Güney Kafkasya’nın geleceği…

Aykan SEVER yazdı: Azerbaycan – Ermenistan arasındaki 4 günlük’ün çatışmanın yankıları sürüyor. Başta Türkiye, Rusya ve ABD olmak üzere bölgede etkili ve belirleyici güç olmak isteyen çeşitli ülkelerin bu süreçte bir biri ardına gelen hamlelerine şahit olduk/olacağız.

Güney Kafkasya’nın geleceği…

 

Azerbaycan-Ermenistan arasında 12-16 Temmuz tarihlerinde yaşanan çatışmanın yankıları sürüyor. Her iki ülke ve sürecin bir biçimde içinde olan başta TC, Rusya ve ABD olmak üzere bölgede etkili ve belirleyici güç olmak isteyen çeşitli ülkelerin de bu süreçte bir biri ardına gelen hamlelerine şahit olduk/olacağız.

 

TC’nin Azerbaycan’ı işgal siyaseti

Önce Azerbaycan cephesinde olanları kısaca özetleyelim. Aralarında bir tümgeneralin olduğu kayıpların verilmesi, çok sayıda iHA –SİHA’nın düşürülmesi Azerbaycan yönetimi nezdinde görece bir bozguna işaret ediyordu. Nitekim Aliev kendi bürokrasisi içinde “suçlular” bulmakta zorlanmadı. Dışişleri Bakanı Elmar Memmedyarov daha işin başında görevden alındı. Sonrası Ermenistan’a silah sattığı gerekçesiyle Sırbistan yönetimi suçlandı. Arada silah geçişine izin verdiği için Gürcistan da suçlananlar arasındaydı. Sonucu bu iki ülkedeki büyükelçilerin geri çağırılması oldu. Aliev hanedanlığı  halkın kaynaklarını sokağa atarcasına yıllardır Sırbistan ya da başka bir yerden silah almayı hiç bir zaman dert etmediği gibi Gürcistan üzerinden bunları taşımakta da beis görmedi.

Bölgedeki gerilimin başından beri içinde olan TC, Aliev’in “yardım”ına koşmakta gecikmedi. Temmuz sonunda başlatılan ve 10 Ağustos’a kadar sürdürülmesi planlanan ve daha sonra uzatılan bir TC-Azerbaycan kara ve hava askeri tatbikatı gerçekleştirildi. Tatbikat hem Nahcıvan hem de Azerbaycan ana karası dahilinde yapıldı. Görüntüdeki hedef Ermenistan’a karşı her iki taraftan gözdağı vermekti. Fakat bu hikaye TC açısından burada kalmadı, “kardeşlik”in askeri ve ekonomik alanlarda da güçlendirilmesi gerektiği söylemiyle TC’nin hem Nahcıvan’da hem de Hazar kıyısında Abşeron Yarımadası’nda birer askeri üs açma niyeti basına yansıdı. Ayrıca Aliev bazı devlet şirketlerinin (AZAL, SOCAR, Azerenerji, Azersu, Azerbaycan Demiryolları gibi) zararına çalıştığı bunların özelleştirilmesi gerektiğini gündeme getirdi. Bu konuda yapılan yorumlarda özelleştirilecek şirketlerin bizzat Erdoğan tarafından alınacağı böylelikle Azerbaycan’ın Erdoğan’ın çaldıklarını sakladığı bir kasaya dönüşeceği dile getiriliyor. Bütün bunları destekleyen bir diğer hamle ise silah satışları başlığında da devam ediyor. Azerbaycan’ın aldığı Rus ve İsrail silahlarının işe yaramadığı alınacaksa silah TC’den alınması gerektiği türünden bir söylemle bu ülkeye dönük zaten var olan TC’nin silah satışları artırılmak isteniyor. Özetle askeri eğitim, iş birliği yeni silah satışları, askeri üsler, önemli ekonomik varlıkların satın alınması derken TC bunun karşılığında Aliev hanedanlığına “güvenlik” vadederek Azerbaycan’da işgal sürecini tamamlamak istiyor.

Bütün bunların gerçekleşmesinin TC’nin arzusu dahilinde olduğu açık. Yürütülen emperyalist siyasetle de kuşkusuz uyumlu. Fakat bu tasarı öncelikle Aliev yönetimine ne kadar uyar?Ülke üzerinde belirleyici önemi olan Rusya şimdi yaptığı gibi hep seyretmeyi mi tercih eder? Bölgeyle yakından ilgili diğer devlet ve uluslararası şirketler ne der, ne yapar? Bunlar ayrı mesele. Özetle postmodern karakterli yeniden paylaşım savaşının bu cephesinin de kolay kolay soğumayacağı, yeni çatışma ve gerilimlere gebe olduğu ön görülebilir. Kuşkusuz en geneldeki TC’nin Rusya ile sürdürdüğü kırılgan bağımlılık ilişkilerinin nereye evrileceği gelecek açısından önemli olacak.

Azerbaycan kısmını bitirmeden önce ayrıca dikkat çekmek istediğim bir başlıksa halkın tablosu. Gerek korona salgını sürecinin iyi yönetilememesi, gerekse de giderek derinleşen ekonomik kriz ve üstüne Ermenistan karşısında yoğun ajitasyona rağmen uğranan “başarısızlık” halinin Aliev yönetimine karşı hoşnutsuzluğu artıracağı aşikar. Fakat bu tepkilerin TC’nin işgal politikalarını da kolaylaştıracak tarzda milliyetçi, savaş yanlısı bir ideolojik kapsamda olması kuvvetle muhtemel. Diktayla yönettiği ülkede Aliev’in göstericileri “Sorosçuluk”la suçlaması ise bana sorarsanız iyice elinin ayağının dolaştığına işaret.

Nitekim gerek çatışmaların olduğu günlerde savaş çağrısı yapan ülkedeki göstericiler, gerekse de ülke dışında (TC’nin de yardımıyla) dünyanın çeşitli kentlerinde Ermenilere ve onlara ait kurumlara yöneltilen saldırılar, olayın hiç de barışçıl tarzda sonuçlar doğurmayacağını bize gösteriyor.

Bu süreçte başta Azerbaycan ve Ermenistan halkları olmak üzere bölgede yaşayan insanların gelişen çatışmalı zemin karşısında nasıl bir tutum aldığı tayin edici önemde olacak kuşkusuz. Bu tutum alışta bölge aydınlarının yazan-çizenlerin yeri ayrı. Fakat genelde görünen devlet/piyasa aydınları diye niteleyebileceğimiz kesimlerin başka yerlerde de olduğu gibi “mesele bir avuç toprak dahi olsa gerisi teferruat” makamından konuştuğu görülüyor. Bu sorun bir başka yazının konusu ama kısaca şöyle diyeyim: Aydın olmak elbette otomatik olarak kimseye “barış yanlılığı” gibi hasletleri yüklemez ama devlet/piyasa aydını olmak maalesef daha askerin “esas duruş!” çağrısını duymadan “hazır ol”a geçip selam durmak için başında olmayan kepe elini götürmeye insanı zorlar…

 

Rusya’nın “silkeleme” harekatı

Rusya, Tavuş bölgesindeki çatışma daha soğumadan 17 Temmuz’da  hızla önceden ilan edilmemiş beş günlük büyük bir askeri tatbikat başlattı. Tatbikata 150 bin asker katıldı. Bölge olarak Güney Kafkasya hattında Karadeniz ve Hazar denizine ağırlık verilmişti. Amaç olarak  "Ülkenin güneybatısındaki ciddi terör tehlikesine karşı güvenliği sağlama" olarak açıklandı. Bunun devamını Ermenistan ordusunun katılımıyla Ermenistan topraklarında da gerçekleştirdi. Ara ara bu türden Rusya-Ermenistan eğitim ve tatbikatları halen sürüyor. 

Rusya’nın bu hamlelerinin ne derece TC’nin bölgedeki etkinlik artırma dönük politikalarına karşı olduğu tartışılır. Ama öncelikle denetim dışına çıktığı/çıkmaya kalkıştığını düşündüğü Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan yönetimlerine karşı olduğu daha görünür bir gerçek. Bundan Paşinyan yönetimi çerçevesinde kısmen sonuç aldığı söylenebilir. Paşinyan’ın Kolektif Güvenlik Örgütü (KGÖ) bizi bu süreçte yeterince koruyamadı, Türkiye’yi dizginlemek için yeni bir uluslararası formata ihtiyaç var söyleminden, zulümle ülkesini yöneten Lukaşenko’nun seçim sonuçlarını tanıma-kutlama politikliğine varması sanırım kısmen de olsa Putin ve onun müttefikleri karşısında geri adım attığını gösterir. Geçtiğimiz günlerde Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un “Yeniden barış görüşmeleri başlamalı, AGİT Minsk Grubu bu yönde taraflarla görüşüyor” açıklamaları muhtemelen Putin yönetiminin tarafları kendine göre kıvama getirdiği, müzakereleri de kullanarak taraflar üzerinde daha fazla etkinlik kurmaya çalışacağına işarete ediyor. Bu aynı zamanda TC’de bazı kesimlerin özlemleri arasında olan bölgeye ilişkin yeni bir Astana formatı yaratmak diye özetleyebileceğimiz yaklaşımına şimdilik verilmiş bir “hayır” yanıtı olarak görülebilir. TC ile Rusya’nın böylesi bir pazarlık yapması tamamen olasılık dışı değil fakat Rusya’nın bölgedeki inisiyatifinin ciddi riskle karşı karşıya olma durumunda bu gündeme gelebilir.

Ermenistan’da Rusya’nın yerini almaya çalışan ABD’nin bu süreçte (en azından görünürde) etkili bir politika geliştirdiği söylenemez. Bence bu konuda en büyük sorun kendi müttefiki TC. Ermenistan’da yaşayan insanların bir tehdit önceliği varsa kuşkusuz bu TC. Ermenistan açısından ABD desteğiyle Batı’ya doğru geliştirebilecek bir açılımın TC’nin emperyalist siyaseti için ön açıcı olacağı ise bir diğer gerçek. Nitekim TC’nin etki alanı diye neo-osmanlıcı rejimin destekçilerince yayınlanan listelerde Ermenistan başköşede. Erdoğan’ın hakareti bol dilinin de bu süreçte boş durmadığını çokça gördük. Ayrıca ABD’nin İran’a karşı Ermenistan’ı tutum almaya zorlayan politikaları da karşılık görmüyor. Bunun başka köklü sebepleri bir yana bıraksak dahi basit ama önemli bir nedeni var: İran’ın onlar için dünya ile açık olan iki kara sınırından biri olması.

Burada kısaca İran ve Çin’in çatışma sürecindeki tutumuna da kısaca değinip “iç tartışmalar”a geçelim. İran Azerbaycan’ın İsrail’le geliştirdiği ilişkiler ve kendi topraklarına dönük Azeri talepleri nedeniyle doğallığında bu çatışmada da Ermenistan tarafında yer aldı. Yani burada aynı mezhepten olmak pek işe yaramıyor. Çatışmalar sonrası Tahran Erivan’a bir heyet göndererek bu desteğini de göstermekten geri durmadı. Çin’e gelince Ermenistan’a karşı zaten var olan ilgisini artırdı. Erivan’a bölgedeki en büyükelçiliğini inşa etmeyi önüne koymuşken Paşinyan yönetimiyle “akıllı kent” kurma anlaşması yaparak bu ilgiyi perçinledi. Çin’in bu proje kapsamında 10-15 milyar dolar yatırım yapması bekleniyor. Anlaşmaya göre çalışmalar 2021’de başlayacak. Hiç kuşkusuz bunu Ermenistan için yapılmış bir işten çok Çin’in yayılma stratejinin bir parçası olarak görmek daha doğru olur. Devamı da gelecektir… 

 

Paşinyan: TC’nin yıkıcı politikaları

Paşinyan yönetimi çatışmaların başlangıcında bir miktar şaşkınlık yaşadı. Kişisel yetersizlikleri biraz daha fazla gözüktü. Fakat daha sonra cephedeki görünür üstünlüğün verdiği cesaret ve muhtemelen Rusya’nın tutumunun da etkisiyle kendine daha güvenli bir siyaset izlemeye başladı. Yakın zamanda gerçekleşen Ermenistan Güvenlik Konseyi görüşmeleri sırasında yaptığı açıklamalarda öncelikle yaşanan çatışmayı bir zafer olarak tanımlayıp, Azerbaycan’a anlaşmazlıkların savaşla çözülmeyeceğini gösterdiklerini söyledi. Ermenistan tarafının önem verdiği bir diğer şeyse Artsakh’ın (Dağlık Karabağ) müzakere masasında mutlaka olması gerektiği oldu. Paşinyan tarafından ön plana çıkarılan meselelerden bir diğeri ise TC’nin “bölge ve dünya genelinde istikrarsızlaştırıcı politikası”ydı. Ayrıca Paşinyan bu düşüncesini, “Türkiye’nin istikrarsızlaştırıcı ve yıkıcı faaliyetlerinin Ortadoğu, Avrasya bölgesi ve Avrupa bölgesindeki ortaklarımız için önemli endişelere neden olduğunu düşünüyorum” diyerek destekledi.

Rejimin yarattığı yarattığı/yaratacağı yıkımın boyutları komşuda bu kadar yakıcı bir biçimde hissediliyor. Fakat bizim memleket cenahında aynı düzeyde algılandığından söz edilemez. Türkiye’de restorasyoncu politikalarla “muhalefet” her ne kadar kendini iktidara hazırlıyor gibi yapıyorsa da bu gerçeklikten uzak bir yaklaşım olur. Gerek bugün rejimin kendi yarattığı lümpen burjuva kesimler gerekse de gerçekte rejimin has destekçisi olmasına rağmen değilmiş gibi yapıp “aristokrat” takılan geleneksel burjuvaziye; “restorasyonculuk” siyasal iktidarın sallandığı noktada yeni uzlaşmalarla tekraren iktidar olanağı vermekten başka bir işe yaramaz. Daha köklü değişikliklere ihtiyaç var.

 

Sevr Tartışmaları

Soykırım yaşamış, çeşitli tarihsel haksızlıklara uğramış olan Ermeni halkı doğal olarak bu tarihsel haksızlıkların onarılması mücadelesini de veriyor. Bu bağlamda son dönem 1. Dünya Savaşı sonrası bölgeyi şekillendiren anlaşmaların yüzüncü yılları vesilesiyle haritalar da gündeme geliyor. Hakim hava, milliyetçiliğin muhtemel etkileri ve Paşinyan iktidarını da sıkıştırma amacıyla olsa gerek Sevr’in hükümlerinin uygulanması daha sık dile getirilmeye başlandı. Nitekim iktidardaki Benim Adımım İttifakı’nın içinde olmadığı on muhalefet partisi bu yönde bir deklarasyon yayımladılar. En azından geçmişin unutulmadığını göstermek önemli fakat milliyetçi çerçevesinde iktidarı zorlamanın dışında uluslararası camiaya dönük fiili bir işe yarar mı emin değilim.

Fakat bence burada asıl sorun Sevr’e atfedilen önem. Ermeni-Azeri uyuşmazlığını konu alan gayet aydınlatıcı bir seri yazısında Sevr başlığında Hovsep Hayreni şunları söylüyor: 

Bu satırları yazarken geçtiğimiz günün 10 Ağustos 2020 olduğunu farkedip Sevr'in tam yüzüncü yıldönümüne geldiğimizi dikkate alarak şunu belirtmek isterim ki, Ermeni halkı içinde halen o antlaşmanın sahiciliğine inanan ve hatta günün birinde gerisin geri işlev kazanacağını hayal ederek ondan olumlu söz edenler tarihten bir şey anlamamış ve o devletlerin niyetini doğru okuyamamış olan gafillerdir. Sevr'in Ermeni ulusu lehine hükümleri gerçekte ona karşı kurulmuş tuzaktan başka bir şey değildi. Bir önceki yıl Yunanistan'ın savaş açmasına yapılan teşvik özünde milliyetçi Türklerin Küçük Asya'da hızla örgütlenip güç kazanmalarına verilen bir fırsat olduğu gibi, şimdi Batı Ermenistan'ı tanıma olayı da Kemalist güçlerin Doğu Ermenistan'a doğru gözü kara ikinci taarruza geçmelerini kışkırtacak ve buna karşı o "büyük" devletler pratik hiç bir önlem almayıp tersine Lozan'a giden yolu döşeyerek Sevr'i kendi elleriyle ıskartaya çıkartacaklardı. Ermeni halkının o bedbaht antlaşmayı minnetle değil, lanetle anması gerekir…” (1)

Bugüne geldiğimizde ise dün kısmen bile olsa  var mıydı ayrı mesele ama “hakla hukukla” emperyal güçlerin bugün en az ilgili olduğu, daha çok “güç”ün dilinde konuşmak ve uzlaşmak eğilimde olduğu görülüyor. Tabii sonuçta siyaseti sadece bir iddia olarak görmüyorsanız.

 

Sarkisyan yeniden sahnede

“Kadife Devrim”le birlikte iktidarı terk etmek zorunda kalan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan, 2016’da gerçekleşen “dört günlük savaş”la ilgili açıklamalarda bulundu. Dört günlük savaştan bir zafer, “hepimizin zaferi" diye söz eden Sarkisyan’ın bence ne dediğinden çok iki yıl önce “Kadife Devrim” sırasında ekranda Paşinyan’ın karşısında haksızlığının farkında olarak ekranda iki dakika bile kalamayıp stüdyoyu terk etmesi sonrası; şimdi cesaretini toplayıp, halkın karşısına yeniden çıkmaya cüret etmesi daha önemliydi. Bu Paşinyan’ın soruşturmalarla tasfiye etmeye çalıştığı kesimin yeniden atağa kalktığının işareti olabilir. Muhtemeldir ki bu süreçte gelişen iktidarın yıpranmışlığı bir fırsata dönüştürülmeye çalışılacak.

 

Halkın Paşiyan’a bağladığı umutlar boş çıkıyor

Yolsuzluklara, adaletsizliklere, oligarkların sömürüsüne son verme iddialarıyla iktidara gelen Paşinyan’ın alı, korona salgını karşında sergilediği (sonradan toparlasa da) vurdum duymaz tavır sayesinde dökülmeye başlamıştı, şimdi ise pulunun dökülmeye başladığı bir sürece girdi. Salgın karşısındaki aldırışsızlığın arkasında başta sağlık çalışanları olmak üzere temsil ettiği halkın yaşam hakkına ne kadar saygı duyduğunu sergiliyordu.

Şimdi eski rejimin mirası gönüllülükle devraldıkları görülüyor. Yoksa niye milletvekillerine gizlice “olmayacak oranlarda” maaş zammı yapılsın? Bunu da ancak gazetecilerin araştırma ve zorlamaları sonucu kabul etmek zorunda kalsınlar? İyi bir şey yapıyorsanız niye saklarsınız?

Ülkede ortalama aylık maaş yaklaşık 135 bin dram (yaklaşık 278 dolar), asgari ücret yalnızca 68.000 dram (yaklaşık 140 dolar), milletvekillerinin maaşı ise gizli bir kararla 500 binden 650 bin drama (yaklaşık 1340 dolar)çıkarıldı. Buna itiraz edenler başka ülkelerle de karşılaştırarak asgari ücret ve milletvekilleri arasındaki  adaletsizliğe dikkat çekiyor. Ülkenin 4/1’i yoksulluk sınırı altında yaşarken bütün bunlara son verme iddiasıyla gelenler, geçmişin oligarkları sömürü mirasının neoliberal uygulamalarla desteklenerek iyice kalıcılaştırıyorlar diyorlar. (2) Tabii TC gibi adaletsizliğin her açıdan yaygın ve derin olduğu  bir ülkeyle karşılaştırınca bu artıştan şikayetçi olunması yersiz gelebilir. Belki de en büyük farkımız bu. Ermenistan halkları henüz bu düzeyde bir çürümeye alışmamışlar…

Büyük şirketlerin himayesinin sürdüğü, eski rejim tarafından yağmalanan halkın varlıklarının iadesi için yeterince çaba gösterilmediği, çalışanların haklarının hiçe sayılmaya devam edildiği görülüyor. Paşinyan’ın bütün bunlar ortadan kaldırma vaadinde bulunup değiştirmek için yeterince çaba göstermediğinin açığa çıkması doğal olarak rahatsızlık yaratıyor. Daha önce de belirtmiştim burada en büyük sorun ideolojik. Gerek Paşinyan gerekse de çevresinin ideolojik yapısının milliyetçilik-liberalizm bulamacından ibaret olması böyle hesaplaşmaya girmesinin önündeki en büyük engel. Bu güç sorunu değil doğrudan düşünme biçimiyle ilgili.

Bütün bunlara halkın katlanabiliyor olmasında yurt dışında çalışan bir milyonun üzerinde işçinin ailelerine gönderdiği dövizin önemli bir rolü var. Fakat korona koşullarının olumsuz yansıması bu alanda da kendini göstermiştir kuşkusuz. “Kadife Devrim” sırasında kendi gücünü gören halkın olanağını bulduğu an yeniden sokakları zapt etmeyeceğini kimse söyleyemez.

Amulsar protest

Büyük sınavın adı: Amulsar

Amulsar, Paşinyan ve efradının geleceği için en büyük sınav olacak. 2016’da Sarkisyan döneminde çalışmaları başlayan Amulsar bölgesinde uluslararası bir madencilik şirketi tarafından altın çıkarma faaliyeti başından beri tepkiyle karşılandı. İzin koparmak için rüşvet verildiği türünden söylentiler ortalıkta dolaşıyordu. Geçtiğimiz günlerde protestocuların maden alanına gidip çatışmaya kadar vardırdığı tepkinin arkasında asıl olarak doğanın yağmalanması, siyanür kullanılmasına karşı tepki yatıyor. Bölge Ermenistan’ın doğasıyla övündüğü Jermuk yakınlarında. Yakın bir gelecekte iklim krizi nedeniyle su sıkıntısı çekmesi muhtemel Ermenistan’a yapılacak en büyük kötülükler arasında bu bölgede altın aramak olsa gerek. Fakat dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi para açlığı çekenlere bunu anlatmak zor.

Paşinyan o bölgede bir madencilik faaliyetinin yaratacağı tahribatı biliyordu ve buna izin vermeyeceğini söylüyordu. Fakat bugünlerde İngiltere’nin vergi cennetlerinden birine kayıtlı olan Lydian International’ın yan kuruluşu olan Lydian Armenia siyanür kullanarak altın çıkarmaya hazırlanıyor. Oysa başkaları verilen sözleri unutmuyor, gençler, halk  Paşinyan’a verdiği sözleri hatırlatmakta kararlı. Onların unutturmaması bir yana bu olay Paşinyan ve içinde bulunduğu koalisyonun çapını, değerlerini göstermesi açısından da önemli. Nitekim tarih kitaplarından ayrımcı yaklaşımları temizlemek üzere açtıkları olumlu kampanyayı gençler desteklerken “biraz da bugünü özellikle Amulsar’da ne olduğunu tartışalım…” tepkileri de geliyor. Herkesin bir aynaya ihtiyacı var. Paşinyan’ınki de harekete geçirilmesinde ön ayak olduğu halkın iradesi olacak…

 

1-https://artigercek.com/haberler/kafkasya-nin-dersim-i-daglik-karabag-ve-yuz-yillik-ermeni-azeri-uyusmazligi-3?

2-https://hetq.am/hy/article/115841?

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler