Didem Aslan'ın şahsında foseptik medyanın otopsisi

Her ne kimlik ve nedenle olursa olsun gazeteciliğin evrensel ilkelerini bozuk para gibi harcayan foseptik meydanın muhiblerinin saadet devri sona erecek, muhtemelen bu zevatın “gazetecilik” pratikleri İletişim fakültelerinde “gazetecilik nasıl yapılmaz” konulu tezler için temel başvuru kaynağı olacaktır.

Didem Aslan'ın şahsında foseptik medyanın otopsisi

 

SiyasiHaber

En sonda söyleyeceğimizi en başta söyleyelim… AKP-MHP Bloku iktidardan düştüğü günün hemen ertesinde foseptik medyasında gazeteci kisvesiyle dolaşanların sarı basın kartlarını kendilerine yedirmek için kolları sıvayacağız. Tabi ki, ellerini kollarını bağlayıp ağızlarına basın kartlarını tıkarak değil, AKP İktidarı döneminde gazeteciliğin evrensel ilkelerini vicdanlarının bordosundan atıp foseptik medyasının gönüllü muhibi olduklarını, pespaye icraatlarından örnekler vererek her gün ve her gün, yeniden ve yeniden suratlarına çarparak.  Ta ki, bütün basın kuruluşlarının kapısı suratlarına kapatılıncaya değin...

Kimsenin kuşkusu olmasın, devir değişecektir. Abus çehreleri, pörtlemiş gözleriyle maaş bordrosu, ideolojik angajman, devletin Truva atı, her ne kimlik ve nedenle olursa olsun gazeteciliğin evrensel ilkelerini bozuk para gibi harcayan foseptik meydanın muhiblerinin saadet devri sona erecek, muhtemelen bu zevatın “gazetecilik” pratikleri İletişim fakültelerinde “gazetecilik nasıl yapılmaz” konulu tezler için temel başvuru kaynağı olacaktır.

Sırasıyla bağırsaklarını deşelim şunların… Burnunuzu kapatın… Tahammül etmek mümkün olmayacak çıkacak kokuya…

 

Paratonerimiz: Basın yayın meslek ilkeleri

Ama önce şuraya bir paratoner dikelim… Eveleyip gevelemeye, hık mık etmeye kalkarlarsa ciğerlerini sökmeye yarasın bu paratoner. Basın Yayın Meslek İlkeleri’nden söz ediyoruz. Gazeteciliğin Hipokrat Yemini’nden… Şu malum 16 maddeden. Pespayeliğin seviyesini kanıtlamak için 16 maddenin tümüne başvurmayacağız. Zamanımız kıymetli, değmez… Gazeteci müsveddesi olduklarını kanıtlamak için her birinin işini bir maddeye atıf yapıp bitireceğiz.

 

“Nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakça…”

Hikaye malumdu. Yeniden vizyona girdi. Didem Arslan “HDP’siz HDP programı” eleştirisine şu veciz cevabı verdi: "Burası bir kamu televizyonu değil. Özel bir sektörüz. Bu bir tercihtir."

1992 İstanbul İletişim Fakültesi mezunu Arslan. Derslerde arka sıralarda kestiren vasat bir öğrenci miydi, değil miydi bilmiyoruz. Lakin şunu çok iyi biliyoruz: Dünyanın neresine giderseniz gidin, iletişim fakültelerinde bütün hocalar, yasama, yürütme ve yargının yanında Medya’nın 4. Kuvvet olarak olduğunu anlatırlar ve medyaya açık ya da örtülü olarak kamu gücü fonksiyonu yüklerler. Devletin otoriterleşme eğilimlerine karşı bir sigorta olarak tasvir edilir medya. Devletin yurttaşın tepesinde boza pişirmemesi için halkın, hakikatin vicdanı olması gerektiği anlatılır İletişim fakültelerinde. Didem Arslan’ın bunları hocalarından dinlememiş olması mümkün değil. Unutmuş mu, dinlediğini? Hiç sanmıyoruz. O şimdi eyyamcılık yapmaya soyunmuş durumda.

“Burası bir kamu televizyonu” değil cümlesinden ne anlamalıyız? Arslan programlarında HDP’yi yok saydığı için TRT’yi mi eleştiriyor acaba? Güldürmeyin insanı… Bu cümle baştan aşağı sahtekarlık kokuyor. Kokuyor zira TRT programlarında HDP’ye yer verse, HDP yöneticilerine programında yer vermek için yalvar yakar olacak kişilerin başında Didem Arslan gelir. 

Kabahatinin mazeretini izah ederken suçunu da itiraf ediyor zaten Arslan:  “Bu tercihin nedenleri öyle veya böyle farklıdır. Ama zaman zaman bu ekranlarda da HDP’liler zamanında olmuştur.” Şimdi olmuyor, olamıyor, niye? Çünkü biz “özel bir sektörüz!” Meydanın “özel”i ile “kamu”su arasında fark olur mu? Olur tabi ama 4 Kuvvet bahsinde bu farkın kıymeti harbiyesi yoktur. Olsa da, bu fark Didem Arslan’ın söylediğinle tam ters orantılı olmak zorundadır. Kamu televizyonu... Adı üstünde Devlet’in uzantısı. Medya, 4. Kuvvet… Devlet’e karşı, onun otoriterizmine karşı halkın vicdanın sigortası… Görüldüğü gibi, “nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakça…”

Paratonerimiz nerede?

“Basın Yayın Meslek İlkeleri

Madde 3: Kamusal bir görev olan gazetecilik, ahlaka aykırı özel amaç ve çıkarlara alet edilemez.”

Alooo “Özel bir sektörüz” diyen Didem Arslan, okudun mu? Geçiniz, biliyordu zaten, şimdi okusa da umursamaz…

Sen ay başında aldığın dolgun ücretin büyüsüne kapılmaya devam et Arslan. Devir değişecek. Sarı basın kartını sana yedireceğiz…

 

Mehmet Ali Birand’ın “sözde” öğrencisi Özdemir

Diğerine geçelim… Solcu geçinene… Nereden biliyorsunuz diye sormayın, biliyoruz. Kimden söz ediyoruz? Cüneyt Özdemir’den… Ne demişti Özdemir: “Dedim ki biz ana haber bülteni değiliz baba haber bülteniyiz ara birisini çıkartalım ambargoyu anlatsınlar. Baktım kimse yok. Kenan aradı 4 kişiyi, aradım hepsi de 'meşgul' dedi. İnsan bu noktada keriz gibi hissediyor kendini. O zaman ağlamak da yok"

 

 

Bu akşam balans ayarı yapmak, programına demokrasi cilası çekmek için Garo Paylan’ı programına çıkaracak Özdemir. Ama hiçbir şey farketmez. Yukarıda kurduğu cümle evlere şenlik çünkü…

Niye mi? Anlatalım… Ama önce şunu açıklığa kavuşturalım. Gazeteci kapris kumkuması değildir, burnu havada bir kibir budalası hiç değildir, olmamalıdır. Yurttaş adına hakikati araştırmak zorunda olan bir “kamu görevlisi”dir gazeteci.

Kenan’ın aradığı 4 HDP’li meşgulüz dedi diye alınmış Özdemir… Niye meşgul bu HDP’liler? Bu “meşguliyet”lerin haberini yaptın mı sen? Niye yapmadın? 6 milyon oy alan bir partinin temsilcileri başlatmış oldukları “Demokrasi Yürüyüşü”nde Soylu’nun emriyle kolluk kuvvetleri tarafından itilip kakılır, özellikle “bölge”de bulundukları mahallerde Jammer’lar tarafından telefonları “kör-sağır” edilir, bazı bazı genizleri biber kokusuna bulanırken ne yaptı Cüneyt Özdemir? İştigal etti mi bu işlerle? Haber değeri yok mu bunların? Bunların haber değeri olduğunu buz gibi bilir Özdemir. Mehmet Ali Birand’ın rahleyi tedrisinden geçti çünkü. Andıçlanan 5 gazeteciden biri olan Birand’ın öğrencisi Özdemir. Beş, belki on İletişim Fakültesi ederdi Birand. Didem’i biraz mazur görebilirsek bile Cüneyt Özdemir’i mazur göremeyiz.

 

Gazeteci haber kaynağının peşinde koşar

Özdemir’in kapris yapmaya, kibir kasmaya hakkı yok. Kıçını kaldıracak, uçağa binecek, HDP’lilerin kapısında yatacak, haber yapacak. Gazeteci haber kaynağının peşinde koşar, bunu Özdemir’e anlatmamış olması mümkün değil Birand’ın? Bilmez mi? Bilmez olur mu Özdemir bunu…

Helmut Kohl, Mihail Gorbaçov, Margaret Thatcher, François Mitterrand, Saddam Hüseyin… Birand saydığımız isimlerle röportaj yapabilmek için ne kadar uğraştı? Birand bunların hikayesini anlatmadı mı Özdemir’e? İçki masasında “esrik”ken mi dinledi bunları Özdemir? Ya Öcalan röportajı… Kaç ay sürdü onun randevusunu almak? Belki de randevu koparabilmek için Özdemir uğraşıp didindi. Özdemir bunları bizden daha iyi bilir? Kapris yapmayı, kibir kasmayı bırak, gazetecilik yap Özdemir!

 

Ahmet Şık’a bel altından vuran Özdemir

Zor, çekiniyorsun, sineye çekeriz, anlarız seni, ama bir de kendi açmazını Ahmet Şık’a sataşarak perdelemeye kalkma.

Cüneyt Özdemir’in Ahmet Şık’la polemiğindeki bütün argümantasyonları belden aşağı. Bir partiden milletvekili olan o partiden istifa edemez mi? Partiden istifa edenin milletvekilliğinden istifa etme zorunluluğu nereden çıkmış? Tanrı kuralı mı bu? Nerede yazıyor bu kural? Laf ola beri gele işte… Açmazı yüzüne vurulduğunda seviyesi düşük belden aşağı vurma halleri bunlar.

 

 

Paratonerimiz nerede?

“Basın Yayın Meslek İlkeleri

Madde 4: Kişileri ve kuruluşları, eleştiri sınırlarının ötesinde küçük düşüren, aşağılayan veya iftira niteliği taşıyan ifadelere yer verilemez.”

Alooo okudun mu Özdemir?

"Berbat bir gazeteciydin, milletvekilliğini beceremedin, ola ola sosyal medyada bir trol oldun... Biraz haysiyetin varsa milletvekilliğinden istifa ederdin ama üç kuruşa tamah ettin... Soytarı görmek istiyorsan bir aynaya bak..."

Bu cümle senin değil mi Özdemir? 4. Maddeyle bir tenakuz oluşturuyor mu bu ifadeler? Haaa, ben yayın yapmadım tweet attım diyebilirsin ama mızrak çuvala sığmaz Özdemir.

Devir değişecek. Bu akşam Garo Paylan’ı yayına çıkardığım için sarı basın kartının “yarısını” sana yedireceğiz.

 

 

GazetecilikBilmez DevleteTapar’lar

Diğerine geçelim. Şıracıyla bozacı olanlara… Mehmet Akif Ersoy ile Veyis Ateş’den söz ediyoruz… İlki İ.Ü. İletişim Fakültesi Mezunu, ikincisi Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. Birlikte program yapıyorlar, ilki ikincisine biraz gazetecilik öğretmiş olmalı. Akif Ersoy iletişim fakültesindeki derslerde arka sıralarda şekerleme yapan bir umursamaz mıydı bunu bilmiyoruz ama Didem Arslan’a hocaları nasıl 4. Kuvveti anlattıysa ona da anlatıldığından mezun olduğu dönemin İletişim Fakültesi müfredatı elimizde olduğundan kuşku duymuyoruz. Ne buyurdu bu zatlar: "PKK'nın eylemlerini kınamayan kişileri evrensel yayıncılık ilkeleri gereğince davet etmiyoruz.” Vay be… Siz bıçkın delikanlı mısınız?

Çarpıtıyorsunuz söylediklerimizi dememeleri için, bu zatların sosyal medya paylaşımlarının tamamını aktaralım:

“Devletin birliği ve vatanımızın bütünlüğüne kastederek, silahlı kalkışma yürüten PKK terörüne karşı; Vatanımızı Milletimizi ve Demokrasimizi savunma mücadelesini yurt içinde ve dışında kanıyla canıyla sürdüren güvenlik güçlerimizin bu şerefli, uluslararası ve ulusal hukuk açısından tamamen meşru olan mücadelesine saygılı olmayan, bu kapsamda, PKK’yı terör örgütü olarak görmeyen ve kanlı eylemlerini açık seçik bir şekilde kınamayan kişileri ve temsilcileri tartışma programlarına evrensel yayıncılık ilkeleri ve kendi yayın çizgimiz gereğince davet etmiyoruz.”

 

Resim

 

Tekrar vay be… Bla bla bla… Bu cümlelerin gazetecilik mesleğiyle ne ilgisi var GazetecilikBilmez DevleteTapar’lar!

Gerçekten ne ilgisi var? Otorite, devlet kuruyor zaten bu cümleleri. Ne için? Her türlü muhalefeti kriminalize etmek, toplumu tek bir kalıba dökmek için. Hakikatin üzerine şal örtmek için. Gazetecinin işi bu cümleleri tekrar etmek değil, bu cümleleri biteviye kuran otoritenin, devletin niyetini sorgulamak, onu açığa çıkarmak. Bunun için medya 4. Kuvvet DevleteTapar’lar.

 

Gazeteci değil provokatör

Basın Yayın Meslek İlkeleri’nde böyle bir “ilke” yok. Böyle bir “etik” kategori yok. Bu “iliştirilmiş” gazeteci olarak Mehmet Akif Ersoy ve Veysi Ateş’in icat ettikleri kendinden menkul bir madde. Pardon… Yanlış cümle kurmayalım. Nereden menkul olduğunu biliyoruz biz! Andıçlanan gazetecilerden biliyoruz. Andıçlanmasının ardından güpegündüz İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi’nde 9 kurşunla delik deşik edilen Akın Birdal’ın bedeninden biliyoruz. Gazeteci falan değilsiniz siz, basbayağı, depedüz, ayan beyan provokatörsünüz. Siz açıkça, davet etmediğiniz siyasetçileri… giderek herkesi hedef gösteriyorsunuz.  Akın Birdal’ın başına, bir başka bağlamda Hrant Dink’in başına, Tahir Elçi’nin başına ne geldiğini bile bile yapıyorsunuz. Gazeteci falan değil, tetikçisiniz siz.

Paratonerimiz nerede?

“Basın Yayın Meslek İlkeleri

Madde 9: Suçlu olduğu yargı kararıyla belirlenmedikçe hiç kimse “suçlu” ilan edilemez.”

Alooo Mehmet Akif Ersoy ve Veysi Ateş, okunuz mu? Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi yasasında vardır “PKK’yı terör örgütü olarak görme ve kanlı eylemlerini açık seçik bir şekilde kınama” zorunluluğu? Basın Yayın Meslek ilkelerinin neresinde var bu zorunluluk? Hiçbir yerinde… Bunu bilmemeniz mümkün değil, biliyorsunuz, ama ne gam “iliştirilmiş” gazeteci olarak görevinizi yapıyorsunuz.

Devir değişecek… Sarı basın kartlarınızı size de yedireceğiz…

 

Nedim Şener: “Eski solcudan nasıl faşist olur” hikayesi

Bir diğerine geçelim… Oldum olası hep maymalasa da, Ergenekon Davası’nda yargılandıktan sonra hepten şirazesini yitirmiş olana… Nedim Şener’e…

Ne söyledi Şener:

“Son zamanlarda ekranlardaki HDP ile ilgili tartışmalarda, ‘Neden bu partinin temsilcileri yok’ gibi gülünç cümleler kuruluyor.

En son Habertürk televizyonunda konu gündeme geldi ve hafıza yoksunlarından alkış da aldı.

Aslında bu soruyu soranlar cevabı biliyor ama bu soru üzerinden, PKK terör örgütünün siyasi ayağı olan HDP ile kurulan ilişkiyi kamufle etmeye çalışıyorlar.

Hafıza önemli...

Çünkü dünü bilmezseniz bugün o soruya cevap veremezsiniz.

Oysa sorunun cevabı belli: Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır; HDP diye bir ‘parti’ yoktur, terörist PKK ve onun elebaşı Öcalan vardır.”

 

Nasıl ama… Allah akıl fikir versin diyeceğiz ama o kapı da kapalı muhtemelen ateist.

Aslında bu ifadeler üzerine fazla yazmaya değmez. Şener’in anlayacağını sanmasak da biz başka bir hikaye anlatalım…

Mussolini İtalyan Sosyalist Partisi’nin Merkez Yayın organı Avanti’nin başyazarıydı. 1. Dünya Savaşı başladığında orduya katıldığı gibi gittikçe keskin bir şovenist oldu. Sonraki hikayesini biliyorsunuz.

Şener’in hikayesi Mussolini’nin hikayesine benziyor. “Eski solcudan nasıl faşist olur” hikayesi yani… Biliyoruz tam solcu olmadı ama bir miktar bulaşmışlığı var. Bu itibarla da benzetmeyi kabulleniversin bir zahmet.

Faşizm denince de Basın Yayın Meslek İlkeleri’nin tümüyle çelişen bir ideolojiden söz ediyoruz. Tümünü hediye ediyoruz Şener’e. Gazeteciyim diye ortalıkta dolaşmasın, tipik bir faşist kendisi. Solcudan bozma…

 

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler