Devrimci Özgüven’in adı: Kıvılcımlı – Ahmet Kale

Devrimci Özgüven’in adı: Kıvılcımlı – Ahmet Kale

Türkiye sosyalist hareketinin kurucu kadrolarından, teorik ve pratik yaşamıyla önder savaşçısı Dr. Hikmet kıvılcımlı 43 yıl önce 11 Ekim 1971 tarihinde Belgrat’ta öldü.

Gerek devrimci yaşamı, gerekse ürettiği eserlerle bizlere çok önemli deneyimler bıraktı Kıvılcımlı. 69 yıllık yaşamının 50 yılı teorik-pratik savaşın içinde geçti. Örgütlü mücadeleye olan inancı, devrime bağlılığı yanında yazıp bizlere bıraktığı 100’ü aşkın eserle de yolumuzu aydınlatmaya çalıştı.

Daha 19 yaşında bir Askeri Tıbbiye öğrencisi iken, kendi deyişiyle; “İmamın arkasındaki en sadık cemaat iken, Kafirun Suresi’nden materyalizme atla”dı.

Ölümünden bir hafta kadar önce, dönemin Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri Brejnev’e yazıp yolladığı mektubunda kendi yolunu ve durumunu şöyle özetler:

Bir Marksist – Leninist militan, Türkiye’de, teorice ve pratikçe tam 50 yıl dövüşüyor. 22 yıllık hapisanelerini, her defasında, Lenin’in dediği gibi: ‘Alfabe’den başlayıp yüce Cebir’i bitirecek’ bir okula çeviriyor. Sabırlıcasına ve sistemlicesine: Marks – Engels – Lenin – Stalin’i, Tarihi, Ekonomi Politiği, Diyalektiği, Tarihcil Maddeciliği klasik olarak etüd ediyor. Ve Lenin’in öğütlediği gibi: Kendi ülkesinin tarihini, ekonomi politikasını ve sınıf ilişkilerini, özge orijinallikleri içinde araştırıyor. Böylece o militan yüzlerce kitap yazıyor. Kendi dilinde, çoğu temelli orijinal olan 40’tan aşırı kitap yayınlıyor.” (Günlük Anılar, s. 369 Sosyal İnsan Yayınları)

Evet tam da bu paragrafta dediği gibi bütün ömrünü mücadeleye ve çalışmaya adamış, hapishaneleri okula dönüştürmüş, her cezaevinden çıkışta ciltler dolusu eser katmış dağarcığına, sabırlı ve sistemlice çalışarak marksizmin bütün klasiklerini etüt ederek kendi orijinal sentezini oluşturuyor. Bu çalışmaları sırasında da hiç şöyle bir komplekse kapılmıyor: “Yahu ben kuş uçmaz kervan geçmez bir ülkenin, pek az kullanılan bir dilinde yazan, adsız, sansız basit bir militanıyım. Ne haddime benim Marx-Engels’in tamamlamaya ömürlerinin yetmediği konulara el atmak. Ne haddime Lenin’in öğüdüne uyarak, orijinal araştırmalar yapıp Marksizme katkıda bulunmak.” Bunların hiçbirini demediği gibi, aksine ustaların tamamlamaya fırsat bulamadığı konularda araştırma yapmayı, o konularda özgün sentezlere ulaşmayı görev sayıyor.

Kendisinin ömrünü harcayarak geliştirdiği TARİH TEZİ’ni, Marksın Grundrisse eseriyle karşılaştırdığı Toplum Biçimlerinin Gelişimi kitabına yazdığı önemli önsözde şunları yazıyor:

“Türkiye’mizde özellikle solcu veya sosyalist, hatta koyu Marksist olan kişilerimizin bir güzel huyları vardır. Dünyanın yedi iklim dört bucağında, okyanusun derin diplerinde bir ufacık Batılı düşünce işittiler mi yeryüzünün en coşkun heyecanı ile onu kamuoyuna sunarlar. Batıdaki yazıları Türkçe’ye çevirmek için can atarlar. Türkiye’de kendi içlerinden biri aynı konuları işlemişse, yüzüne karşı ‘vallaha bilmem’ derler, ardından katıla katıla değilse bıyık altından gülerler. (Toplum Biçimlerinin Gelişimi, s. 13, Sosyal İnsan Yayınları)

Türkiye’deki “sol” çevreleri böylece eleştirir. Böyle bir ortamda yapılan en özgün araştırmalar bile zindan duvarına vurulan yumruk kadar bile ses getirmiyordu. Nitekim Kıvılcımlı’nın her türlü çabası gibi özgün tarih araştırması da susuşla karşılandı.

Türkiye’nin solcuları böyleydi de diğer ülkelerdeki “sosyalist teorisyenler farklı mıydılar sanki?

“Acı da olsa görmezlikten gelinemez. Sosyalist teorisyenler ekonomik, politik ve edebi otorite dışına çıkamaz hale geldiler. Dogmatizmin kaçınılmaz beyin kireçleşmesi başlamıştı. Marks’ın bir konu üzerine söyledikleri varsa, ne âlâ. O sözler, metinlere oldukça sadık kalınmaya çalışılarak, aktarılıyordu. Eğitim görmüş işlek medrese bilgini çabaları tatlı tatlı döktürülüyordu.

“Marks o konuda söylenilmemiş bir nokta görüp ileride araştırmayı mı not etmişti? O notun anlamını bile tartışmak kutsallığa aykırı tutuluyordu. Sırf sözde Marksizm’in yanılmazlığını ispatlamak erdemi ağır basıyordu. Bu erdem bir patrik latası gibi sırtlara giyilerek, sarsılmaz büyüklüklerle susuluyordu.

“Marks’ın Antik Tarih konusundaki araştırmaları, bütün teorik derinliğine rağmen, tamamlanmamış bir eserdir. O zamanki verilerle tamamlanabilmesine de imkan yoktu. Bu yüzden, Marks gibi, Engels de yayınlamak istemedi. Kautskilerden ise böyle bir şey zaten beklenemezdi. Üstünden yüz yıla yakın zaman geçtikten sonra, tam da evrenin yüzünü değiştiren Stalingrad savaşının kızılca kıyametleri ortasında bu araştırmalarla kim uğraşacaktı? (Aynı eser, s. 11)

Yerli ve yabancı sosyalistlerin tavrı bu. Bu durumda pes edip havlu atmaz Kıvılcımlı. Çünkü onun anlayışında “İnsan varsa, görev vardır” Görev ise;

“Zaten amacımız bir tez herhangi bir ‘Tez’ ve ‘Madde’ gösterisi değildi. Sınıflar savaşı pratiğimizde, som gerçekliğimizce aydınlanmaktı. Vardığımız genel tarihcil sonuçlar, Türkiye’nin Ekonomi ve Toplum karakteristik özelliğine yeterince ışık tutmuştu. Bizim için, ‘Bilginlerin kulaklarına üfürülecek’ soyut bilimden çok, savaşın anlamına ve biçimine yön verecek sonuçlardı.

“Sonuçlara göre sosyal ve politik olaylarımızı 30 yıldır işledik durduk.” (Tarih Yazıları, s. 239, Sosyal İnsan Yayınları)

Kıvılcımlı’nın bütün bu çabaları Türkiye’de sağlı sollu büyük bir susuşla geçiştirildi çok uzun yıllar. Çünkü Türkiye aydınının, sağda ise batılı “büyük” düşünürleri, solda ise kimi Sovyet metinlerini çevirip aktarmak yetiyordu. Ne haddineydi geri ülke marksistinin araştırma yapmak, sentezlere varmak. Bakın Kıvılcımlı’nın tespitlerine:

Susuş kumkuması” mutlaktı. Üniversite ‘Baba Zeus’ları, önüne gelen Tarih Tezine metelik vermeye tenezzül edemezlerdi. Ya neyderlerdi? Çok sıkıştırıcı genç sorular karşısında: ‘Saçma’ derlerdi. ‘Deli Saçması’

“Kim varmış, yani, ‘bu memlekett’e baştan bilim yapacak? ‘Batılı’ya sözümüz yok. İlla bir Türkiye’nin Türk’ü çıkıp, “Batı”dan intihal etmediği yorum yapmaya kalkışırsa, o, haddini bilmemek ki, Had: Batı biliminden intihal sınırında dolaşmalıydı. O sınırın tekeli ise ancak Akademik kariyerin elinde tanınırdı. Onlar hadlerini bilirlerdi.(Aynı eser, 241-242)

Ancak, yukarda dediğimiz gibi Kıvılcımlı bunlara metelik vermezdi. Onun için görev vardı. Ustalar bir konuya parmak basmışlarsa onu genişliğine, derinliğine öğrenip kavramak ilk görevdi. Ustaların ömrünün ya da zamanının yetmediği konularda ise onların bıraktığı yerden o görevi/araştırmayı sürdürüp tamamlamak da Marksistlerin başlıca görevlerindendi. Yoksa Marksistlerin dinci softalardan farkı kalmazdı.

Kıvılcımlı çok genç yaşlarında bu özgüvene sahipti. 1935 kitapları arasında çıkan kitaplardan birinin adı “Emperyalizm, Geberen Kapitalizm”dir. Bildiğimiz gibi 20 yıl kadar önce Lenin usta da “Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” isimli bir eser yazmıştı. Daha 30’lu yaşların başlarındaki Kıvılcımlı, “taklit ediyor” denir diye düşünmeden Emperyalizmi Türkiye şartları açısından inceleyen bir kitap yazdı. Nitekim 1965 yılında da Lenin’in “Rusya’da Kapitalizmin Gelişimi” kitabını çağrıştıran “Türkiye’de kapitalizmin Gelişimi” kitabını yazar. 1936 yılında o zamanın “parlak” filozoflarından Henry Bergson’u bir kitapla eleştirmekten geri durmaz. Şöyle diyor kitabında Bergson için: (Kitabı yazılışından 72 yıl sonra Sosyal İnsan Yayınları’ndan yayınlamıştık.)

“Fransa’da Bergsonizm hayranlığı, ‘aydın topluluk’ arasında salgınlaşmıştı. Bizde de aynı hal, ‘aydın ve düşünür insanlık’ içinde tutkunluk yarattı. Eskiden bir veya birkaç profesörün gevelediği bu ‘yeni felsefe’, şimdi profesöründen romancısına, tabiat severinden gündelik gazete fıkracısına kadar, ‘aydın ve düşünür insanlık’ın her çeşidinden üyeler edinmiş, adeta yeni bir çevre yaratmış bulunuyor. Zaman zaman, ciddi kılıklı ömürsüz sayfalar içinde ‘kültür’ atakları geçiriyor.

Şekilsizliği, kararsızlığı ve fikirsizliği bir sistem haline getirmek ve yaymak isteyen bu akım, Türkiye’de ananevi kültür uzantıları traş edilmiş olduğu halde, çırçıplak heybetiyle görünüyor. Günlük bir gazetecinin görüş ufku içinde, elde pratik kelbîliği ile sırıtıyor. Bergson’un ve öteki medeni memleketlerdeki Bergsoncuların, geveleyip de bir türlü açıkça ortaya atamadıkları baklayı, bizimkiler kolayca ağızlarından çıkarıveriyorlar. O kadar ki, fikirlerini rastgele nereden aldıklarını, yani ne biçim aşırdıklarını söylemeye gerek görmeyecek bir serbestlikle, Bergsonizm’i, en mantıkî neticesine eriştiriyorlar.

“Onların, yani Fransız emperyalistlerinin ‘en büyük propaganda’ları, bu heyamola [elbirliğiyle kayırarak] ile sivriltip cihana da tanıttıkları Bergsonlarıdır. Demek, bizde ‘Bergson’un şöhreti ve nüfuzu’na kapılıp onu her ne suretle olursa olsun ortalığa yayanlar, böyle bir propagandanın bilinçli veya bilinçsiz aletleridir. (Bergsonizm, s. 13)

Kıvılcımlı’nın devrimci özgüveninin önemli göstergelerinden biri de Hegel üzerine yazdıklarıdır. Henüz yeni harflere aktarılma aşamasında olan “Hegel” araştırmasının girişinde kendi araştırmasını şöyle tanımlıyor: (Bu araştırma eski yazı olup, yeni harflere aktarılma aşaması bitince tarafımızdan basılacaktır. A. Kale)

“Engels’in hiç değilse Feuerbach üzerine “KLASİK ALMAN FELSEFESİNİN SONU” eseri gibi ölmez dirilikte bir etüdü kaldı. Hegel üzerine Marks’ın veya Engels’in öyle ayrı bir incelemeleri olamadı. O boşluğu Diyalektik Maddecilik’e azıcık eğilen her baş duymazlıktan gelemiyor. Herkesin Marks’tan alarak bildiği bir şey vardır. Hegel diyalektiği tepesi üstünde yürür, ayakları üstüne getirilmelidir. İyi ama o baş aşağı duran Hegel diyalektiğinin kendisi neydi ve nasıl tepesi taklak yürüyordu?

“Bunu Marksizm açısından yeterince İŞLEMİŞ ve yeterince YORUMLAMIŞ bir eser var mıdır? Şimdiye dek elimize geçmedi. Hegel üzerine yazılan bütün denemeler, Hegel felsefesini yine hep sırf Hegel’in anlattığı gibi anlatmaya çalıştı. O yüzden Hegelci diyalektik, Hegel’in kendisinde olduğu kadar karışık, ağdalı ve anlaşılmaz kaldı.

“Çünkü aslına bakılırsa Hegel kendisi, kendisini gereği gibi anlamış değildi ve anlayamazdı da. Hegel’i anlamak ve anlatmak için Tarihcil Maddeciliğin imbiğinden geçirmek gerekiyordu. Hegel zamanında ise Tarihcil Maddecilik henüz doğmamıştı.

“Diyalektiğin maddeci açıdan kavranılışı ve kullanılışı sırf Marksizm demekti. Oysa Marksizm’i Hegel’e uygulanmak gerekliydi.

“AŞAĞIKİ ARAŞTIRMA ÖYLE BİR DENEME OLACAKTIR.” (Biz majiskülledik. Hegel metni, giriş bölümünden)

Yazımızı son olarak Cemil Meriç üstadın 8 Mart 1981 günkü Jurnal dergisindeki Kıvılcımlı değerlendirmesiyle bitirelim:

Kıvılcımlı’nın Edebiyat-ı Cedide’yi feth-i meyyit (otopsi) masasına yatırdığı, küçük fakat dopdolu karalamayı kırk yıl önce okumuştum. Nazım’ın şiirleriyle ilk karşılaştığım zaman duyduğum tedirgin ve düşmanca bir ruh haletiyle ayrıldım o sayfalardan. Kıçıkırık bir edebiyat amatörü idim. Lise yıllarının kazandırdığı tek alışkanlık: oldukça ahenkli cümleler kurabilmek, bir yabancı dilde yazılan kitapları az çok sökebilmekten ibaretti. Kıvılcımlı’yı anlayamazdım. Şarkıdan çok çığlığa benzeyen bu ses, demir parmaklıklar arkasından geliyordu. Edebiyat-ı Cedidecileri toptan seviyordum. Kıvılcımlı, porselen mağazasına giren fil gibi, vitrinden hayran hayran seyrettiğim o muhteşem heykelleri deviriyor, çiğniyor, parçalıyordu. Böyle bir katliamdan zevk alamazdım. Yazar, belagat kanunlarını hiçe sayıyor, elindeki balyozu bir dönemin sevgi ve takdirleriyle taçlanmış o kibar heykelciklere savurup duruyordu. Her tahrip içimizde uyuyan canavarı şevke getirir. Otopsi, mahiyetini açıkça bilmediğim günahkâr bir sevinç de telkin ediyordu bana… ‘Otopsi’de yerini bulamamış haşin ve haşarı bir tecessüsün (merakın) arayış ve buluşları vardı. Atak, terbiyesiz, deli dolu bir yazardı Kıvılcımlı. Zincirlerini şakırdatan bir arslan edasıyla kükrüyordu… Kıvılcımlı, Kemalizm’in zaferinden sonra, bir çağ edebiyatını, bütün pislikleri, bütün anakronizmleri ve başarıya benzeyen başarısızlıklarıyla tasfiyeye koşan bir neslin en uyanık, en şuurlu temsilcilerinden biriydi. Marksizm sert bir içki gibi başına vurmuştu. Nazım’ın Resimli Ay’daki ‘Putları Deviriyoruz’ tefrikasını karalamak için şairane kabiliyet, Batı estetiği ile bir miktar yatıp kalkmış olmak yeter de artardı. Ama Edebiyat-ı Cedide’nin gerçek bir otopsisini yapmak, bu edebiyatın hastalıklarını, tercümanı olduğu medeniyetin hastalıkları olarak teşhis etmek, bir kelime ile Batı ile Doğu’nun muhasebesini yapmaya kalkmak, kıyaslanamayacak kadar çetin bir işti. Kıvılcımlı, peygamberane diyebileceğimiz çizgilerle, yapılması gereken araştırmanın oldukça başarılı bir taslağını sundu.

“Daha sonraki Marksçılardan hiçbiri onun vardığı irtifaa (yükseklik) çıkamadılar. Düşünen bir adamdı Kıvılcımlı. Hızlı düşünen bir adamdı. Otopsi, yeni bilgilerle zenginleştirilebilir. O zaman için pek tabii olan aşırılıklar düzeltilebilir. Çığlıkta ahenk aranmaz. Bu bir polemiktir. Kıvılcımlı ülkemizin yetiştirdiği en büyük polemikçilerden biri olmak vasfını uzun zaman sürdürecektir.” (Jurnal, 2. Cilt, Sf. 284-286, İletişim Yayınları)

Ölümünün 43. Yılında bu büyük devrimci ustayı saygıyla anıyoruz.

11.10.2014

Ahmet KALE

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler