İyi ki vardın Sinan Kâzım…

İyi ki vardın Sinan Kâzım…

ERTUĞRUL KÜRKÇÜ

Devrimci hareketimizin birçok meziyeti yanında bir de kusuru var. Simge değeri edinmiş olmayan yoldaşları anmakta,  onların izlerini takip etmekte, kısa hayatlarında saçmış oldukları ışıltıyı arkadan gelenlere yansıtmakta yeterince yaratıcı değiliz. Devrimciler Ölmez başlığıyla Sinan Kâzım’ın anısına derlenen bu kitap kuşaklar boyunca uzayan bu kusurumuzun bize bir “ihmal edilmiş kahramanlar galerisi” olarak geri dönmesine son vermenin ilk adımı olsun.

Hayatlarımızın ve ölümlerimizin; yaşamış oluş yada olmayışımızın; varlık ya da yokluğumuzun öteki insanlar için bir anlamı ve değeri var mı? Varsa, sınırları nereden geçiyor? Bireysel etkinliğin toplumsal anlamı için bir ölçü var mı, varsa bu etkinliğin ortadan kalkmasının toplum açısından sonucu ne olabilir?

Geyorgiy Plehanov’un, “Tarihte Bireyin Rolü Üzerine” (1)başlıklı makalesi bu soruların ‘maddeci’ yanıtları için bir klasik sayılır. Rusya sosyalist hareketinin fikir babası bu eserinde, toplumların tarihinde bireylerin oynayabileceği rolün gene toplumsal ve tarihsel şartlar tarafından belirlendiğine dair “maddeci” ilkeyi altını çizerek döne döne anlatıyordu. Tezini sergilemek için Fransız Devrimi’nin önde gelen kişiliklerinin kendilerine atfedilen niteliklere karşın büyük tarihin gidişi üzerindeki etkilerinin sınırlılığını “olmayana ergi” yoluyla irdelemeye girişen Plehanov’un Avrupa devrimleri tarihinden bugüne birer anıt gibi yükselmiş kişilikler üzerinden sunduğu örneklerle devrimci okuru iknaya çalıştığı temel fikir şuydu: “Etkili bireyler, zihniyet ve kişiliklerinin özgül nitelikleri sayesinde olayların tekil özelliklerini ve kimi özgül sonuçlarını değiştirebilirler ama başka güçlerce belirlenen genel gidişini değiştiremezler.”

Plehanov şöyle diyordu: “Mirabeau, Robespierre ve Napoleon’un böyle kişiler [‘etkili bireyler’] oldukları söylenebilir. Eğer zamansız ölümü Mirabeau’yu siyaset sahnesinden çekip almasa ne olurdu?  Anayasal monarşist parti kayda değer gücünü daha uzun süre koruyabilirdi; dolayısıyla cumhuriyetçilere karşı daha enerjik bir direniş gösterebilirdi. Ama hepsi bu kadar. Hiçbir Mirabeau, o tarihte cumhuriyetçilerin zaferini önleyemezdi. Mirabeau’nun gücü bütünüyle halkın sempati ve güvenine sahip olmasından geliyordu; ama Sarayın eski düzeni inatla savunmasının huzursuz ettiği halk cumhuriyet istiyordu. Halk Mirabeau’nun kendi cumhuriyetçi çabalarına iyi gözle bakmadığının farkına varsa ona olan sempatisini yitirirdi; o zaman da büyük hatip bütün nüfuzunu kaybeder ve büyük olasılıkla dizginlerini ele geçirmeye boşuna çabaladığı halk hareketinin kurbanı olurdu. Robespierre için de hemen hemen aynı şeyler söylenebilir. Bir an, onun, partisi için mutlak olarak vazgeçilmez bir güç olduğunu farz edelim. Örneğin 1973 Ocağında kafasına çatıdan bir kiremit düşüp ölse yeri elbette bir başkasınca doldurulacak ve yerini alan kişi ondan her bakımdan daha az yetkin de olsa, olayların gidişatı Robespierre yaşasa nasıl olacaktıysa öyle olacaktı. Örneğin, bu koşullar altında dahi, Girondenler yenilgiden kurtulamayacaklardı; fakat belki de Robespierre’in partisi biraz daha erken güç kaybedecekti ve şimdi Thermidor gericiliğinden değil de Floréal, Prairial ya da  Messidor gericiliğinden söz ediyor olacaktık. Muhtemelen Robespierre’in amansız Terörüyle partisinin çöküşünü geciktirmek yerine hızlandırdığını söyleyecekler vardır. Bu varsayımı burada uzun boylu tartışmaktansa bunun yerinde olduğuna hükmetsek bile kabul etmek gerekir ki, Robespierre’in partisi Thermidor’da değilse Fructidor, Vendémiaine ya da Brumaire’de çökecekti. Kısacası, er ya da geç ama mutlaka çökecekti; çünkü halkın Robespierre’in partisini destekleyen kesimi iktidarı uzun süre elde tutmak için bütünüyle hazırlıksızdı. Her hal ve kârda Robespierre’in enerjik eyleminin ürünü olan ve bu varsayımın ‘zıddına’ gerçekleşmiş sonuçları tartışma konusu ediyor değiliz.

“Aynı şekilde, diyelim ki Bonaparte, Arcole Savaşı’nda bir kurşunla vurulmuş olsaydı değişen bir şey olmayacaktı. Onun İtalya seferinde ve diğer seferlerde yaptıklarını başka generaller yapacaktı.  Belki de onun sergilediği yetenekleri sergileyemeyecekler ve onunki kadar parlak zaferler elde edemeyeceklerdi; ne var ki, Fransız Cumhuriyeti o tarihte girdiği savaşlardan zaferle çıkacaktı çünkü ordusu zamanın Avrupasının en iyi ordusuydu. Yokluğunun 18 Brumaire ve Fransa iç hayatındaki etkilerine gelince, burada da esasında olayların genel gidişatı Napoleon yaşasa nasıl olacaktıysa öyle olacaktı. 9 Thermidor olaylarında iflah olmaz bir yara alan Cumhuriyet ağır ağır ölüyordu. Direktuvar kendisini aristokrasinin hakimiyetinden kurtarmış olan burjuvazinin en çok arzu ettiği şey olan düzeni ihya edemiyordu. Düzeni ihya için Siéyès’in ifadesiyle bir ‘iyi kılıç’ gerekiyordu. İlk önceleri bu faziletli rolü general Jourdan’in oynayacağı düşünülüyordu ama o Novi’de öldürülünce Moreau, MacDonald ve Bernadotte’un  adları ortaya atıldı. Bonaparte’tan ise daha sonraları söz edilir oldu; ve eğer o da Jourdan gibi öldürülmüş olsa adı hiç anılmayacak ve başka bir ‘kılıç’ın sözü edilecekti. Olayların diktatör konumuna yükselttiği kişinin iktidarı kendisi için bıkıp usanmadan istemesi, yoluna çıkan herkesi enerjik bir biçimde bir yana itip acımasızca ezip geçmesinin bir zorunluluk olduğunu ayrıca söylemek bile gereksiz. Bonaparte demirden iradeye sahip ve gözünü hedefinden bir an olsun ayırmayan bir adamdı. Ancak o günlerde enerjik, yetenekli ve hırslı insanların sayısı hiç de az değildi.

“Bonaparte’ın ele geçirmeyi başardığı mevki o olmasa büyük olasılıkla sahipsiz kalmazdı. Bu mevkiyi ele geçirecek diğer generalin Napoleon’dan daha barışçı olduğunu; bütün Avrupa’yı kendisine karşı ayağa kaldırmış olmadığını ve bu nedenle St. Helena adasında değil Tuileries sarayında hayata veda etmiş olduğunu varsayalım. Bu durumda Bourbonlar Fransa’ya hiç dönmemiş olurlardı; böyle bir sonuç onlar için gerçekte olmuş olanın tam ‘zıddı’ olarak tecelli ederdi. Fransa’nın iç hayatına etkileri bakımındansa bu sonucun gerçek sonuçtan pek az farkı olurdu. ‘İyi kılıç’ın düzeni ihya edip burjuvazinin iktidarını pekiştirmesinin ardından burjuvalar onun kışla alışkanlıklarından ve despotluğundan bıkkınlık getiririlerdi. Restorasyonun ardından ortaya çıkmış olana benzer bir liberal hareket doğardı; kavga ağır ağır alevlenir ve ‘iyi kılıçlar’ın fıtratında teslimiyet diye bir şey de olmadığından faziletli Louis-Philippe sevilen akrabalarının tahtına 1830’da değil 1820 ya da 1825’te çıkardı. Olayların gidişatındaki bütün bu değişiklikler Avrupa’nın siyasal, ve onun aracılığıyla ekonomik hayatını bir dereceye kadar değiştirmiş olurdu. Ne var ki, devrimci hareketin nihai sonucu olmuş olanın zıddı olmazdı.”

Plehanov’un eserini yazdığı tarihe (1898) bakınca, hangi kapasiteye sahip olursa olsun, bireyin insanlığın gelişimini belirleyen temel yasallıklar karşısında neredeyse topyekun acz içinde resmedilişine bir anlam biçmek mümkün. Henüz gelişmesinin başlarındaki Rusya sosyalist hareketinin (Rusya  Sosyal Demokrat İşçi Partisi) Çarlık yönetimine karşı bir kasırga gibi esen “Halkçılar” (Narodnikler) ile sürdürdüğü ideolojik tartışmanın başlıca eksenlerinden biri değişimin itici gücünün kaynağının nerede aranması gerektiğine ilişkin felsefi ve politik soruya verilen yanıtlardan geçiyordu. Sosyalistlerin toplumsal değişimin -tıpkı doğanın değişiminin doğa yasalarınca açıklanması gibi- toplumsal yasallıklara dayalı olduğunu, değişimin kaynağının Narodniklerin savunduğu gibi “bireysel irade”de değil “ekonomik determinizm”de yattığını kanıtlaması kimi zaman çubuğun -Plehanov’un yaptığı gibi- neredeyse kırarcasına “determinizm”e bükülmesini gerektiriyordu.  İspatlanması gerekiyordu ki, tek tek Çarların suikastlerle ortadan kaldırılması Çarlığı ortadan kaldırmaz; köylülerin toprak sahiplerine isyanıyla iktisadi ilişkiler değişmez; bireysel kahramanlıklar sınıf mücadelesinin yerini tutamaz…

Doğrusu, Plehanov Fransız Devrimi’ne uyguladığı yaklaşımı Ekim Devrimi’ne uygulasa, 1917 Rusyası’nın maddi toplumsal şartlarının Lenin olmasa, bir başka Lenin’i ortaya çıkartmış olacağı “maddeci” sonucuna varması beklenirdi. Ne var ki, “iktisadi determinizm”e ibadet derecesinde bağlılığı Plehanov’u Rusya’da kapitalist ekonomik gelişmenin tamamlanmasını beklemeksizin sosyalizme işçilerin iktidarında ilerlemeyi savunan Lenin’i “devrim simyageri” olarak lanetlemeye götürmüştü. Gene de “deterministik” yaklaşımı ona “simyager” rolünü Lenin olmasa bir başkasının oynayacağını fısıldamalıydı ama Plehanov, Sovyet Devrimine muhalefeti seçti, kazanmasına olanak olmayan bir savaşa girdi ve kaybetti. Doğrusu Plehanov’un bu gelişmeler karşısında yolunu kaybetmiş olmasına şaşmamalı, çünkü tarihin somut gidişinin gösterdiği gibi öznelliklerin kendilerinin nesnel güçlere dönüştüğü bir devrimci dönemde basmakalıp genellemeler şimşek hızıyla akan gelişmeleri ve bireylerin bu gelişmelerdeki rollerini açıklamakta bir işe yaramıyordu.

Plehanov’un yorumu zamanında Rusya sosyalistlerine Narodnikler karşısında ezici bir üstünlük sağlamış olabilirdi. Ancak büyük tarihsel dönüşümleri kavramak için gerekli olan üretim tarzları ölçeğindeki genelleştirmeler için bir kabul sağlamayı amaçlayan bu ilkenin, bireylerin toplumsal dönüşüm süreçlerinde oynayabilecekleri rollerin zenginliği ve bu rollerin gerçekleşme imkânlarının çokluğu ve çeşitliliği bakımından daha ötede bir üst sınır getirmiş olduğu yargısına varmanın ne derece doğru olduğunu sorgulamamalı mıyız? Bu yargı bizzat bu bireylerin eylemlerinin kapsadığı imkanların da tarih tarafından belirlendiğinin üzerinin örtülmesine yol açmıyor mu? Öte yandan, çok büyük tarihsel dönemleri kapsayan maddi dönüşümlerle, bu dönüşümler içinde gerçekleşen, büyük ölçüde insan iradesinin ve aklının rol oynadığı, maddi temelden görece özerk bir alan üzerinde cereyan eden ve bu temel üzerinde mukabil etkide bulunan siyasal ve entelektüel süreçlerin tümünün tek bir deterministik ilke ile açıklanmasında bir metodolojik hata yok mu? Böylece, bireylerin oynamış oldukları roller çoğu zaman gözden kaçırılmıyor ve onların değerleri azımsanmış olmuyor mu?

*              *            *

Dev-Genç’in gururlu, ağırbaşlı, onurlu Genel Sekreteri, Sinan Kazım Özüdoğru’nun anısını yad ederken henüz muhasebesini tamamlamadığımız devrimci hareketimizin tarihinin içinden bu soruların çıkagelmesine şaşmamalı.

Zor zamanlarda söylendiğinde geride kalanlara sağaltıcı bir güç verebilmiş olsa da ilk şehidimizin kurşunlanmasından 45 yıl sonra artık on binlerle saydığımız yoldaşlarımızın ardından “Devrimciler ölür, devrimler sürer…” demekten öteye bir sözümüz olmaması, gelişme eşitsizlikleri içinde çırpınan bir devrimci hareketin bizden beklediği bilgeliğin gerisinde kalmaz mı? Bir zamanlar devrimin toplam değerini, onun için feda edilen her bir bireysel yaşamın değerinden üstün tutmayı öğütlemek bakımından bir anlam taşımış olan bu klişe bunca hercümerçten sonra bizzat devrim kavramının bireylerin zihninde bin bir anlama büründüğü bir toplumun karmaşık duyarlıklarına seslenmeye yetmeyebilir. Ve hepimiz tarihten ve güncel deneyimizden biliyoruz artık -tarih sürdükçe bir toplumsal devrim imkanının var kalacağı şüphesiz olsa da- devrimciler ölür, ama bilinçli insan faaliyeti kesintiye uğratıldığı nispette onların giriştikleri tekil devrimler sürmeyebilir…

Sinan Kazım’ın da en büyük kayıplarımızdan biri olduğu Kızıldere katliamının Türkiye devrimci hareketinin gelişimine vurduğu büyük darbenin ve onun sürüp giden travmatik etkisinin  büyüklüğünü on yıllar geçtikçe daha açık bir biçimde hissediyoruz ve Plehanov gibi arkamıza yaslanıp güvenle şöyle diyemiyoruz: “Türkiye tarihinin 1970’ler başındaki genel koşulları içinde Kızıldere’de hayatlarını kaybedenler yaşamış olsalardı, devrimci hareketimizin genel tablosu bugün olduğundan çok da farklı olmazdı;” ya da tersinden “Türkiye tarihinin 1970’ler başındaki genel koşulları içinde Kızıldere’de hayatlarını kaybedenlerin yerini, onlarla aşağı yukarı aynı kapasiteye sahip başkaları alır ve olayların gidişi onlar yaşamış olsalar olacak olandan esasen farklı olmazdı.”

“Ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler” sözü boşuna söylenmemiş. Kimi zaman içeriden yaşadığımız süreçlerin değer ve anlamını kavramak zor, hatta çok zor olabilir. Üstelik bireyin eyleminin rol ve değerini, bilincinin gücünü toplumsal dinamiklerin işleyişi karşısında cüceleştiren bir ideolojik kavramsallık içerisinden bakılınca kendi eylemimizin edindiği tarihsel boyutları ölçmek neredeyse imkansızlaşabilir. Oysa karşıtlarımız, hasımlarımız, düşmanlarımız bu açıdan bizden çok daha nesnel olabilir; tek tek devrimcilerin de bir devrimci grubun da gelecekteki gelişme bakımından ima ettiği potansiyellerin önem ve değerini çok daha dakiklikle ölçebilirler.

Kızıldere katliamında devletin ve uluslararası ortaklarının 11 devrimcinin hayatına mukabil ödemeyi kabul ettikleri bedel bu bakımdan bir ölçü olabilir. Gözden çıkardıkları rehinelerin kimliklerini somut bir  gösterge olarak değerlendirmek mümkün. Herkes gibi ben de Kızıldere’de ölen üç kişinin Ünye’deki NATO radar üssünde görevli ikisi Kanada biri Britanya yurttaşı teknisyenler olduğunu bildiğimi sanıyordum.  Gerçi Ünye’deki lojmanlarına girdiğimizde dolaplarda ‘Her Majesty’s Secret Service’ antetli evrak dosyaları görmüştük ama kodları çözmek söz konusu değildi, o anda bir ihtiyaç bile değildi. Bu insanların milliyetleri hakkında da eldeki tek bilgi dava iddianamesine konulan kimlik verileriydi.

Ancak gazeteci Yasemin Çongar’ın geçtiğimiz yıl HDP Kongresi vesilesiyle kaleme aldığı bir makalede aktardığı bilgiler, 30 Mart 1972 günü Kızıldere’yi kuşatanların o evde kimlerin olduğuna dair bizden daha çok şey bildiklerine kuşku bırakmıyor:

“Tarih 28 Mart 1972, Britanya Savunma Bakanı Lord Carrington Lordlar Kamarası’ndaki sırasından ayağa kalkarak şu açıklamayı okudu:

‘Üzülerek bildiriyorum ki, Türk Hava Kuvvetleri ile çalışan Savunma Bakanlığı’na bağlı üç sivil radar operatörü 26 Mart akşamı Türkiye’nin Karadeniz kıyısındaki Ünye’de kaçırılmışlardır’.

“Bu operatörlerin adı Gordon Banner, John Law ve Charles Turner’dı. Onlar ne Lord Carrington’ın söylediği gibi sivil teknikerler ne de onları kaçıranların zannettiği gibi NATO çalışanlarıydı. Bu üç isim Britanya Devlet İletişim Merkezi’ne(GCHQ) bağlı gizli görevdeki istihbarat subaylarıydı ve bu gerçek, olayın Avam Kamarası’nda tartışıldığı 1984 yılına kadar devlet sırrı olarak kalacaktı (Edward Snowden 1972’de  henüz dünyaya gelmemişti. Snowden’ın ABD ve İsrail’in yanı sıra GCHQ’nun da istihbarat faaliyetlerini ifşa ederek dünya çapında tartışılan haberlerin önünü açması için 40 yıl geçmesi gerekti).

“Yine de üç rehinenin asıl kimliklerinin onları bekleyen sonla bir alakası yoktu. Subaylar Kızıldere Köyü’nün kırsalında bir evde rehin tutuluyordu. Onları kaçıran 11 genç militan da rehineleri cezaevinde idamı bekleyen üç Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) üyesini kurtarmak için pazarlık aracı olarak kullanmayı ümit ediyordu.

“Ne var ki, ardından Türkiye tarihinin en kanlı olaylarından biri yaşandı: Hükümet pazarlığı reddedince, militanlar rehineleri vurdu. Hemen ardından evi basan askeri birlikler militanların biri dışında hepsini öldürdü. 20’li yaşlarındaki üç THKO üyesi de bir hafta sonra idam edildi.

“Hükümetin rehineleri kurtarmak ve kaçıranları canlı olarak ele geçirmek varken, ölümcül güç kullanması Kızıldere katliamını bir direniş efsanesine dönüştürdü.” (2)

Bu katliam sırasında ve sonrasında Britanya hükümeti ile Türkiye hükümeti arasında rehinelerin akıbeti dolayısıyla olarak herhangi bir anlaşmazlık yaşandığına, Britanya hükümetinin “istihbarat subayları”nın ölümünden Türkiye’yi sorumlu tuttuğuna ilişkin hiçbir bilgi yok. İki devletin 3 Britanya ‘istihbarat subayı’nın hayatı pahasına 11 devrimcinin yok edilmesindeki kararlılığı onların hedef aldıkları hareket ve onu oluşturan bireylere uzağı gören bir gözle baktıklarına ilişkin somut ve yadsınamaz bir kanıt sayılmalı.

Nitekim, 1974 sonrasında toplumsal mücadeleler ve sınıf hareketleri Türkiye’de eşi görülmemiş bir genişliğe ulaşırken devrimci hareketin kronik bir ‘liderlik krizi’ne duçar olmuş ve 12 Eylül 1980 darbesine örgütsüz, dağınık ve kabul edilmiş bir ortak önderlik kurumundan yoksun olarak yakalanmasında Kızıldere katliamının rolü belirleyiciydi. Aradan geçen 8 yılda da bu kriz aşılamadı. Son 35-40 yılın da gösterdiği gibi, devrimci hareketin iki önemli kolu THKP-C ve THKO’nun en nitelikli ve nüfuzlu öncülerinin (Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı ve TKP-ML lideri İbrahim Kaypakkaya’nın öldürülmesi ile birlikte) ortadan kaldırılmaları, hareketin önüne aşağı-yukarı aynı kapasitede yeni liderlerin geçmesiyle sonuçlanmadı. Devrimci hareketin yetişmiş insan rezervinin 1971-74 askeri yönetim döneminde önemli ölçüde tasfiye edilmiş olması, bütünüyle iradeye ve öznel faaliyete dayalı bir süreç olan siyasi analiz, siyasi örgütlenme, teorik çalışma, propaganda ve ajitasyon yükünü 1974 sonrasında nöbeti devralan devrimci hareketin deneyimsiz öncülüklerinin güçsüz omuzlarına yıktı. 1980 darbesi bu koşulları daha da ağırlaştırdı ve çapraşıklaştırdı.

Sinan Kâzım Özüdoğru gibi devrimcilerin değeri işte bu koşullarda nesnel bir ölçüye vurulabilir hale geliyor. İster istemez ve haklı olarak “ah şimdi Sinan Kâzım olsaydı” diye içimizden geçiriyoruz. Her devrimci, her insan gibi onun da “biricik” olması bir yana, Sinan Kâzım, Türkiye’nin karmaşık toplumsal kültürel koşullarının içinden geçerken kısa ömrü içinde çok büyük bir manevi zenginlik biriktirebilmiş, bunları gösterişe sapmadan taşımayı başarabilen saygın bir insan olduğu için dikkat çekiciydi. Yoksulluk ve yoksunluk içinde geçen çocukluğunda annesinin intiharına tanıklık etmiş, küçücük bir çocukken yüzünde bir şeref madalyası gibi taşıdığı ağır yanığı kendisine armağan edecek mangalın içinden güç bela çıkmış Sivaslı bir Alevi çocuğuydu.

Duruşuyla, bakışıyla, konuşmasıyla ayırt edilebilen; serinkanlılığı ve cesaretiyle mücadele arkadaşlarına güven veren; hayatı siyasete hapsetme kısırlığına meydan okuyan, ruhunu edebiyatla, türkü ve şiirle dalgalandıran; sosyalist teoriyi hatmetmekten de gündelik siyasetin hakkını vermekten de gayretini esirgemeyen; polis dayağına da devrimci tartışmaya da her an hazır eşi bulunmaz bir insandan söz ediyoruz.

Sinan Kazım’ı çok geç tanıdım. Çok erken kaybettim. Ekim 1970 Dev-Genç kurultayında yönetime birlikte seçildiğimizde dahi onu doğru dürüst tanımıyordum. Merkez Yürütme Kurulu listesini onay için Genel Yönetim Kurulu’na sunarken Kâzım’ı gözlerimle aradığımda nereye bakmam gerektiğini bile bilmiyordum. Ama birinci günden başlayarak Dev-Genç’in hakiki bir Genel Sekreter’e kavuşmuş olduğunu fark etmenin güvenine sahip olmanın değerini nasıl anlatabilirim? Üstelik benden bir yaş küçük olmasına karşın, sanki on yaş daha fazla yaşamışçasına hayat hakkında her şeyi bildiğini bilmek; sert sosyal ve politik mücadeleler içinde kabalığa kaçmadan sert olmayı ondan görerek öğrenmek; acemilik eseri, kaçınılması neredeyse imkansız gençlik yöneticiliği hatalarımın onun tarafından hemen kapatılacağının güveniyle hata yapmaktan korkmaksızın mücadele edebilmek; Sinan Kazım’ın çevresine yaydığı ışının içinde yaşamış olmak ne büyük ayrıcalıkmış…

Sinan Kazım’ın Türkiye sosyalist solunu hala yaran ve meşgul eden Kemalizm karşısındaki ikirciksiz duruşu; devrimci gençlik hareketini arka bahçesi bellemiş olan cuntacıların entrikalarına karşı her zaman şerbetli oluşu Dev-Genç’i her saniye kuşatma altında tutan ideolojik ve politik manipülasyon mekanizmalarına karşı hassas bir gösterge gibi  işlerdi. O sayededir ki, boyumuzu aşan tartışmaların içinden ağır hasarlara uğramadan çıkabildik. Kısa süren bocalamanın ardından 12 Mart müdahalesinin “reform” aldatmacasına karşı Ankara sokaklarını “Reform Değil Devrim” afişleriyle donatarak Dev-Genç’i 1974 sonrasına taşıyacak politik motivasyonu üretmeyi de Kâzım’ın yeni bir yol açma konusundaki inatçılığına borçluyduk.

26 Nisan 1971’de sıkıyönetim ilanının ardından başlayan kaçaklık dönemini Kâzımla paylaşmak muhtemel panikleri birlikte aşabilmenin en büyük güvencesiydi. Saklandığımız evlerde irtibatımızı sağlayacak olanların ortadan kaybolması, ya da gözaltına alınmasından sonra daima bir çıkış icat etmedeki yaratıcılığı; açlıkla başbaşa kaldığımızda çatı aralarında kuş avlayarak protein açığımızı kapatma becerikliliği; dışarı çıkmaksızın aylar süren saklanmalar sırasında bir tek gün olsun yakınmayışı;  Kâzım oldukça, daha zor zamanlarda da güvende olacağımız duygusunu durmaksızın besleye geliyordu.

Kâzım’ın ailesini tanımak da eşsiz bir deneyimdi. Yersizlikten bunaldığımız bir dönemde Hüdai ile birlikte Dikmen’de ağabeyinin evinde sanki yolu gözlenen misafirlermişizcesine ağırlandığımız iki-üç gün o ağır baskı ve takip koşullarında kırda bir yaz tatili gibi gelmişti hepimize. Şehrin ortasında kapısını çaldıklarımızın çoğu bir an önce başka bir yere gidelim diye gözümüzün içine bakarken Sinan’ın ailesi hep el üstünde tuttu bizi. El bebek gül bebek geçirdiğimiz, varlığımızın bize sevinç ve neşe olarak iade edildiği o birkaç gün 12 Mart 1971’den 1986’da hapisten çıkana kadar yaşadığım en güzel zamandı. Sonraki aylarda Yavuz Önen ve eşi Rezzan ile Yavuz Gökmen ve Füsun Özbilgen’in evleri de bizler için şefkatle ağırlandığımız, el üstüne tutulduğumuz, kendimizi güvende hissettiğimiz sığınaklardı. Okul arkadaşlarım Hülagü Bulguç ve eşi Ayşe, Hüseyin ve İnci ve diğerlerinin bizleri hayatta ve sağ tutmak, işkence ve ölümlerden esirgemek için göze aldıkları riskleri düşündükçe onlara ne kadar çok borçlu olduğumuzu şimdi Sinan’ı düşünürken her zamankinden daha çok hissediyorum.

Mahirlerin Kartal- Maltepe askeri cezaevinden kaçışlarından sonraki günler Kâzım’ın devrimci insani niteliklerinin bir kez daha yıldız gibi parladığı bir dönemdi. THKP-C’nin yaşadığı ve örgütü ortadan ikiye bölen ayrılıkta Kâzım ve onunla birlikte Sabahattin ve Hüdai, Mahir’in tezlerine tamamen katılmasalar da askeri diktatörlüğe karşı ilan edilmiş meydan okumadan vazgeçmektense çıkılmış olan yolu en az hatayla sürdürmeyi  teklif ettiler. Ankara’daki Dev-Genç kadrolarının tutumunun şekillenmesinde belirleyici bir rol oynadılar.

Sinan Kazım, Hüdai, Sabahattin, Saffet hiç bir silahlı eylemde rol almadıkları başka yerde yakalanmış olsalar 1974 affıyla serbest kalacak oldukları, isteseler Kızıldere kuşatmasından  kurtulabilecekleri halde, katliam akıbetiyle karşı karşıya olan yoldaşlarından ayrılmayı düşünmediler bile.

Sinan Kâzım’ın sağ olarak hafızamdaki son görüntüsünde Kızıldere’deki ev kuşatıldıktan, havan toplarıyla dövüldükten sonra, son bomba düşmeden önce bir heykel sükunetiyle yerde bağdaş kurmuş, mağrur oturuyordu…

*              *              *

Şimdi daha iyi anlayabiliriz, her biri Sinan Kâzım’ınkiyle eş değer niteliklere sahip, hareketin politik önderi Mahir Çayan’ın da aralarında olduğu  bir devrimci grubun ağır politik ve diplomatik maliyete rağmen katledilmesinin neden tercih edildiğini. Kontr-gerilla karşısındakilerin değerini tartmış ve “aynı toplumsal ve politik koşullarda” yerlerini başkalarının alabileceği bir insan rezervinin bulunmadığını çok iyi tespit etmiş ve uluslararası ortaklarıyla da danışarak imha kararını vermişti.

O günden sonra Sinan Kazım’ın adı onu tanıyanlar dışında pek anılmadı. “10’lar”dan biri oldu, Dev-Genç’in eşsiz, biricik Genel Sekreteri. Devrimci hareketimizin birçok meziyeti yanında bir de kusuru var. Simge değeri edinmiş olmayan yoldaşları anmakta,  onların izlerini takip etmekte, kısa hayatlarında saçmış oldukları ışıltıyı arkadan gelenlere yansıtmakta yeterince yaratıcı değiliz.

Sinan Kâzım’ın anısına derlenen bu kitap kuşaklar boyunca uzayan bu kusurumuzun bize bir “ihmal edilmiş kahramanlar galerisi” olarak geri dönmesine son vermenin ilk adımı olsun.

___________________________________________
1. Georgi Plekhanov, “On the Role The Individual in History”, Institute for the Study of the Science of Society, s. 25, kendi çevirim.
http://www.scienceofsociety.org/wpcontent/uploads/2011/06/Plekhanov_Role_of_Individual.pdf

2. Yasemin Çongar, “Türkiye’nin militan solu ‘yeni’ bir yola çıkıyor”, Al Monitor, 3 Kasım 2013 http://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2013/11/kurdish-militant-rebellion-turkish-renewed-politics.html

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler