Devletin emperyalist siyaseti, faşizm ve Kürt sorunu

Mehmet ÖZGEN yazdı - Krizin görüngülerinden biri ABD hegemonyasının çökmekte oluşu. Büyük ihtimalle hegemonya krizi çoklu seçeneklerle uzun süre devam edecek. Bu seçenekler şimdilik Çin, Rusya, Hindistan olarak görünüyor. Bölgesel hegemonya mücadelesi içinde olanlar olarak da Rusya, İran ve Türkiye’yi saymak gerekiyor.

Devletin emperyalist siyaseti, faşizm ve Kürt sorunu

Dünya toplumu pandemi ile birlikte çok-boyutlu derin bir krizin içine giriyor. Ekonominin, özellikle hizmet sektörü başta olmak üzere,  birçok sektörünün durması, artık hiç bir toplumsal mekanizma tarafından içerilemeyecek boyutları aşmakta olan işsizlik, krizin yüzeydeki görüngüleri.

Bunun karşısında devletler, baskıcı eğilimlerini artırırken yeni kontrol mekanizmalarını gündeme getiriyor. Pandeminin en çok etkilediği ülke olan ABD’de siyahi yurttaş George Floyd’un ırkçı polislerce hunharca öldürülmesi karşısında siyahların beyaz emekçi kardeşleri ile birlikte 40’tan fazla eyalette ayaklanmasından korkan Trump yönetimi ordunun müdahalesini gündeme getirdiği gibi, milislerini göstericilerin üzerine saldırtmaktan da geri durmadı.

Ülkemizde ise Saray oligarşisi, ‘’bekçiler yasası’’ ile 3o bin milis gücünü silahlandırdı; ‘’çoklu baro’’ sistemiyle baroları, dolayısıyla savunmayı etkisizleştirmeyi gündeme getirdi. Aynı böl ve yok et politikası mimar ve mühendis odaları için gündeme gelecek.  Böylece ‘’sivil toplum’’un tasfiyesi, HDP’yi kriminalize ederek onun üzerinden başlatılan siyasal muhalefetin tasfiyesi ile birleşiyor.

Bununla birlikte, gerek dünya ölçeğinde gerekse Türkiye ölçeğinde toplumsal formasyon düzeyinde derinleşen krizden bahsederken, bu krizin aynı zamanda tarihin kurucu anlarını da ürettiğini kaydetmeliyiz. Artık dünya sisteminin kapitalizm-sonrasına doğru evrildiğini gösteren bir çok eğilim var ve bunu gören sosyal tarihçi ve yazarların sayısı da az değil.(1)  Alternatif ya kapitalizmin hiyerarşik ve kutuplaştırıcı özelliklerini de devam ettiren yarı-köleci yarı-feodal bir sistem ya da görece demokratik ve özgürlükçü bir sistem olabilir. Pandemi sürecinde daha da artan toplumun dijitalleşmesi, evde kal talimatının toplumları genel olarak zapturapt alt altına alması, ilk seçeneğin şimdilik daha olası olduğuna işaret ediyor. Ancak gelecek tam olarak belirlenmiş değil; sonuç büyük ölçüde şu andan itibaren örgütlenen siyasi görüşlere ve iradelere bağlı olacaktır.

özgen

Krizin görüngülerinden biri ABD hegemonyasının çökmekte oluşu. Ancak bu hegemonyanın halefinin yine tek bir hegemonyacı devlet olacağı söylenemez. Büyük ihtimalle hegemonya krizi çoklu seçeneklerle uzun süre devam edecek. Bu seçenekler şimdilik Çin, Rusya, Hindistan olarak görünüyor. Bölgesel hegemonya mücadelesi içinde olanlar olarak da Rusya, İran ve Türkiye’yi saymak gerekiyor. Bu son üçü arasındaki mücadelenin Ortadoğu’da özellikle Suriye ve Irak üzerinde, Kuzey Afrika’da, Libya’da yaşandığı bir olgudur.

Hegemonya krizinin, dünyanın nabzının attığı coğrafyamızda feodalizmin işleyişini yeniden üreten jeopolitik gelişmelere yol açtığını görüyoruz. Türkiye, İran, Çin ve Rusya’nın imparatorluk deneylerinin yeniden canlandırılarak jeopolitik stratejilerine yön verdiğine tanık oluyoruz. Dünya 11 Eylül’den sonra ABD’nin imparatorluk ataklarına, bu yönde başlayan Afganistan ve Irak savaşlarına da tanık olmuştu. Ne var ki bu atak hegemonya krizini engelleyemedi. Ancak bu emperyal yönelimlerin, kendi içinde kırılgan olduğunu, parçalanmaları da beraberinde getirdiğini belirtmeliyiz. Yugoslavya’nın parçalanması adeta ortaçağın derebeylikleri gibi, etnik kimliğe ve görece inanç farklılıklarına dayalı site devletlerine yol açmıştı. Ortadoğu’da özellikle Suriye ve Irak üzerinden böyle bir süreç yaşanıyor. Mezhep ve kabile çatışmaları, mafya örgütlenmeleri yoğunluk kazandıkları yerleşim yerlerini, kentleri merkezi iktidar karşısında özerkleştiriyor. Sudan’da, Libya’da, Yemen’deki savaşlar böyle bir parçalanmaya yol açıyor. Bu nedenle, emperyal güç merkezlerinin her zamankinden daha büyük bir tehdit altında olduğunu söylemek mümkün. Güneyden ve doğudan Batıya doğru büyük göç dalgası kültürel ve sosyal çelişkileri bu merkezlerin kılcal damarlarına yayarak tehdidi şiddetlendiriyor.

Burada özel olarak belirtmemiz gereken şey, etnik Kürt bölgelerinin Türkiye, İran, Irak ve Suriye’yi kesen durumu ile özellikle Erdoğan rejiminin emperyal genişlemesi arasındaki çelişkidir. Kürt hareketini bölgede tasfiye ve tecrit yönünde işleyen savaş politikasının ardında bu çelişki var. Çünkü, ‘’sorun’’ olmaktan bağımsız olarak, rejimin emperyal heveslerinin karşısına dikilen en önemli güç ulusal birlik yönelimi her zamankinden daha güçlü olan Kürt hareketidir.

özgen2

Türkiye emperyalist bir politika izliyor. Bunun en belirgin kanıtı jeopolitik stratejisini değiştirmiş olmasıdır. Yeni Osmanlıcılık, bu emperyalist siyasetin ideolojisi olarak geliştirildi. Ergenekoncuların ya da Avrasyacıların siyasal İslamcılarla ittifakının temelinde esasen bu emperyalist siyaset var. Büyük toplumsal olaylara devrimci bir perspektiften bakanlar için Türkiye’nin 1905’i sayılması gereken Gezi İsyanı’nın geleceğe dönük imalarını iyi okuyarak 2014’ten itibaren ve özellikle 7 Haziran 2015 Seçimleri’nin ardından daha belirgin olarak bu siyaset temelinde bir ittifak sistemi geliştirildi. Bir başka deyişle, eski rejimin egemen güçleri ile yeni (siyasal İslamcı) rejim, ya da onların deyişiyle ‘’eski Türkiye’’ ile ‘’yeni Yeni Türkiye’’, yani bütün karşı devrimci güçler ittifak halinde.

Peki ‘’eski-Türkiye’’cileri Siyasal İslamcılarla yaklaştıran neydi, neyi fark etmişlerdi?

Erdoğan’ın Müslüman Kardeşler’in (İhvan) enternasyonal örgütlenmesinin lideri olduğu belli, özellikle Mursi’nin iktidardan düşürülüp hapse atılmasından sonra bu rolü üstlendiği anlaşılıyor. ‘’Ümmetin lideri’’ onun sıfatlarından biri. Küresel lider olarak tanımlanması da bunu ima ediyor.

özgen3

Sünni İslam dünyasının liderliğine yükselmesi, ona cihadist-terörist örgütlerle işbirliğinin kapılarını ve imkanlarını da açtı. Türkiye’de olduğu gibi Avrupa’daki birçok katliamın arka planında onun ve ekibinin planlayıcı olduğunu kanıtlamaya gerek yok, çünkü siyaseti bunu ima ediyor. Ortadoğu’dan Avrupa’ya yönelik mülteci akınını Suriye iç savaşının başlangıcından beri Türkiye yönetiyor. Bu, politik müzakereleri kendi lehine çevirmek ve kredi koparmak için Erdoğan’ın elinde Avrupa hükümetlerini tehdit eden etkili bir silaha dönüştü, öyle ki,’’ terör sizi de vurabilir’’ söylemlerinin hemen ardından katliamların gerçekleşmiş olması biçiminde kendini gösterdi. Suriye politikasının sosyal temelini başından beri Suriye’deki İhvan’ın oluşturduğu da malum.

Öte yandan, Saray rejiminin, Cemaat’in (FETÖ’nün) özellikle Afrika’da ve Türki cumhuriyetlerdeki ilişkilerini bu ülkelerle ikili anlaşmalar yaparak devraldığı da bir gerçek. Cemaatin okullarını Hüdai Vakfı devraldı. Bu vakıf, özellikle Afrika'da Erdoğan'ın liderliğini desteklemeye yönelik projeler üretiyor, Erdoğan’ın kendisi de Afrika liderlerini bu projeleri desteklemeye davet ediyor. İslamcı ideolojiyi yayılma politikasının bir aracı olarak kullanıyor.

Devlet olarak bu ülkelerin birçoğu ile askeri anlaşmalar yapıldı. Bunların bazılarında ve diğer ülkelerde askeri üsleri var. (Katar, Sudan, Nijerya, Çad, Somali, Arnavutluk, Azerbaycan, Irak)  Libya'da El-Watiya ve Misrata’da drone ve deniz üssü kurmaya hazırlanıyor.

İşte Türkiye'deki büyük sermaye çevrelerinin, ergenekoncuların, eski rejim egemenlerinin gördüğü İslamcı ideolojinin sermayeye ve devletine yeni yatırım ve nüfuz alanları açmaktaki etkisidir. Cemaat, İngiliz sömürgeci misyonerleri gibi, 70 ülkede Türkçe öğreten okullar açmakla öncü rol oynamış ve bu çerçevede ekonomik ilişkiler geliştirmişti. ‘90’lı yılların sonu ikibinlerin başında devletin zirvesi ve sermaye çevreleri bunu alkışlıyordu.

Açıktır ki, emperyalist siyaset o günlerden bu yana geliştirilen bir devlet politikasıdır.

özgen4

Dikkat edilirse, Suriye’nin kuzeyinin işgal edilmesi ve orada sömürgeci bir ilhak politikasının hayata geçirilmesi ittifak sisteminin geliştirilmesinin başlamasından sonra gerçekleşti.

Kürt hareketine karşı tasfiyeci politika da bundan sonra adım adım gelişti. Tek-adam yönetimine dayalı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne yol verilmesi de emperyalist siyasetin ihtiyaç duyduğu daha da merkezileşmiş bir idari yapının gereğidir. Böyle bir siyaset izleyen bir devletin faşizmi bir yönetim biçimi olarak geliştirmesi anlaşılır olmalıdır. Bütün kaynakları sermaye sınıfına, özellikle onun en saldırgan fraksiyonu İslami sermayeye aktarmakla yetinmeyip şimdi de kıdem tazminatına göz koyması ancak emekçi sınıflar üzerinde doğrudan devlet şiddeti uygulamakla, faşist devlet biçimi ile olur.

İlerici ve seküler Kürt hareketi, bu emperyalist siyasetin önündeki en büyük engeldir. HDP’nin sosyalistlerin önemli bir bölümüyle ittifak siyasetinin geliştiği zemin olarak belirmesi ve 7 Haziran Seçimleri’nde yüzde-13 oy alması zaten bir tehdit olarak algılanmıştı. Bu ittifak, gerçekten bir halk demokrasisi şeklini alması halinde daha büyük bir tehlike arz edecektir. O nedenle tasfiyesi sürdürülmektedir. Demokratik Toplum Kongresi’ne yönelik operasyon bu tasfiyenin en son halkasıdır. Dolayısıyla, erken ya da zamanında seçimler gündeme geldiğinde HDP’nin seçime girmesinin engellenmesi güçlü bir ihtimal olarak görülmelidir. HDP’nin kapatılma kampanyasını Aydınlık ve Vatan Partisi üstlenmiş bulunuyor. Bunu öncelikle bir Ergenekon talebi olarak değerlendirmek gerekir.

Şimdi bu tasfiye, yukarıda değindiğimiz gibi, genel olarak toplumsal ve siyasal muhalefetin tasfiyesi ile birleştiriliyor. Ve bu birleştirme bir yandan da özellikle Millet İttifakı üzerinde, demoklesin kılıcı olarak tutulmaktadır. Ya emperyalist siyasetin yanında olursunuz (akıllı, millici muhalefet) ya da tasfiye olursunuz. Dolayısıyla Millet İttifakı’nın dağılması ihtimal dahilindedir. CHP yönetiminin yeni jeopolitik stratejiye karşı tavır almak yerine zımnen onay vermesi, böylece rejimi yıkmaya yönelik bir strateji izlemek yerine ona muhalefet etmesi (majestelerinin muhalefeti anlamında) bu ihtimali kuvvetlendiren etkenlerden biridir.  İyi Parti zaten Erdoğan’a karşı açık kapı siyaseti izlemektedir. Devlet Bahçeli'nin sağlık durumu, bu haliyle ittifaka oy da kaybettiriyor olması (2), Mart 2021’deki kongrede yeniden genel başkanlığa aday olmamasını ve neticede İyi Parti ile MHP’nin, Akşener'in liderliğinde yeniden birleşmesini gündeme getirebilir.

Bu emperyalist siyasetin, savaş harcamalarının bütçeyi, Merkez Bankası’nın yedek akçelerini bitirdiği malum. SWAP anlaşmaları, halktan toplanan paralar,  yardım kampanyalarının ‘’kayıp’’ paraları, zamlar, cezalar. Her şey büyük ölçüde silahlanmaya, askeri sanayiinin geliştirilmesine, Suriye’de ve Libya’daki paralı askerlere, Kuzey Suriye'deki sömürgeci yapılanmaya gitmektedir.

Enerji ve inşaat şirketlerinin çıkarlarını temsil eden rejimin, kaderini neredeyse Libya’daki petrol ve doğal gaz kaynaklarının denetimini elde etmeye bağlaması, Türkiye tarafından hem Afrika boynuzundan hem kuzeyden kuşatıldığını düşünen ve Fransa’nın kışkırttığı Mısır’ın ordusunu teyakkuza geçirmesinden de anlaşılacağı gibi, savaş riskini artırmaktadır.

Görev bu emperyalist siyasetin karşısına geçiş programı mantığına dayalı devrimci bir siyaset koymaktır.

 

(1) Özellikle Immanuel Wallerstein, Randall Collins için bkz: Kapitalizmin Geleceği Var mı? (Metis 2013); Çağdönümü ve Olasılıklar (Bilim ve Ütopya, 1994), Küreselleşme ve Devrim (Kızılcık Sosyalist Dergi, 2001), Devrim ve Karşı-Devrim (Kızılcık SD, 2003 --www.kızılcık.org)  başlıklı yazılarda, burjuva uygarlığın bir krizde olduğunu, kapitalist sistemin kendini-yeniden üretme potansiyellerinin sınırına geldiğini; özellikle kullanım değeri-değişim değeri arasındaki ilişki bağlamında çözülme-başkalaşım yaşadığını anlatmaya çalıştım.

(2)  Sık sık neredeyse haftada bir anket yapılmasından huylanmak gerekir. Bunun bir nedeni bu algıyı yaratmak da olabilir. Anketlere AKP’nin düşük yoğunlukta, MHP yönetiminin ise sert tepki vermesi, dikkat çekicidir.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler