ileriye götürme anlayışı taşıyan bir mecrada geliştirilebilmelidir ki, bugüne kadar olan kazanımlar ileriye gidebilsin. Bunun yapılmadığı durumda, HDP’ye alternatif oluşturma amacına yönelik bütün öneriler yeniden yapılanma değil, var olanı dağıtma amacına hizmet eder. Bu da elbette, sosyalist yeniden yapılanmanın alanının HDP olduğunu söylemek değildir. Nasıl ki bugün değişik sosyalist akımlar kendi varlıklarını korurken, kendi aralarında başka ilişkiler de yürütebilirken HDP içinde var olabiliyorlar ise aslında bu söylediklerimizin hepsi HDP programının açık olduğu ancak politikaların somut koşullara göre üretilmesi gerektiği bir niteliktedir. Dolaysıyla da HDP de yeniden yapılanma fikrini kendisine bir alternatif yaratma olarak değil, kendi organik bileşimini Türkiye realitesine uygun hale getirme ve devrimci bir politikayı hayata geçirme yolu olarak görmeli ve buna kendi gelişiminin bir imkânı olarak gereken desteği vermelidir.

[1] Hüseyin Hilmi (İştirakçı Hilmi) 1908’de İştirak (sosyalizm) isimli bir dergi çıkarır ve 1910’da Osmanlı İştirakiyun Fırkası’nın kuruluşuna öncülük eder. Mahmut Şevket Paşa suikastı dolaysıyla tutuklanıp Sinop’a hapsedilir ve savaş sonuna kadar orada hapis kalır; Partisi de kapatılır.

[2] Bir yıl önce de TKP Kemalizmin karşı devrimci olduğuna karar vermiş, desantralizasyon kararından sonra ise yeniden ilerici olduğu iddia edilmiştir.

[3] Burada milliyetçi eğilimin yarattığı basıncın etkisi de ihmal edilmemelidir. Ama onların varlığı da bu politika tespit edilirken bir vakıa idi.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler