Ekolojik kronik kanıksama

Tunahan GÖZLÜGÖL yazdı - Gerçek doğaya, kendi doğana, mücadelene ve yeni bir yaşam pratiğine olan inancınla yürü. Unutma ki doğa mücadelesindeki “sahte”liği ayıklayacak yine kendi içindeki gerçeklerdir. O gerçeklik içinde yer al ve sahte doğa savunuculuğunu bertaraf et.

Ekolojik kronik kanıksama

 

Süregelen ekolojik kriz insanlığı ciddi bir sınavla yüz yüze bırakıyor. Ekolojik kriz denince bugün ilk akla gelen Covid-19 salgını. Doğru bir bağlantı olduğunu söylemek yanlış olmasa da eksik olur. Ekolojik kriz Covid-19 salgınından çok önce alarmını verdi ki her yıl onca salgın zaten oluyor. Ara sıra değil salgınların varlığı. Asıl dikkat edilecek sorun ekoloji mücadelesini hangi açıdan ele aldığımızdır. Yanlışa düşülen nokta, bu doğrultuda insanı doğadan yabancılaştırmaktır. İnsanlığı doğadan bağımsız tutmak en kolay iştir. Hatta iyi çalışıp uslu bir çocuk olursanız fırsat bile olabilir. Mesela Covid-19 salgınının ekolojik sorunlardan öte bir devletin ya da devletlerden birinin biyolojik silahı olduğunun iddia edilmesi… Bu teorik olarak mümkün olsa da bu tür bir izahat aslında insanın ekolojik yıkımdaki rolünün üstü örtük olarak yadsınmasıdır. Bir salgından daha tehlikeli biyolojik silah insanın kendisidir. Dolaylı olarak da elbette sistemin kendisidir.

greenn22

İnsan hiçbir zaman doğadan bağımsız olmamıştır. Atılan her adım doğanın bir parçasıdır. Bu yüzden karbon “ayak” izi, karbon “yutakları” gibi tanımları kullanırız.  Burada bir dipnot düşmek gerekir ki insan doğanın kendisi değildir ama insan doğadır diyebiliriz. Bizim doğa olarak tanımladığımız bütünün (tamamıyla içkin olmayan) bir parçası, başka bir doğadır insanlık. Bookchin bu doğaya “ikinci doğa” diyor ancak bunu ifade etmeden bir önceki cümleyi dikkate almak gerekir. İnsanlığın attığı her adım bir doğa oluşturuyor ancak atılan adımlar doğanın yıkımı da olabiliyor. Bookchin “ikinci doğa” derken elbette günümüz sisteminin insanlığa öngördüğü “doğal”, salgına dönük bugünlerde buna “normal” de diyorlar, döngüyü ifade etmiyor. Doğayla uyumlu ve tahribata yol açmadan oluşan bir doğadan bahsediyor.  Yani günümüzde “ikinci doğa” formasyonunun yanında yamacında değiliz. Kapitalist sistem insanlığa bu formasyonun tam karşısında doğadan soyut hatta insanlığın kendisinden soyut bir insanlık sunuyor. İnsanlığı istatistik haline getiriyor açıkçası. İstatistik haline getirmekten kasıt ne diye soracak olursanız da kapitalist sömürü sistemini işaret etmek gerekir. Bu sistem içerisinde değeri var eden emekçiler sadece üretim içerisinde artan/azalan kar istatistiğinin bir parçası olarak görülüyor. Onlar değeri var edenler olarak değil, karı var edenler olarak görülüyor. Tıpkı paranın soyutluğu gibi. Velhasıl kelam insan tüketilebilir bir hale geldi. Sistem sadece ekonomik düzlemde değil sosyal olarak da bizleri hizaya sokmuş bulunuyor. Artık ilişkilerimiz daha çok işimizi halletme ağına dönüştü. Öğrenciyseniz hocanız bilgi aktarır, mezun olursunuz, işiniz biter ve tükenir. Belki bir süre “gerçek” doğanız ‘onunla iletişimi kaybetme’ diyecek ancak belli bir süre sonra hocanız da tüketilmiş olacak. Belki bazılarınız bunu aşmış da olacak. Ama bunun oldukça basit bir örnek olduğunu unutmayın. Yani günümüz düzeni içerisinde insanlık tüketici konumda ve üreticilikten oldukça uzak durumda.

greenn

Ekonomik ilişkilerle doğayı tüketmek birbiriyle bağdaşık konulardır. Bu konuda en yaygın gerçeklik madenciliktir. Kapitalist sisteme göre altını üstünden değerli kılan fark üretimdir. Üstünde tarım yapıp belki en başından (“gerçek” olan, yaratılmış olmayan) doğalınla gelişebilirsin ama biliyorsun ki bu zaman alır ve ekonomik bir çıkmazda, beklemek gibi bir lüksün yoktur. O zaman altını çıkar ve hemen tüket! Bu bahsettiğim döngü yani madencilik gerçeğin sadece bir yönü. Ekolojik kıyım üreticilikten öte tüketicilikten kaynaklı. Bahsedilen üretilmemiş, saf insan doğasında tüketicilik yok mu? Elbette var ancak bu tüketim büyük doğal parçayı bozmayan doğal bir tüketimdir. Ancak dekoratif tüketim hırsı beraberinde o büyük doğal parçayı bozuyor ve bizler de bu bozukluğu çok kolay kanıksıyoruz. Birçok noktada doğanın koruyuculuğunu üstlenen kesimlerin öte taraftan kapitalist düzenin işleyişinden kaçamadığını görmek ekolojik mücadelenin içerisinde de mücadele etmemiz gereken bir anlayış. Bu mücadele bizlere her gördüğümüz ekolojik mücadeleyi gerçek sanmamamız gerektiği olgusunu aşılayacaktır. Mesela Greenpeace radikal (!) eylemleriyle bizleri karşılarken öte taraftan birçok alanda mücadele veren Kıymet Aram’ı herkes bu kurumla yaşadığı sorunla tanıyor. Sadece bu değil elbette. Sermayenin doğaya dönük sömürüsüne karşı çıkarken sermayeden dolaylı olarak maddi destek almak ciddi bir çelişki oluşturuyor. Bu “sahte” bir mücadele biçimi. Bu “sahte”lik, “Greenwashing” yani “Yeşil Badanacılık” terimi ile tanımlanıyor. Liberalizmin hak temelli özgürlükçü tarafı nasıl işçi sınıfının sömürüsünü gizlemeye çalışıyorsa “Yeşil Badanacılık” da aynı şekilde doğa sömürüsünü gizlemeye çalışıyor. Ancak “Yeşil Badanacılar”ın “sahte”liğini en net biçimiyle çıkar anında yakalıyoruz. Söz konusu Hasankeyf olunca dillerin lal olduğunu görürüz ve “Yeşil Badanacılar”ın içindeki liberal de netleşmeye başlar. Elbette bu suskunluğun altında yatan ulusalcılığı da öteye koymamak gerekir ancak bu çok daha kapsamlı bir tartışmayı gerektiriyor. Mesela Kazdağları’nda Fazıl Say konserine gidildi. Boş gitmek olmazdı. Sonuçta koskoca konser! Tabii ki yanımızda çöp olacak, yiyecek içecek götürüp orada bırakıp dönecektik. Hatta yetmemiş gibi, Kazdağları’nın faili kapitalist sistem değilmiş gibi sistem için elimizden ne geliyorsa yaptık: KANIKSADIK! Bu kanıksama öyle bir boyuta geldi ki hatta, tarihten hiç ders çıkarmamış gibi kanıksadık. Cerattepe’yi gördük biliyoruz, hatta oradaydık belki; 3. Havalimanı inşaatında doldurulan göletlere, göç yoluna denk geldiği için uçak çarpmasıyla ölecek kuşlara üzüldük; 3. Köprü yapılırken kesilen ağaçlara kahrolduk, Gezi’den atıflarda bulunduk ve boğazda yüzen yaban domuzlarıyla şaşkına döndük… Ama kanıksadık. Hatta sistemin onca tüketim hırsı ve bu hırsın yarattığı ekolojik kıyım tekrarlanmasına rağmen kanıksadık. Defalarca kanıksadık ve sonunda kronik kanıksamaya dönüştü bu eylem. Boynumuz bükük, evet. Tanımız da belli: “Kronik Ekolojik Kanıksama”.  Şimdi tanını sol cebine al ve bükülmüş boynunu dikleştir. Unutma ki sen soyut değil, somut olansın. Sen istatistik değil, kanlı canlı insansın! Sistem neredeyse diktiğin bakışlarındaki o direnç dolu iradeni oraya sabitle ve yürü üstüne üstüne! Gerçek doğaya, kendi doğana, mücadelene ve yeni bir yaşam pratiğine olan inancınla yürü. Unutma ki doğa mücadelesindeki “sahte”liği ayıklayacak yine kendi içindeki gerçeklerdir. O gerçeklik içinde yer al ve sahte doğa savunuculuğunu bertaraf et.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler