Dizinizi Kürtlerin boğazından çekin!

Mehmet Uğur yazdı - Kürtleri terörle özdeşleştiren AKP rejimine, buna sessiz kalan veya destek veren muhalefet partilerine şu mesajı verebiliriz: Dizinizi Kürtlerin boğazından çekin - onlar ayırımcılıktan boğulurken biz de nefes alamıyoruz! Bu mesaj hem mümkün hem de gereklidir.

Dizinizi Kürtlerin boğazından çekin!

 

Yaklaşık dört yıl önce,  Kürt illerinin üzerindeki yıkım dumanları hala havadayken, “Kürt Halkına Dokunma!” başlıklı bir yazı yazmış ve Türkiye vatandaşlarının önünde iki seçenek olduğunu belirtmiştim.

“Korku üretmede yetkin bir devlet yapılanmasının pompaladığı korkularla hareket edip geçmişle yüzleşememe sendromunu ve bunun beraberinde getirdiği moral çıkmazı mı sürdüreceğiz; yoksa bu devlet yapısının toplumun özlem ve ideallerinin gerisinde kaldığını görüp, gelecek kuşakların daha onurlu yaşayacağı bir ülke için elimizi taşın altına mı koyacağız?”

Yazıda, AKP rejiminin mağdurlarının yalnızca Kürt halkı ve siyasetçileri olmadığını, ancak bu rejimin en önde gelen mağdurunun Kürtler olduğunu, rejimin meşruiyet ve rıza üretme değirmenine su taşımamanın tek yolunun Kürtler’e yönelik saldırılara karşı “Kürt halkına dokunma!”  talebi etrafında kilitlenmek olduğunu belirtmiştim.

Dört yıl sonra aynı noktadayız. Kürt halkına ve siyasi temsilcilerine karşı düşman hukuku uygulanıyor. Seçilmiş yerel temsilcileri kriminalize ediliyor, yerlerine vurguncu/yıkıcı kayyımlar atanıyor; milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılıyor, hapse atılıyor; organize veya cinsel suç işleyenler aftan yararlandırılıyor, cezaevindeki Kürt temsilciler içeride tutuluyor; evladını yitiren Kürt annelere çocuklarının kemikleri postayla gönderiliyor;  protesto etmeye kalkışanlar hiç bir ölçüye sığmayan devlet şiddetine maruz kalıyor, tutuklanıyor. AKP-MHP iktidarının kontolündeki tekelci devlet şiddetini temsil eden nobran bir diz, bugün hem Kürtlerin hem de HDP’nin boğazına dayanmış durumda. Bunun üç nedeni var.

mehmet1

Birincisi, HDP’nin gövdesi düşman hukuku uygulamasının genel hedefi olan Kürtlerden ve Kürtler başta olmak üzere ‘Türklük Sözleşmesi’nin dışarıda bıraktığı toplum kesimlerinin haklarını savunan politik aktörlerden oluşuyor.

İkincisi, HDP “emek mücadelesinin önündeki tüm engellerin kaldırıldığı, halkların ve inançların özgür olduğu, kadın erkek eşitliğinin yaşandığı demokratik bir halk iktidarını” hedefliyor; tek-tipçiliğe karşı “çoğul, farklılıkların eşit ve gönüllü beraberliğine dayalı bir toplumsal yaşamı; özgürlükçü ve demokratik bir Türkiye hedefini” savunuyor.

Üçüncüsü, Kürtler ve HDP, eşitsiz yarışa karşın, AKP-MHP ittifakının seçim kazanma şansını ciddi bir şekilde tehdit eden; ana muhalefet partisi (veya başka bir muhalefet partisinin) seçimle iktidar olabilme imkanını belirleyen bir güçtür. Bu nedenle, AKP rejimi HDP’yi ve Kürtleri nefessiz bırakmak istiyor. Bunu yaparken, diğer partileri ve toplumu sindirmeye çalışıyor.

Rejim bunu yaparken, CHP yönetimi sessiz kalıyor; darbelenen HDP’den kopabilecek oyların bir kısmını almanın hesabını yapıyor. Diğer muhalefet partileri ya HDP’yi terörizmle özdeşleştiren düşman hukukunu açıkça savunuyor ya da zaten kendi liderlerinin katkılarıyla kurgulanan senaryonun devamından memnuniyet duyuyor. Ekonomik, politik, kültürel baskı ve belirsizlik koşulları altında, sessiz çoğunluk HDP’ye ve Kürtlere yönelik baskıyı bir korku filmi gibi izleyip daha çok kendi içine kapanıyor. Bu çok bileşenli akıl tutulması nedeniyle, AKP rejiminin baskısı, şiddeti ve keyfiliği her gün yeni tavanlar yapıyor.

mehmet2

Bu hikayede Türkiye yalnız değildir. Bir ayrıcalığı veya bir ayrıcalık koalisyonunun çıkarlarını toplumun diğer kesimlerinin boğazını sıkarak savunmaya ve devam ettirmeye çalışan tüm rejimlerde hikaye aynıdır. Bu hikaye Hindistan’da Müslümanlara, dokunulmaz kastlara ve toprak/çevre mücadelesi veren yoksullara karşı, Hindu elitinin ayrıcalıklarını savunma hikayesidir. Bu hikaye, ABD’de beyazların ekonomik ve politik ayrıcalıklarını devam ettirmek için George Floyd’u öldüren, ondan önce benzer suçları sürekli işleyen sistematik ırkçılığın hikayesidir. Bu hikaye, Filistinlileri her gün öldüren ve aşağılayan Siyonist devlet anlayışının hikayesidir. Bu hikaye beyaz azınlığın siyah çoğunluk üzerindeki sultasını devam ettirmek için siyahları insandan saymayan Apartheid rejiminin hikayesidir.  

Ama ne bu tür tasarımlar ne de bu tasarımların kurgucu ve uygulayıcıları zamana dayanıklı değildir. Tarihin çöp sepeti bunların karkaslarıyla doludur. İnsanlık kimi zaman sessizleşmiş, kimi zaman kahramanlık ve yenilgiyi birlikte yaşamış, kimi zaman da suçluyla işbirliği yapmıştır. Ama tarihsel kayıt umut vericidir: baskı ve şiddet rejimlerine karşı adalet ve özgürlük mücadelesi devam etmiş, daha adil ve özgürlükçü bir dünyaya doğru adımlar atılmış, atılmaya devam etmektedir.

Siyahı, beyazı ve Latin kökenlisiyle, ABD halkının ırkçılığa karşı çıkışı bunun en güncel örneğidir. Covid-19 tehlikesine ve Trump’ın orduyu üstlerine sürme tehdidine karşın, insanlar George Floyd’un boğazını dokuz dakikaya yakın bir süre boyunca sıkan ırkçı şiddete karşı sokaklara döküldü. Yürekten gelen halk tepkisi karşısında, ABD polisi, valileri, belediye başkanları göstericilerin önünde diz çoktü. Beyaz ABD’liler sahip oldukları ayrıcalıklardan utandıklarını dile getirdiler. Minneapolis Kent Konseyi polis teşkilatını dağıtıp yeniden kurma kararı alıyor.

mehmet3

Bu nedenle, itiraz ve değişimin Türkiye’de de mümkün olduğuna inanıyorum. Devletin ve ‘Türklük Sözleşmesi’nden nemalanan ekonomik/dinsel/kültürel güç sahiplerinin Kürtlere uyguladığı ayırımcı şiddete ve düşman hukukuna karşı çıkış mümkün ve gereklidir. Mümkündür çünkü kurmaca bir düşman veya tehdit kaynağı yaratarak iktidara meşruiyet ve rıza üretme politikası eninde sonunda tıkanıyor. Arap baharı, Gezi eylemleri, ABD’deki anti-ırkçı gösteriler, İsrail’de yapılan ‘Filistinli hayatlar da önemlidir’ protestosu, İngiltere’de köle tüccarı Edward Colston’un heykelinin devrilip suya atılması, bunun ABD dışındaki birer göstergesidir.

İtiraz ve değişim aynı zamanda gereklidir de. Devlet şiddetini besleyen güvenlik söylemi, yani Kürtlerin Türkiye için bir güvenlik tehdidi olduğuna, HDP’nin bu tehdidi meclise taşıdığına dair söylem, bir kurmacadır. Bu kurmacanın arkasında belirgin güç odakları ve onların çıkarları vardır. Bu kurmacayı gerçeğin yerine ikame etmek için kalemini, dilini, yeteneklerini satanların çıkarları vardır.

Bu kurmacayı deşifre etmek gerekiyor çünkü maliyeti kurmacaya zımni veya açık destek verenler için bile giderek artıyor. Son beş yıla bakalım: baskı ve keyfi devlet şiddeti bugün beş yıl öncesine göre daha yüksektir; siyasi ve ekonomik elit çok daha küstahtır; güvenlik ve yargı aygıtları toplumu değil muktedirlerin çıkarlarını savunmaktadır; Diyanet ortaçağ kiliselerinde olduğu gibi muktedirin gücünü ve ayrıcalıklarını takdis etmektedir; herhangi bir itiraz halinde, işyerinizin basılması, tutuklanmanız, işinizi kaybetmeniz yüksek bir ihtimaldir. 

Apartheid is the reason for the whole South African disaster. No doubt: the apartheid policy is resp

Bu cendereden çıkış mevcut davranış kalıplarında değişiklik gerektiriyor. İlk elde, AKP rejiminin önümüze koyduğu ‘ya ben ya tufan’ kartını reddetmemiz gerekiyor. AKP rejimi, staükonun gelecek tufandan (yani devlet eliyle tezgahlanacak şiddet kaosundan) daha iyi olduğuna dair mesajlarını her zaman verdi. Bu mesaj, Davutoğlu’nun beyaz toroslar göndermesinde, Erdoğan’ın ‘terör’ söyleminde, Bahçeli’nin  ‘beka’ tehdidinde sürekli canlı tutuldu. Bu durum karşısında, mevcut durum gelecekteki devlet şiddetine göre ehven-i şer olarak kabul ediliyor. Bunun reddedilmesi gerekiyor. Kürtleri yok sayan veya terörle özdeşleştiren bir söylem temelinde yükselen bir iktidar, başında desteklediğiniz parti olsa bile, size adalet getirmeyecektir.   

İkincisi, Kürtlerin ve HDP’nin devlet bekası için bir tehdit oluşturduğuna dair iddia karşısında kişisel muhasebe yapmak gerekiyor. AKP rejiminin Kürtlere ve siyasi temsilcilerine yönelik şiddet geçici bir durum (sapma) değildir. ‘Tehdit’ ortadan kalkınca işler normale dönmeyecek; rahat nefes alamayacağız. Hükümetler değişse bile, baskı rejiminin mirası devam edecek, devlet vatandaşına karşı adil olmayacaktır. Bu mirastan kurtulmanın tek yolu bugünkü adaletsizliğe karşı itirazdır. Kürtlere karşı işlediği suçlar nedeniyle hesap sormadığımız bir devlet, bize karşı adil davranmayacaktır.

 

Emehmet5minim başka örnekler eklenebilir. Ama yukarıda belirtilenlerden çıkan sonuçlar muhakeme tarzımızı, tavırlarımızı ve politik tutumumuzu nasıl yeniden değerlendirmemiz gerektiğine dair bazı ipuçları vermektedir. AKP rejimi muhaliflerin boğazına diziyle bastırıp boğma eğiliminde olduğunu 2004’te kadın yürüyüşüne saldırısıyla gösterdi, Gezi eylemleriyle birlikte  despotizmini bir üst duzeye taşıdı. 2015’ten bu yana da dizini Kürtlerin ve HDP’nin boğazına dayamış, boğmaya çalışıyor. Bu durum karşısında sessiz kalmak, başkalarına karşı şiddet ve ayırımcılık uygulanırken göreli ayrıcalıklarımızdan utanmamak, bu utancı göstermeyen parti liderlerine meydan okumamak suça ortak olmaktır.

Kürtleri terörle özdeşleştiren AKP rejimine, buna sessiz kalan veya destek veren muhalefet partilerine şu mesajı verebiliriz: Dizinizi Kürtlerin boğazından çekin - onlar ayırımcılıktan boğulurken biz de nefes alamıyoruz! Bu mesaj hem mümkün hem de gereklidir.

Mehmet Uğur; Greenwich Üniversitesi, Ekonomi ve Kurumlar Profesörü.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler