Görgün: Yeniceli işçiler kendi güçlerine, sendikalarına güvendiler, direndiler ve kazandılar

DİSK/Dev Maden-Sen Genel Başkanı Tayfun Görgün Çanakkale, Yenice’deki maden işçilerinin direnişini değerlendirdi: “Yenice işçilerinin kazanımı, Türkiye’nin, işçi sınıfının, emeğin, ve tabii demokrasinin kazanımıdır. Özellikle kırsalda, dışarıdan dayanışmanın az olduğu bu yerlerde yeni başarılar kazanılması için herkesin çaba sarf etmesi gerekiyor.”

Görgün: Yeniceli işçiler kendi güçlerine, sendikalarına güvendiler, direndiler ve kazandılar

Röportaj: SiyasiHaber / Halit Elçi

Çanakkale ili, Yenice ilçesinde faaliyet gösteren NESKO Madencilik’in 5 aydır maaşlarını alamayan, kötü çalışma koşullarında iş yapmak zorunda bırakılan işçileri 10 Ocak’tan itibaren DİSK/Dev Maden-Sen ile ilişki kurup bu sendikada örgütlendi. 11 işçinin sendikalı oldukları gerekçesiyle işten atılması üzerine 26 Şubat’ta 40 işçi kendilerini 140 metre derinlikteki maden ocağına kapattılar. Direniş, içerideki maaşların ödenmesi ve geri kalan alacakların 1 ay içinde ödeneceğine ilişkin verilen “devlet sözü” üzerine 7. günün akşamı bitirildi.

DİSK/Dev Maden-Sen Genel Başkanı Tayfun Görgün ile eylemin hazırlığını, sendikal mücadele anlayışını, işçilerin hak arama mücadelesine karşı uygulanan baskıları ve direnişçilere özellikle ekoloji hareketinden gelen dayanışmanın önemini konuştuk.

 

Halit ELÇİ: Birkaç gün önce Çanakkale, Yenice’deki maden işçilerinin direnişi kazanımla sonuçlandı. Siz madencilerin kendilerini ocağa kapatarak yaptıkları direniş başladığı andan itibaren oradaydınız. Direnişin yönetilmesi sürecinde yer aldınız. Bu direnişin arka planında ne var? Direnişin hazırlık aşamasında neler oldu?

Tayfun GÖRGÜN: Madencilik sektöründe maaşlar hep gecikiyor, 2 aylık,  aylık ücretler içeride kalıyor. Fakat bu artık 4 aya varınca, dayanılmaz bir noktaya gelince ve ne olacağı da belli olmaz duruma gelince, Yenice’deki NESKO Madencilik işçileri sendikalaşma kararı alıyorlar. Bizim sendikayı arıyorlar, örgütlenmeden sorumlu arkadaşımız onlarla görüşüyor. Gidip ilk toplantıları yaptıktan sonra madenciliğin durumu, yöredeki sendikalaşma bilincinin yeterli olmaması gibi konuları onlara anlatıyor. Şöyle olursa böyle olur, böyle olursa şöyle olur, işverenler hakkımızda şu söylentileri çıkartır, hangi güçlüklerle karşılaşırız; bütün uyarıları yapıyor ve ön çalışmaları tamamlıyor. Bütün bunlarla layıkıyla mücadele edebilsek bile kaybedebileceğimizi söylüyor. Yani gerçekçi bir yaklaşımla ilişki kuruluyor.

Gerçekçi bir yaklaşımla gidildiği zaman işçilerin sendikaya güveni, kendilerine güveni artıyor ve düşünüldüğünün aksine daha da yüksek bir samimiyetle bir bağ kuruluyor. Biz bu işe böylece başlamış olduk.

Orada sendikalaşma Ocak ayının 10’unda başladı. Bu sohbetler, toplantılar yapılageldi. Ve nihayet biz işvereni aradık. Bu konularda sendika olarak işçiler adına bir görüşme yapmak istediğimizi söylediğimizde işveren hemen işçiler üzerinde baskı yapmaya başladı. “Sendikadan istifa edin, yoksa işinize son vereceğim” şeklinde, bildiğimiz baskılara başvurdu.

Bu mesele de zaten daha önce konuşulmuştu. Belli bir noktaya gelindiğinde orada üretimden gelen gücün kullanılacağını, iş bırakılacağını söylemiştik ki, bu zaten her an yapılabilirdi. Çünkü zaten bir işyerinde ücretler düzenli ödenmiyorsa, işçilerin maaş alacakları da artmışsa, kanunlara göre işçilerin iş yapmama hakkı bulunuyor.

Bunu talep eden biçimde arkadaşlar da nihayetinde bu eyleme başladılar.
Tayfun Görgün Yeniceli maden işçileriyle

Görgün: Yeniceli işçiler kendi güçlerine, sendikalarına güvendiler, direndiler ve kazandılar

Halit ELÇİ: Sendikalaşma başlar başlamaz baskılar başladı ama bir de özel olarak DİSK’e yönelik bir söylem tutturuyor patronlar, değil mi? Hadi sendikalı da oldunuz, ama niye DİSK’li oldunuz?

Tayfun GÖRGÜN: Tabii bu, bizdeki sendikal yaklaşım nedeniyle oluyor. Çünkü biz demokratik sendikacılık dediğimiz, tabanın söz ve karar sahibi olduğu, kendileriyle ilgili sürecin tamamında kendilerinin karar verdiği bir yol izliyoruz. Hal böyle olunca işçiler hiçbir zaman kendileri aleyhine, patronun çok lehine bir karar almıyor. Ve sağlam bir sendikal mücadele süreci başlamış oluyor. İşverenler bunu istemiyor tabii… Karşılarında güçlü bir sendika, işçilerin haklarını gerçekten sistematik olarak savunan ve böyle bir mücadele veren bir sendika istemedikleri için DİSK’i istemiyorlar. Bunu da açıkça söylüyorlar; işçilere söylüyorlar, kamuoyuna söylüyorlar…

Ama ne yazık ki bunu sadece işverenler yapmıyor; kamu makamları, seçilmiş belediye başkanları, muhtarlar da bu sömürü çarkının bir parçası olarak oradan şöyle ya da böyle bir pay almaları nedeniyle DİSK’e karşı çıkıyorlar. Dolayısıyla bizim karşımızdaki, işçilerin haklarını almasının karşısında yer alan koalisyon büyümüş oluyor. Bunun son örneğini biz Yenice’de gördük.

İş yapmama, çalışmama hakkını kullanarak kendisini yerin 140 metre altına, ocağa kapatan işçi arkadaşlarımızı dışarıdan desteklemek için kimi zaman köylüler, kimi zaman işçilerin eşleri, anneleri, kızkardeşleri eylemler yaptı ocağın önünde. “Biz sizin yanınızdayız, sizi destekliyoruz, bizi merak etmeyin, siz haklarınız için mücadeleye devam edin” manasında dayanışma eylemleri yapıldı.

 

“Üstten baskı var”: Baskıya boyun eğmeyene para cezası

Tabii köylerden 5-10 km, Yenice’den 20-25 km mesafe var, maden ocağına… Bunlar için araç tutuluyor. Biz otobüs tuttuğumuzda, insanların otobüse binip eylem yerine gitmesine yarım saat kala gelen telefonlarla şoförlerin ürktüklerini ve paralarını da almadan kaçıp gittiklerini gördük. Elbette bu kendi kendine olmadı. Otobüsçüleri vazgeçirecek kadar gücü olan, etkisi olan çevreler yapıyor bunu.

Gidip otobüs şoförleriyle konuştuk. “Niye böyle yapıyorsunuz? Siz de buranın insanısınız. Bu insanlar ihlal edilen haklarını almak için, alınterlerine göz konulduğu için bu eylemleri yapıyorlar. Üstelik paranızı da veriyoruz. Buna rağmen neden insanları yarı yolda koyup gidiyorsunuz? Taşıma görevinizi yerine getirmiyorsunuz…” dediğimizde, “Biz bunu yapamayız, bize üstten baskı var” dediler. Nereden baskı yapıldığını sorduğumuzda ise söylemediler. Kazanacakları paradan vaz geçme ve köylülerine mahcup olma pahasına bu insanlar korkudan geri duruyorlar.

Bu baskılara boyun eğmeyen bir tane otobüsçü oldu, ona da hemen 2 bin lira ceza kestiler. Zaten bizim ona verdiğimiz 300-500 lira para, bunu kazanırken 2 bin lira ceza yemiş olması, bir küçük esnaf için yıkım demektir. İşte böyle baskılarla da karşılaştık. Bu uygulamaları kınıyoruz.

 

Hak arama mücadelesi: ‘Hükümeti yıpratmaya yönelik eylem’

Karşımızdaki koalisyon, gerek çıkar ortaklığı bakımından gerek ideolojik olarak karşımıza dikiliyor. İşçilerin hak arama mücadelesini doğrudan AK Parti karşıtı, hükümet karşıtı bir eylemmiş gibi göstermeye çalışan çevreler var. Nitekim işveren açıkça böyle demeçler verdi. “Bu, hükümetimizi yıpratmaya yönelik bir eylemdir” şeklinde açıklama yaptılar.

Bunlar çok sık karşılaştığımız şeyler. Ama kırsal alanda daha da büyük bir baskı anlamına geliyor. Çünkü örneğin şehirde otobüs şoförlerinin bir kısmı bu baskıya boyun eğse, bir kısmı eğmez. Ama kırsalda hepsi boyun eğiyor. Çünkü ekmek paraları söz konusu, çoluk çocuklarını besleyecekler. Bu kadar haince, bu kadar alçakça bir saldırıyla karşı karşıya kaldık. Saldırının sadece fiili saldırı şeklinde olması gerekmez. Yolumuz kesildi Jandarma tarafından, güvenlik birimleri tarafından. Buna benzer engellerle karşı karşıya kaldık.

İşçilerin hepsine, ailelerine baskı yapmak için insanlar görevlendirdi işverenler ve onların yandaşları. Onlara sendikanın “terörist” olduğundan başlayarak, sendikanın amacının hak aramak değil başka bir şey olduğundan tutun şehitlik, “vatan-millet-bayrak” edebiyatına kadar kara propaganda yapıldı.

 

Direnişçilere karşı ayan beyan devlet baskısı uygulandı

Bütün bu oyunlara karşılık işçiler, aileleri boyun eğmediler, sendikalarına inandılar, kendi birliklerine inandılar, bu mücadeleyi başarıya taşıdılar. Direnişte başarılı olunmasının nedenlerinden biri bıçağın kemiğe dayanmış olmasıysa, diğeri de devlet ya da hükümet baskısı diyebileceğimiz baskıların ölçüyü kaçırmış, kabak tadı vermiş, ayan beyan görünür olmuş olmasıdır.

Örneğin otobüs şoförlerinin son anda, içine yolcular bindikten sonra gelen telefonlar yüzünden vaz geçmiş olmaları, yolların Jandarma tarafından kesilip adeta bahane uydurularak ceza yazılması, geçmemize müsaade edilmemesi, işçilerin yakınları veya siyasi partiler tarafından tek tek markaja alınıp baskı yapılması, onlara “Siz böyle devam ederseniz sizi şu maddeden atarız, işsizlik sigortası fonundan da yararlanamazsınız, kıdem tazminatlarınızı da alamazsınız” gibi korkutmalar yapılması işçilerin ve ailelerinin, köylülerin direncini kırmak bir yana, güçlendirdi. Elbette biz de direniş öncesinde bütün buna benzer engellemeleri öngörmüş ve onları hazırlamıştık.

 

Devlet güçlerinin şirketin yanında yer alması, öfke yarattı ve direnişi güçlendirdi

İşveren, işçilere, işçilerin ailelerine, köylülere, sivil kuruluşlara vb hep aynı söylemi kullandı: “Biz güçlüyüz, falanca yetkililer bizim arkamızda, bizimle zıtlaşarak hiçbir hak alamazsınız, bize boyun eğin, rıza gösterin.” Bu inanılmaz sözlerin, palavra gibi görülen sözlerin gerçekleştiğini görünce işçiler ve yakınları öfke duydular. Gerçekten de kamu makamlarının, güvenlik güçlerinin ve diğer kesimlerin işverenden yana olan açık tutumları onları öfkelendirdi. Belki de bir onur meselesi haline geldi, işçiler için direniş. Direnişin kazanımla bitmesinin nedenlerinden biri de buydu.

Örneğin yüzde 50’nin üzerinde oy alarak seçilen Belediye Başkanı’nın kılının kıpırdamadığını, tam tersine “Nerden getirdiniz bu sendikayı?” diye genel söylemlere katıldığını gördük. Bu insanlara, yerel yönetimler dahil hiçbir makam sahip çıkmadı.

Aslında bu insanlar, kamu görevlilerine karşı son derece saygılı kişilerdir. Buna rağmen, devlet güçlerinin tarafsız olmadığına, şirketin yanında, arkasında durduğuna dair çok ağır laflar ettiler. Köylü kadınların Jandarma’ya ettikleri laflar, insanın yer yarılsa da yerin dibine girsem diyeceği laflardır.

Bütün bu engellemelere rağmen, önlerinde olumlu bir örnek bulunmamasına karşın işçiler ve yöre halkı direndi ve nihayetinde kazandı.

Görgün: Yeniceli işçiler kendi güçlerine, sendikalarına güvendiler, direndiler ve kazandılar

 

Halit ELÇİ: Siz 4-5 ay maaşların ödenmemesine değindiniz ama bir de kıdem tazminatları meselesi var. Şirket neredeyse hiç kimseye kıdem tazminatı ödememiş şimdiye kadar.

Tayfun GÖRGÜN: Aşağı yukarı öyle… Şirketin işçilerle tek bağı, öderse eğer, maaş ödemek oluyor. Birçok yerde de maaş alacakları ödenmeden duruyor. Mesela biz bu eylemi yaparken, biraz ötede, Çan’da bulunan aynı işverene ait işletmenin işçileri geldi oraya. Onların da 4-5 aylık maaşları varmış içeride, birkaç tanesinin ise 7 aylık maaşı varmış… Geçen sene, 2019 yılının Haziran ayından bu yana ödeme yapmamış işveren. Geçen ay da onların işlerine son vermişler.

Gerçekten işverenin kıdem tazminatı, ihbar tazminatı gibi şeyleri ödemek gibi bir alışkanlığı yok; onları lügatlarından çıkarmışlar, unutmuşlar artık onları… Emekli olan maden işçileri de kıdem tazminatlarını alamamış. Sigortalarının bildirilmiş olmasına sevinir hale gelmiş insanlar. Tabii bu eylemin kazanımlarıyla bu olumsuz gidişatın kırılması aşamasına geldik o yörede.

 

Halit ELÇİ: Bu direnişle işçiler ne kazandılar?

Tayfun GÖRGÜN: Bu eylem sayesinde işçilerin içerideki 4 maaşı ödendi. İçeride henüz ödeme süresi gelmemiş sadece 1 aylık maaşları kaldı. Tabii topluca işten çıkarıldıkları için ihbar ve kıdem tazminatları duruyor.

Arkadaşlar eylemi bitirirken Kaymakam, Vali Bey, kamu makamları girdi devreye. Onlar devlet sözü, hükümet sözü verdikleri için de o son 1 aylık maaş beklenmeden ve kıdem tazminatları nakit olarak alınmadan ocaktan çıkıldı. Çünkü işveren onlara önümüzdeki 1 ay içerisinde bütün hakların ödeneceğini açıkladı. Vali, Kaymakam ve kimi bakanlar da bunun takipçisi ve kefili olduklarını açıkladılar, böyle söz verdiler. Arkadaşlar bu söze dayanarak eyleme son verdiler.

Mart ayının başında işletmeyi kapatıyorlar, 5-6 aylığına… ÇED ile ilgili problemleri olduğu gerekçesiyle… Tabii işletme yeniden açıldığında bu işçileri alacak. Hem yasalar böyle, hem de madencilik bir kalifiye bir iştir. Başka yerlerden madenci getirseniz, o madenin yollarını öğrenmesi, yani yeraltındaki düzenini, sistemini öğrenmesi bile birkaç ay alır. Hele madenciliği hiç bilmeyen birini koyarsanız, o daha da uzun bir eğitim süreci gerektirir. Dolayısıyla hiçbir acemi işçiyi istemez. Eski madencileri işe almak ister. Bu bakımdan bu arkadaşlar orada tekrar çalışacaklardır. Ama tekrar çalıştıklarında, bu kazanımların ışığında artık kıdem tazminatları dahil bütün haklarını arayacaklardır.

 

Halit ELÇİ: Aslında ekoloji hareketi ile maden işletmelerinin işçileri arasında bir gerilim vardır. Ama burada tam tersi oldu. Kazdağları Direnişi’nden, Su ve Vicdan Nöbeti’nden insanlar geldi, direnen işçilerle dayanışma gösterdiler. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?

Tayfun GÖRGÜN: Tabii bu çok hoş bir gelişme oldu. Gerçekten de toplumun bütün kesimlerinden dayanışma aldı direnişçi işçiler. Bu dayanışma, sadece bulundukları köyden, ilden, ilçeden mesajlar göndermek veya yardım göndermek şeklinde değil; bilfiil otobüs tutarak, araçlarla Çanakkale’den, Çan’dan, Kazdağları’ndan, kendi eylem alanlarından ayrılarak işçilerin kendilerini kapattıkları madenin kapısına kadar gelip destek verme şeklinde oldu. Bu destek bizim için çok önemliydi.

Ama daha da önemli ve ilginç olan, çevre ve ekoloji mücadelesi veren, hayatın devamlılığını, ekolojik dengenin bozulmamasını savunan bu değerli insanlar benim bildiğim kadarıyla ilk defa maden işçilerine bu kadar somut ve sistematik bir destek verdiler. Söylediğiniz gibi maden işçileriyle çevreciler arasında bir takım gerilimler vardır ve bu nedenle pek bir dayanışmaları görülmemiştir. Tabii doğal kaynakları sömüren, doğayı tahrip edenleri saymıyorum, onlar karşı taraftır. Onlar hepimizin, emekçilerin, halkların ortak hedefidir. Onlar bizim emeğimize, doğamıza, yaşam alanlarımıza, ekmeğimize, börtü böceğimize, suyumuza ve geleceğimize el koyuyorlar. O bakımdan onları zaten saymıyorum. Halk kesimleri arasında, demokrasi isteyenler arasında, emekçiler arasındaki bir olaydan söz ediyoruz.

 

Maden işçileri ile ekoloji hareketi ilk kez buluştu

Evet ilk kez maden işçileri ile ekoloji mücadelesi verenler buluştu. Çünkü diğer yerlerde, işverenin ve kamu görevlilerinin “Neden başka sendika değil de DİSK? Başka sendika olsa sizinle anlaşırdık” derken işaret ettiği sendikalar maden işçilerini ekoloji mücadelesi verenlere karşı kışkırttı. “Bunlar sizin ekmeğinize göz koydu, madenin kapatılmasını istiyorlar” deyip onları vatan haini, emek düşmanı olarak gösterdiler. Biz bunun böyle olmadığını çok eskiden beri biliyoruz. Onların çok kıymetli bir mücadele verdiğini biliyoruz ve inanıyoruz. Biz de birçok mücadelede onların yanında olduk. Çünkü suyunu, toprağını, ormanını, denizini, meyvesini korumak istemek, yaşamı, vatanını, doğayı korumak anlamına geliyor. Biz de bu mücadeleye destek verdik, veriyoruz. Bunu herkes de biliyor.

Onun için de bize, DİSK’e karşılar zaten. Bu sendikaya, işçiler adına ekoloji mücadelesi verenlere saldırı yaptırılamaz. Bu sendika gelecek kuşakları, evveliyatı düşünüyor, bütün insanları ve bütün toplumu, bütün doğayı düşünen geniş bir yaşam felsefesiyle sendikalarımız dünyaya baktıkları için de işlerine gelmiyor.

Çünkü biz, yanlış yerde ocak açmaya kalktığında “Hop, burada madencilik yapamazsın, ya da bu biçimiyle madencilik yapamazsın” diyecek bir sendikal topluluğuz, bir sendikal gücüz. O bakımdan da bizi sevmezler.

 

Maden sahiplerinin gelecek kuşakların haklarını çiğneyerek madencilik yapması yanlış

Madenler sadece halkın malı değil, gelecek kuşakların da malıdır. İnsanlık daha kaç bin yıl yaşayacaksa, gelecek kuşakların, herkesin onda hakkı var. Biz buna saygılı olmak zorundayız. Onu talan edip bitirmemek zorundayız. Çevre dediğimiz sadece ağaç, su değil. Yeraltı suları var, ırmaklar var, ırmaklarda yaşayan canlılar var, bitkiler, kurtlar-kuşlar, böcekler var. Dünyada ve Türkiye’de hesaba katılıyor. Yasalara da girmiş bu.

Evet, insan yaşamı kısa olabilir, doğaya baktığımızda. Ama insanlar binlerce yıldır yaşamışlar ve bize bir miras bırakmışlar. Tarım, hayvancılık, bahçe, ev, yol, su kemerleri vb. Bizim de gelecek kuşaklara doğru dürüst, insanca bir şeyler bırakmamız lazım. Bu kadar çok doğayı talan etmeye, siyanürle, kadmiyumla, ağır metallerle suları, gölleri kirletmemize hiç gerek yok. Buna hakkımız da yok.

Biz onun için “Bazı yörelerde madencilik yapılamaz” görüşünü savunuyoruz. Madencilik yapılırken de bütün madencilik prensiplerine, bütün standartlara uygun davranılması gerektiğini söylüyoruz.

Maden sahiplerinin de kabadayı biçimde maden işçilerinin de, çevrenin de, gelecek kuşakların da haklarını çiğneyerek madencilik yapmasının yanlış olduğunu biliyoruz.

Ekoloji mücadelesi veren arkadaşlara direnen maden işçileriyle dayanışma gösterdikleri için çok teşekkür ediyoruz. Böylece ekolojistlerin birçoğunun en azından, düzgün ve doğayı kirletmeyen, insanı heder etmeyen, adaletli bir üretim olduğunda bunu makul karşılayacağını ve orada çalışan işçileri, bu ihlalleri yapan işveren ve devlet birimlerinden farklı olarak gördüklerini, kendi kardeşleri, dostları saydıklarını görüyoruz. Onlara tekrar teşekkür ediyoruz.

 

Halit ELÇİ: Maden ocağının bulunduğu bölge, güçlü biçimde AKP-MHP ağırlıklı bir yer. Bu iki partinin toplam oyları yüzde 70-80’lerde dolaşıyor. Neredeyse sıfır noktasından başlayan bir çalışmayla oldukça organize, oldukça başarılı bir direniş gerçekleştirildi. Bu süreçte işçilerin ruh halinde, dünyaya bakışlarında, sendikal örgütlülüğün önemini kavrama anlamında bir dönüşüm yaşandı mı?

Tayfun GÖRGÜN: Tabii ki yaşandı. İşçiler olsun, köylüler olsun, yüreği taşlaşmamış, korkuya boyun eğmemiş, acımasız hırsızlık düzeyinde talan çarkına bulaşmamış insanlar, hangi siyasi partilerin kendilerine destek verdiğini, hangi siyasi çevrelerin kendilerine sıcak baktığını, hangi siyasi partilerin ise destek vermek şöyle dursun, aleyhlerinde çalıştığını gördüler.

Gerçekten de bu bölgede AK Parti-MHP ittifakının oyları yüzde 80’lere yakın… Çok yüksek bir oyları var. Buna rağmen işçiler kendi destekledikleri siyasi partilerin veya oylarıyla seçtikleri yetkililerin, belediye başkan ve meclis üyelerinin, bazı muhtarların bu haklı davalarına destek vermediklerini, hatta şirketin yanında yer aldıklarını gördüler.

Bu mücadelenin içinde aktif olarak bulunan veya yakından izleyen, destek veren kesimler, bu partilere oy vermiş olsa bile bunu sorgulamaya başladılar. Çünkü neden karşı çıksınlar? O kadar açık ki! İşçi çalışmış, maaşını alamamış, 1 ay değil, 2 ay değil, 5 ay alamamış, kıdem tazminatı gibi temel haklarını hiç kimse alamamış ve bu temel hak için yola çıkmış insanlar kendi benimsedikleri ve oy verdikleri partilerin engeliyle karşılaştılar. Vergilerini veriyorlar, üretim yapıyorlar, askere gidiyorlar, görevlerini yapıyorlar ama kendi hakları yendiği zaman oy verdikleri partileri de devlet kurumlarını da yanlarında bulamıyorlar. Bundan üzüntü duydular; biz tanık olduk buna. Bunu söylediler, yer yer haykırdılar bu duygularını, buna isyan ettiler! Ben bunun bir siyasal etkisinin olacağını düşünüyorum.

Onun için de, bu çalışmalar anlamlıdır ve bunlara sahip çıkılması gerekir.

 

Halit ELÇİ: Sendikaya güven konusunda da bir çıta atlandı gibi görünüyor, işçiler ve yakınları nezdinde, diyebilir miyiz?

Tayfun GÖRGÜN: Gayet tabii… Biz şunu söylüyoruz: Sendika sizsiniz! Kendi gücünüze güveneceksiniz! Dolayısıyla kendi güçlerine güvendiler. Birlik olduklarında, mücadelede sebat ettiklerinde, yalanlara inanmadıklarında, kendilerine atılan birtakım oltalara takılmadıklarında neler yapabileceklerini gördüler. Tabii “1-2 maaşı kurtarsak kâfidir” diyen işçiler de vardı orada. Hele kıdem tazminatının ödeneceği sözünü alacaklarını zannederim hiçbiri aklına getirmiyordu. Bu kadar sıkıntılarla karşılaşmış olmalarına rağmen, direnişi sürdürmeleri takdir edilecek bir şey. Unutmayalım ki bu sadece 7 günlük bir direniş değil. Ocak ayından beri süren bir direngenlik bu. İşveren haftalarca baskı yaptı onlara; “Dev Maden-Sen’den istifa edin, başka sendika getirin” diye…

Bütün bunlara göğüs germek, bütün bu devlet erkanı, yerel güçler ve paranın karşısında bu kadar direnebilmek az buz iş değil. Büyük bir moral yaratılmış olmasaydı zaten direniş olmazdı. Öte yandan savaş var, bayrak-din-iman söylemi kullanılıyor. Bunun da kimin çıkarları için yapıldığının görüldüğünü düşünüyorum ben.

 

Halit ELÇİ: Son olarak söylemek istediğiniz başka bir konu var mı?

Tayfun GÖRGÜN: Şunu söylemek isterim: Yenice işçilerinin kazanımı, Türkiye’nin, işçi sınıfının, emeğin, ve tabii demokrasinin kazanımıdır. Bunları önemsemek gerekiyor, destek vermek gerekiyor. Özellikle kırsalda, dışarıdan dayanışmanın az olduğu bu yerlerde yeni başarılar kazanılması için herkesin çaba sarf etmesi gerekiyor.

Ayrıca size, SiyasiHaber’e çok teşekkür ediyorum. Yaptıklarımızı izleyip Türkiye’ye yansıtma çabanız çok değerli. Özellikle basının böylesine zapturapt altına alındığı, basının iktidarlara boyun eğdiği ve talan edilen değerlerden pay kapma derdinde olduğu bir dönemde, direniş yerine gelip direnenlerin sözünü duyuran basın kurumlarına ve basın emekçilerine teşekkür ediyorum. Sizin aracılığınızla sevgiler, saygılar gönderiyorum.

Görgün: Yeniceli işçiler kendi güçlerine, sendikalarına güvendiler, direndiler ve kazandılar

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler