Dayanışma ağları üzerine sesli düşünceler

Cem ÇEKİL yazdı - Önemli olan bu dönemi aşabilecek araçları yaratabilmekte, yan yana gelebilmekte ve yaratıcılığı çeşitlendirdikçe, daha yaygın ve güçlü bir biçimde örgütlendikçe yeni bir dünyanın mümkün olduğunu hissetmekte, hissettirebilmekte...

Dayanışma ağları üzerine sesli düşünceler

Covid-19’un Çin’in Wuhan kentinden Dünya’ya yayıldığı Kasım 2019’dan bugüne kadar geçen sürede yaşananlara canlı olarak tanık oluyoruz. Virüsün Çin Hükümeti tarafından resmen tanımlandığı ve kabul edildiği tarih Aralık 2019, Türkiye’nin resmen tanıma ve kabul etme tarihi ise 11 Mart 2020. Bu zaman zarfında birçok kesimden gelen önlem taleplerine kulak tıkayan, bitki çayları, çorba ve dualarla süreci ciddiye almayan siyasal iktidar yaşanan gelişmelerin sorumlusudur.

Virüsün yayılması, gelişmesi, olası önlemler, aşı (ilaç) vb. konular uzmanlık gerektiren meselelerdir ve birçok bilim insanı, sağlık çalışanı bu konuda yazılar, makaleler kaleme aldı/alıyor. Benim bu yazıda üzerinde durmak istediğim temel mesele ise; virüsün hayatımıza girmesiyle başlayan süreç içerisinde ortaya çıkan dayanışma ihtiyacının nasıl ne şekilde hayat bulduğu ile ilgili.

 

Kuruluş süreci

Virüsün, Dünya Sağlık Örgütü tarafından Pandemi olarak tanımlanması meselenin boyutlarını kavramamız açısından önemli oldu. Ülkemizde virüsün varlığının resmen kabulü olan 11 Mart 2020 tarihinden itibaren İstanbul’un çeşitli ilçe ve mahallelerinde “Dayanışma Ağları” kurulmaya başlandı. Elbette kendiliğinden, pat diye başlayan bir süreç olmadı bu.

Komünal dönemlere dek uzanan “dayanışma” ilişkisi günümüze kadar çeşitli zamanlarda ve biçimlerde süregeldi. Tarıma dayalı üretim ilişkilerinin belirleyici olduğu dönemlerde İMECE biçiminde, sol muhalefete dönük saldırıların yaşandığı dönemlerde Devrimci Dayanışma, uluslararası savaş ve işgal dönemlerinde Enternasyonal Dayanışma, işçilerin patronlar tarafından sömürülmesine karşı Sınıf Dayanışması gibi birçok biçimde süregelen dayanışma ilişkilerine tanık olduk, oluyoruz. İnsan olmanın esasında varolan/olması gereken, bencilliğe karşı dayanışmayı, rekabetçiliğe karşı paylaşmayı büyütmeyi amaçlayan bir ilişkiler dizgesine dayanışma ilişkileri adını veriyoruz. Geçmişten bugüne çeşitli dönemlerde farklılıkları olmasına karşın bu niyet ve duyarlılıkla değişen, gelişen dayanışma ilişkileri pandemi döneminde tekrar belirleyici bir ivme kazandı. AKP’nin; yoksulu, işçiyi hiçe saydığı, emekli kesimi gözden çıkardığı, sermayeyi kurtarmaya, iktidarını süreklileştirmeye çabaladığı ve şeffaf olmayan bir süreç yönetme anlayışının da bir sonucu olarak filizlendi Dayanışma Ağları. 15 Temmuz gibi corona salgınını da fırsat olarak değerlendiren AKP İktidarı, pandemi döneminde Kanal İstanbul’la ilintili bir ihale gerçekleştirdi, HDP’li belediyelere kayyum atamaya devam etti, süreci yönetme biçimiyle sermayenin çıkarlarını gözeten bir noktada durduğunu bütün açıklığıyla gösterdi. Salgın döneminde işsiz kalan, ücretsiz izne çıkarılan ve evde açlık sokakta virüs tehlikesiyle yüzyüze bırakılan halkın büyük çoğunluğu AKP’nin bu süreci hakkaniyetli, adil ve şeffaf yönetmediğinin ayırdına vardı. Kapitalizmin aşırı kar hırsının dolaysız sonuçlarından olan  “doğal afet” dönemlerinde de siyasal iktidar krizi yönetme becerisinden yoksun olduğu gibi, halkı değil bir avuç sermayeyi koruma anlayışının takipçisi oldu.

Halkın yüz yüze geldiği sorunlara siyasal iktidarın çözüm bulamaması, vergisini ödemesine rağmen devletten yeterli ve hakkaniyetli destek görememesi, yurttaşlar için dayanışma ihtiyacını daha da yakıcı bir hale getiriyor.

2020 Mart’ında kurulmaya başlayan dayanışma ağları özellikle ve öncelikle İstanbul’un çeşitli ilçe ve mahallerinde kurulmaya başlandı. “Ya Kanal Ya İstanbul Koordinasyonu”nun yerel ayaklarını kurmaya çalıştığı döneme denk gelen pandemi süreciyle birlikte dayanışma ağları da kendilerini şekillendirmeye başladılar. Ya Kanal Ya İstanbul Koordinasyonu’nun yerel ayaklarının kurulmaya çalışılması sürecinin pandemi döneminin hemen öncesinde gündeme gelmesi Dayanışma Ağlarının da oluşumu sürecine hız kazandırdı.  Örgütsel formların benzerliği, birbirine yakın hassasiyetlere sahip olunması, aktivistlerinin dünya görüşlerindeki asgari ortaklıklar iki sürecin birbirini beslemesine hizmet ettiği gibi, Dayanışma Ağlarının da kısa bir süre içinde filizlenmesine imkan sağladı.

 

day

 

Dayanışma Ağları ne yapıyor? Ne amaçlıyor?

İstanbul’un bir kaç ilçe ve mahallesinde başlayan dayanışma ağları (DA) şu anda 23 ilçe/mahallede faaliyet yürütüyor.

Elbette pandemi süreci geçmiş deneyimlerimizden farklı yepyeni bir deneyim alanıydı ve yeni ilişki biçimlerinin tesisini gerekli kılıyordu. Mesela fiziksel mesafe… Bu gereklilik ilişkilenmede bir dizi zorluk yaratıyordu.  Ancak zorlukların yanı sıra yeni imkanlar da sunuyordu.

Sokağa çıkma yasağına tabi yurttaşlarımızın (65 yaş üstü ve kronik rahatsızlığı bulunanlar) alışverişleri, hayvan gezdirme, ihtiyacı olanlara dayanışma kolisi ulaştırma gibi hızlı acil ve temel ihtiyaçları karşılamak/dayanışmakla başladık işe. Yol aldıkça, ilerledikçe, “Başka Neler Yapabiliriz?” sorusunu sorduk kendimize ve dayanışma ilişkilerini geliştirme/ilerletme sürecimiz, farklı deneyimleri gözlemleme, onlardan öğrenme süreciyle iç içe geçti gün geçtikçe.

Gerek toplumsal hafızamızda olanlar, gerekse dayanışma bahsi söz konusu olduğunda tarihten öğrendiklerimiz ve kapitalist sistemin öncelikleri ve krizleri yönetme tarzı bildiğimiz şeylerdi. En nihayetinde virüsün kapitalizmin aşırı kar hırsının yarattığı ekolojik yıkımın dolaysız sonuçlarından biri olduğunu biliyoruz. Kapitalistlerin sorunu köklü biçimde çözmek, yok etmekten uzak politikalarına tanık oluyoruz, hatta verili durumu ekonomik, politik olarak fırsata çevirmenin, tahakküm ilişkilerini sıkılaştırmanın aracı haline getirmeye çalıştıklarını yaşayarak görüyoruz. Kapitalizmin bu durumun müsebbibi olduğunu da biliyoruz, kısa ya da uzun vadede virüsü yok etmeye değil yönetmeye çalıştıklarını da görüyoruz. Dolayısıyla acil ve temel ihtiyaçların hızla giderilmesinin yanı sıra bu düzeni, onun yetmezliklerini ve hatta sorumlusu olduğunu bilmek yetmez teşhir etmemiz de gerekiyor.

Dayanışma Ağlarının ilk etabını kendini kurma, acil ve temel ihtiyaçları karşılama olarak olarak düşünebiliriz. Tabi bu kuruluş tek başına kendini deklare etmekle yeterli olmayacaktır. Kendi yerelini, oranın özgünlüklerini, birey ve kurumların katılımını dikkate alan, rutin faaliyetleri aksatmayan, katılımcılığı esas alan karar mekanizmaları, pratik işler vs. vs. aşağı yukarı belirli bir olgunlaşma dönemine doğru dümen kırmalıdır. Var olan durumdan dolayı fiziki iletişim yerini daha çok sosyal medya iletişimine hapsetmiş olsa da bununla yetinmeyip kurumsallaşmayı (hangi zeminde olduğu önemli değil) esas alan bir anlayışı geliştirmemiz gerekmektedir.

Kabaca kuruluş süreci diye aşamalandırmak gerekirse 1. Aşama (ilk etap) birçok yerde henüz tamamlanmış değil, bahsettiğimiz, önerdiğimiz biçimler, örgütlü ve kurumsal işleyiş açısından elzemdir. Birçok DA’nın da bunun çabası içinde olduğunu bilmemiz gerekir. Ki çoğu yeni kurulanlar, kurulma aşamasında olanlar ve kurulmayı bekleyen ilçeler/mahalleler ve belki de başka iller de vardır.

Bahsettiğimiz 1. Aşamayı tamamlayan veya kıyısında olan ağlar da elbette var. Düzenli periyodlarla toplanan, meclisler biçiminde örgütlenen, rutin pratikleri olan, komisyonlar kurabilen ve temel/acil ihtiyaç dışında sürecin politik nedenleri üzerine söz söyleyen, hareket eden, gerek AKP’yi gerek kapitalizmi sürecin mimarı atfeden bir bakış açısı, kısacası virüsün politik nedenleri üzerine söz söyleyen ve kısmen cevap üreten/üretmeye çalışan dayanışma ağları 2. Aşamaya geçiyor demektir. İlk yan yana gelişleri neden sonuç ilişkisiyle politik muhattaplar üzerinden tarifleyen ve bahsettiğimiz süreçleri yaşamış olmak 2. Aşamaya geçişin göstergesidir. Gezi döneminden hatırlarız, ilk zamanlar “Tayyip İstifa!” sloganları birkaç gün içinde “Hükümet İstifa!” diye evrilmişti. Şu an içinde bulunduğumuz süreci de böyle okumak gerekir. Taleplerde ya da teşhirlerde bir aşama kaydetmemiz gerekiyor. Örneğin ülkemizde yöneten kesimin AKP/Saray olması bir dezavantajdır elbette ancak sermaye ve onun süreçten beklentileri, talepleri de görülmelidir. Salt AKP karşıtlığı değil bir bütün olarak kapitalist sistem eleştirisi üzerinden bir söyleme doğru ilerlememiz lazım. Kapitalizmin yarattığı virüs ve onu yöneten rejim birlikte eleştirilmelidir. Kopuk değildir çünkü…

2. Aşama diye tarif ettiğimiz dönemde örneğin; zorunlu olmayan işkollarının çalışmaya zorlanması, ücretsiz izin uygulamasının yasalaşması, “Çarklar dönüyor işçileri ölüyor!” söylemi, çalışanların uğradığı hak gaspları ve 1 Mayıs gibi gündemlerde dayanışma ağlarının büyük çoğunluğu ses çıkardı, söz söyledi. Nurtepe Güzeltepe Dayanışma Ağının gönüllüsü aynı zamanda Disk Dev Yapı-İş Avrupa Yakası sözcüsü Hasan OĞUZ’un çalışırken Covid-19 sonucu yaşamını yitirmesine verilen reflekste bu aşamanın elzem oluşunu ve verilen tepkinin belirli bir olgunluk seviyesinde olduğunu göstermiştir.

 

day2

 

Yardım mı dayanışma mı?

Bu aşamada en kritik olan durum ise, “Yardım mı, dayanışma mı?” sorusudur. Esasen kuruluşundan bu yana dayanışma ağları yardımın ve onun toplumsal karşılığının ne olduğunu iyi bildiği için özen gösteriyor bu söylem ve söylemin yarattığı alt metne. Yardım denen şeyin muhtaciyet ve buna bağlı olarak minnet ve tahakküm ilişkisini geliştirdiğini, özünde sadaka kültürünü yeniden ürettiğini bilerek hareket etmeliyiz. Ve bu ilişki daha çok bireyseldir, sorun da çözüm de bireysel kalır. Özellikle dayanışma dememiz salt bir kavram kullanma tercihi değil, dayanışmanın toplumsal yan yana gelişin anahtarı olduğunu, sorunun da çözümün de toplumsal olduğu gerçeğini biliyor olmamızdandır. Yani bireyin dayanışmaya ihtiyaç duymasının salt kendisinden kaynaklı değil, toplumsal bir mesele olduğu ve ihtiyaç sahibi olmasının nedeninin politik iktidardan kaynaklandığı gerçeğiyle yüzleşmesini sağlamaktır.

 

day3

 

İktidarı teşhir mi açığı kapatmak mı?

Çalışmalara yürütürken başka bir ince çizgi de, acil/temel ihtiyaç üzerinden dayanışma kurarken kimi zaman iyi niyetimizden kaynaklı yaşadığımız handikaplardır. Bu handikaplar örneğin; sağlık çalışanlarının ekipman ve sağlıklı beslenme ile gıda eksikliği hepimizin bildiği ve dönem dönem basına da yansıyan gerçeklerdir. Bu aşamada o eksikliği teşhir etmek ile o eksiği gidermeye çalışmak arasında bir tercih yapmamız gerekiyor. O da iktidarın kendi çıkarı için bu ekipmanları yurtdışına göndermesi ve kendi çalışanlarının canını hiçe sayması olarak teşhir edilmelidir. Gerekirse sosyal medyada gerekirse hastane önlerinde açıklamalar konuşmalar bildiriler ile de bu durumu teşhir etmeliyiz. Elbette gönlümüz razı değil ancak bilmeliyiz ki çok daha kötü koşullarda çalışanlar da var. Hepsine yetişemeyiz, yetişmek zorunda da değiliz, bunlar tam da devletin yapması gereken görevleridir. Bu bilinçle hareket edersek teşhir; hem sorunun temelli çözümü, hem muhataplarını harekete geçirme hem de çalışmak zorunda olan işkollarıyla ilgili ciddi süreklilik arz eden çözümler bulmak zorunda kalırlar. Hem de halkın hak arama/alma süreçlerinin bir parçası olmasına, politikleşmesine de vesile olur bu yaklaşım.

 

day4

 

Ne yapmalı?

Her ne kadar tekrara düşmeyelim desek bile derdimizi anlatmak için kısa da olsa tekrara düşüyoruz maalesef. Kaldığımız yerden devam edecek olursak; yok sayılan, gözden çıkarılan, ölüm-açlık ikilemine terk edilen milyonların ses çıkarmasına vesile olmak, hak alma/talep etme ve yaşamı için ses çıkarmasına kapı aralamak ve çaresiz geleceksiz değil çözümün bir parçası olduğu gerçeğini hatırlatacak bir yaklaşım içinde olmak gerekir.

Yazının başında dediğimiz gibi kuruluş aşamasını tamamlamak, periyodik toplantılar yapabilmek, komisyonlar üzerinden sorumluluğu paylaşmak, katılımcılığı esas alan meclisler biçiminde örgütlenmek gerekir. Sonrasında yine belirttiğimiz gibi çalışma alanlarını genişletmek, mümkünse mahalle-sokak meclislerine kadar yerelleşebilmek, çalışma ve söylemlerimizi politik muhataplar üzerinden teşhir ve talep etmek, sosyal medyayı daha aktif kullanmak ama sokakları da hareketlendirmek (afiş, duvar gazetesi, bildiri, basın açıklamaları) yeni dönemin özgünlüklerine göre yaratıcı eylem/etkinlikler geliştirmek gibi çeşitlendirmeli, geliştirmeliyiz faaliyetlerimizi.

Önümüzde iki önemli mesele bulunuyor. Bunlardan biri işsizlik ve yoksulluğun derinleşmesi, ikincisi sağlıklı gıdaya erişmenin zorlaşacağı ve hatta imkansız hale gelme olasılığıdır. Ve tabi bunların toplamı bize esasen muhalefet boşluğunun derinliğini görmemizi de sağlıyor. Pandemi döneminde sermayenin ve iktidarın yaptığı en büyük fırsatçılıklardan biri kuşkusuz çıkarılan yasalardır. En öne çıkanı da “ücretsiz izin”dir. Ücretsiz izin ile asgari ücret fiilen 1.170 TL oldu, kıdem tazminatı hakkı gasp edildi. Ayrıca ücretsiz izin ya da kısmi ödeme alan işçilerin prim gün sayısı donduruldu, sermayenin çıkarı için o ücretler hazineden harcandı, sermayenin hiçbir kaybı olmadı. Ve o paralar zaten verdiğimiz vergiler, ayrıca da başka vergiler ve vergi artırımları ile yine bizim cebimizden alınacak. Bunun yanı sıra bu dönem ve sonrasında yaşanacak iş kaybı, düşecek üretim, ithalatta eksilen kalemler vs. hepsi halka işsizlik, yoksulluk, vergi ve zam olarak geri dönecek. Bu dönemde çalışma yürüttüğümüz her ilçe ve mahallede sonuçlarını göreceğimiz bu işsizlik ve yoksulluğa, buna bağlı olarak yaşanacak hak gasplarına karşı bir refleks geliştirmeliyiz. İşçi dayanışma hattı olabilir, işçi hakları komisyonları olabilir, bir şekilde bu meseleye de temas edeceğiz ve bir şeyler yapmak için harekete geçmeliyiz. İlerici devrimci demokrat avukatların da desteği ile sürece hazırlıklı olmalıyız ve tabi bütün bunları, sendikalar, emek ve meslek örgütleriyle mümkünse eş güdümlü ve birbirini besleyen biçimde planlamalıyız.

Yine buna da bağlı olarak sürecin getirdiği temel problemlerden biri de sağlıklı gıda ve tarımsal ihtiyaçların nasıl karşılanacağı? Ekin ekme zamanı ne düzeyde gerçekleşti mesela? Zaten mazot fiyatları, tohumda dışa bağımlılık, yüksek krediler, kotalar, düşük ücretle alımlar vs. ile üretim yapamaz hale getirilen çiftçiler bir de uluslararası sermayeyle rekabete terk edildi. Yetmedi devlet ihracatta vergiyi kaldırıp çiftçiyi iyice hareket edemez, üretemez hale getirdi. Şimdi bir de pandemi sürecinin etkileriyle tarımsal üretim korkutucu boyutlara ulaştı. Zaten ithal tohum, GDO vs. üzerinden sağlıklı gıdaya ulaşmak zor iken şimdi neredeyse imkansız hale geldi. Kimi dayanışma ağları balkonda ekim, ortak bahçeler vs. ile örnek teşkil edecek çalışmalar başlattı. İmkanlar dahilinde her yerde bu ve benzeri ekim işlerini teşvik etmeli, önayak olmalı ve bu adımların atılması için ilgili/yetkili merciler ile irtibat kurmalıyız. Bu sadece pandemi dönemine dair değil kültürel olarak da tüketmek esaslı değil üretime dayalı bir kültür inşa etmeliyiz. Ve bununla yetinmeyip atıl durumda bulunan geniş arazileri, büyük yerleri örneğin İBB ile birlikte tarımsal üretime açmalıyız. Örneğin Arnavutköy civarında İBB ve dayanışma ağları Kanal İstanbul arazisi üzerinde ekim işine başladı. Bu ve benzeri çabaları desteklemeli mümkünse ön ayak olmalıyız.

 

day5

 

Sonuç olarak;

Yukarıda bahsettiğimiz birçok pratiği yaptık ve yapmaya devam ediyoruz. Yukarıda açıklamaya çalıştığımız faaliyetleri, özgünlükleri dikkate alıp, temel ve acil ihtiyaçlarına göre şekillenecek dayanışma ağları ile hayata geçebilme olanağı mevcuttur. Tabi ki başka araçlarla, biçimlerle de yapılabilecek birçok çalışma var. Önemli olan bu dönemi aşabilecek araçları yaratabilmekte, yan yana gelebilmekte ve yaratıcılığı çeşitlendirdikçe, daha yaygın ve güçlü bir biçimde örgütlendikçe yeni bir dünyanın mümkün olduğunu hissetmekte, hissettirebilmekte... Uzunca süredir muhalefet edememenin sıkışmışlığını yaşayan, itirazını söylemekten imtina etmek zorunda kalan milyonlarca insan var. Dayanışma ağları veya benzeri örgütlenme çabaları milyonlar içinde vücut buldukça sesimiz çok daha gür çıkacak…

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler