Bu sefer karşı bir devrim olacak mı? Arap Baharı sonrası mevsimler

Gilbert ACHCAR:" Arap Dünyasındaki sorun Latin Amerika ve Doğu Asya ülkelerindeki gibi siyasi modernizmin, sosyoekonomik sürece son dokunuşlarını yapamamısı yani siyasi sistemin isteklerini ifade eden topluma ya da ekonomiye uyum sağlayamaması değil; daha çok 1980’li yıllardan bu yana siyasi sistemin sosyal ve ekonomik gelişmeyi bizatihi tıkaması.

Bu sefer karşı bir devrim olacak mı? Arap Baharı sonrası mevsimler

Çeviri: Mustafa Kemal Ersöz

Sudan ve Cezayir’de son zamanlarda ortaya çıkan ayaklanmalar 2011 yılında göz ardı edilen hataların sonucunda ortaya çıktı.

Halk ayaklanmaları Arap dünyasında aylarca konuşulan 2011 yılındaki devrim hareketini hatırlatıyor. Sudan’daki ayaklanmalar 19 Aralık’ta başladı ve Cezayir’de ise 22 Şubat’ta ortaya çıktı. Bu hareket Tunus, Mısır, Bahreyn, Yemen, Libya ve Suriye’de Arap Baharının başındaki büyük ve barışçıl gösterileri anımsatıyor.   

Yorumcular bu sefer çok daha dikkatli davranıyor ve direkt yorum yapmak yerine sorular sormayı tercih ediyor çünkü Arap Baharının sonucunda ortaya çıkan acı hayal kırıklarının farkındalar. 2011 yılında Bahreyn’de başlayan ve birkaç hafta sonra Körfez İşbirliği Konseyinin (GCC) petrol tekerkçiliğinin de etkisiyle bastırılan ayaklanmalar ülkelerin durumları ve özellikleri göz önüne alındığında bir istisnasıydı diyebiliriz. Ama iki yıl sonra bölgede yeni zincir reaksiyonun etkisiyle tersine bir devrim karşıtı süreç başladı.   

2013 yılının bahar ayında Beşar Esad, İran ve diğer bölge ittifaklarının yardımıyla yeni bir saldırı başlattı. Sonrasında baskıcı Mısır rejimi ordu destekli güçler ile yeniden tesis edildi, ardından ise Tunus devrik hükümeti yeniden güç kazandı, Kahire ve Tunus’ta Müslüman Kardeşlere bağlı güçler ilk devrim hareketini kötüye kullandılar. 2013 yılındaki gelişmeler sonrasında yüreklenen Libya ve Yemen rejimleri devrimi destekleyen gruplarla birlikte iyimser muhalefet ittifakını kurdu ve Müslüman Kardeşlerin düşmanlığını paylaşmış oldular. Zorla gücü eline alma girişimleri ise iç savaşla son buldu. “Arap Kışının” yarattığı melankolinin etkisiyle ortaya çıkan totaliter terörist girişimi IŞİD büyük bir güç kazanmış oldu.

Her ne kadar El Kaide’nin bir fraksiyonu olan bu grup sonunda Irak ve Suriye’de bastırılmış olsa da (aynı birliğin altında hareket eden güçler Libya, Sina yarımadası ve Arap dünyasının dışında da aktif olsalar da), diğer devrim karşıtı güçler halen saldırgan bir durumda olmaya devam ediyor. Esad klanı, Rusya ve İran’ın yardımıyla Suriye bölgesini yeniden fethetmeyi başardı. Mısır’da devlet başkanı Abdül Fettah El-Sis’inin otoriter rejimi ise Sudan ve Cezayir’deki ayaklanmaların etkisini hiç önemsemeden kendisinin 2030 yılına kadar yönetimde kalmasını sağlayacak yasa değişikliklerini kabul etti [1].

Uzun süreli bir devrim süreci  

Libya’da, Sisi hayranı General Halife Hafter – Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Rusya, Fransa ve onlara yeni katılan Birleşik Devletler tarafından destekleniyor – Nisan ayından beri tüm ülkenin kontrolünü eline almak için batıda askeri bir saldırıyı yönetiyor. Hafter, Birleşmiş Milletler, Müslüman Kardeşler, Katar ve Türkiye tarafından tanınan Ulusal Uyum Hükümetini bölgeden çıkartmak ve Birleşmiş Milletlerin yeni, kucaklayıcı bir siyasi çözüm bulmak için uyguladığı arabulucu sürecini yok etmek istiyor. Yemen’de iç savaş halen hızla devam ediyor ve savaşın sonuçları Suudi liderliğindeki koalisyonun müdahalesi ile daha da kötüye gitmiş durumda. Yakın gelecekte ya da ulusal yeniden birleşme ile bölgede barışın sağlanacağına dair neredeyse hiç umut yok.

Bu devrim karışıtı eğilimi göz önünde bulundurduğumuzda Sudan ve Cezayir’deki ayaklanmaların yeni bir Arap Baharından çok kendi içinde değişen ve zıtlaşan bir ayaklanmaya benzediği düşünülüyor. Bu ayaklanmalar kısa süre içinde büyüyüp yayılabilir ya da acımasız bir şekilde durdurulabilir, ama sonuç ne olursa olsun bu ayaklanma hareketi bölgenin geleceğini ciddi şekilde etkileyecek.

Buna karşılık 2011 yılında bu ayaklanmaların uzun süreli bir devrim sürecinin sadece ilk aşaması olduğu doğrulandı. Arap Baharı terimi halen anlamını korumaya devam ediyor, her ne kadar kısa sürede anlaşılması mümkün olmasa da bir süre sonra umut edildiği gibi barışçıl bir demokratik sürece geçişi sağlayabilir ancak bu “mevsimin” ilk aşamasının daha yıllarca hatta on yıllarsa sürebileceği tahmin ediliyor. 

Arap Dünyasındaki sorun Latin Amerika ve Doğu Asya ülkelerindeki gibi siyasi modernizmin, sosyoekonomik sürece son dokunuşlarını yapamamısı yani siyasi sistemin isteklerini ifade eden topluma ya da ekonomiye uyum sağlayamaması değil; daha çok 1980’li yıllardan bu yana siyasi sistemin sosyal ve ekonomik gelişmeyi bizatihi tıkaması. Bunun ilk belirtilerinden biri de bölgedeki gençlerin çoğunun uzun süredir işsiz olması ve bu konuda dünya rekoru kırmaları.

Ekonomik Zayıflama 

2011 olayları eğer ekonomik önceliklerde radikal bir değişiklik olabilseydi, yeni ve uzun süren stabil bir sürecin başlamasını sağlayabilirdi; ancak devlet sistemleri ekonomik durağanlığa neden olduğu için böyle bir sürecin başlaması imkansız hale geldi. Böyle bir değişiklik olmadığından protestolar büyümeye devam etti.  Çünkü Arap Baharının yarattığı dengesizlikler genel ekonomik zayıflığı daha da kötü hale getirdi. Her ne kadar devrim karşıtı saldırılar devam etse de Arapça konuşulan ülkelerde 2011 yılından beri büyük protestolar yaşandı.

Tunus genellikle Arap Bahar’ının başarı hikayesi olarak yansıtılıyor çünkü Tunus bu süreçten demokratik kazançlarla çıkmayı başardı. Her ne kadar yorumcular bunu ifade etme konusunda başarısız olsalar ve bu sürecin “kültürel” değişiklik boyutuna baksalar da (Tunus devleti son 300 yıldır aynı şekilde ilerlediği için) “Tunus istisnai” durumu aslında Arap dünyasında hem bağımsız hem de etkili işçi hareketini başlatan Tunus’un Genel İşçi Birliği (UGTT) ile doğrudan ilgili diyebiliriz. Ancak Tunus, 2016 yılının Ocak ayında Kasserine’de yapılan da dahil olmak üzere yerel ve ulusal protestolar ve 2018 yılının Ocak ayında yapılan büyük gösterilerle sarsılmaya devam ediyor. 2011 yılından bu yana Fas (2016 Ekim’inden beri özellikle de Rif bölgesinde), Ürdün (özellikle 2018 baharından beri), Irak (2015 yılından veri aralıklı olarak) da dahil olmak üzere o bölgelerdeki ülkelerde ciddi bir sosyal değişim talepleri görülüyor. Sudan, 2013’te zorla bastırılan da dahil olmak üzere 2011 yılından beri gösterileri bastırma konusunda güçlük çekiyor.   

Bu ülkelerdeki protestolar genel anlamda işsizlik ve geçim sıkıntısı ile ilgili. Bu sorunlar neo-liberal kesimin çok güvendiği Uluslararası Para Fonu’nun beceriksizlikleri ile daha da kötüye gitti.

Dogmatik yönetim biçimi nedeniyle deneyimlerden ders alınamadı ve kötüye giden pragmatik durumlar yerine sermayanin çıkarlarını koruma amacıyla hareket edildi. IMF, Arap Dünyasındaki bu olayların hakimiyet altına alınabileceğini düşünüyordu ama bu da bölgedeki gerçeklikle tamamen zıttı.

IMF’nin devletlerle ilişkisini kesmesi ve özel sektördeki gelişim üzerinde oynadığı rol nedeniyle (bu gelişim asla iş oranlarına yansımadı) bölgede ekonomik durağanlık başladı. 2011 yılında IMF devletler üzerindeki baskısını arttırıp ülkelerin kemer sıkma politikası izlemesi gerektiğini açıkladı. Bunun sonuçları ise kısa sürede alındı: olaylar arttı, İran’da da aynı nedenlerden dolayı 2017 yılının Aralık ayında büyük protestolar başladı, İran’ın siyasi sisteminin farklı olmasına rağmen sonuçlar Arap komşuları ile benzer şekilde ilerledi. Son olarak Ocak ayında IMF programına karşı protestolar İran, Sudan ve Tunus’u aynı anda sarstı. 

Bu noktada IMF’nin kemer sıkma programına uyum sağlayabilen tek hükümetin Sisi rejimi olması da bir tesadüf değildi. 2016 Kasım ayından bu yana uygulanan “şok terapisi” Mısırlara da sadece şok yaşatmıştı. Ancak yine de bölgedeki diğer halkalar gibi protestolara başlamadılar. Çünkü devlet baskısı nedeniyle ortaya çıkan bir uyuşukluk vardı ve 2011 ile 2013 yılları arasında süren 3 yıllık ayaklanma süreci sadece Mübarek döneminde hükümetin kurulamamasına neden olmuştu [2]. Bu durumda alternatif bir çözüm olmadığından halk ayaklanmaya gerek görmedi.

Ama Mısır boş yere acı çekmedi. Bölgedeki komşu ülkeler bu deneyimden bir şeyler öğrendiler: Mısır ordusu 2011 yılının Şubat ayında Hüsnü Mübarek’i devirdiğinde ve 2013 yılının Şubat Ayında Müslüman Kardeşler üyesi seçilmiş lider Muhammed Mursi devletin başına geçemediğinde Mısırlıların aslında bir illüzyonu yaşadıkları da anlaşılmış oldu. Böylece siyasi gücün orduda olduğu, başkan ve hükümetin de buzdağının görünen yüzü oldukları, suyun altında kalan kısmın tamamen ordu güvenlik güçleri tarafından yani “derin devlet” tarafından yönetildiği de görüldü.

Devleti ve kaynaklarını sömürmek 

Arap dünyasının siyasi sistemi devleti ve kaynaklarını sömürme politikaları ile devam ediyor. Bunun iki çeşidi var: biri ailelerin kraliyet sisteminde olduğu gibi başa geçmesi, diğerinde ise devletin seçimle gelmesi ama tabi ki ordu güçleri ile bürokratik güçlerin bu patrimonyal (babadan oğula) sistemden faydalanması. İki yönetim çeşidinin ne farklı olduğu 2011 yılında çok daha iyi anlaşılmış oldu. 

2011 yılında Tunus ve Mısır’da bu babadan oğula sistem ile bu sistemin araçları kurtulunması gereken tam bir utanç kaynağına dönüştü. Sistem dahilinde güçlerini kullanan kişiler ayaklanmaları kan dökerek durdurmaya çalıştılar. Libya ve Suriye’de ise sivil savaş devam ederken Bahreyn’de GCC müdahalesi ile halkın silahlanmasına engel olundu. Bu sırada Yemen bunların arasında ilerliyordu: 2011 ayaklanması bir güç paylaşımı ile sonlanmış ama sonunda silahlı çatışmalar baş göstermişti.

Sudan ve Cezayir’de ise Mısır gibi ordunun desteklediği devlet yönetimleri baştaydı. Mısır’da olduğu üzere insanlar başkanı kurban ederek bu çıkmazdan kurtulmak istiyorlardı. Cezayir, 2 Nisan’da Abdülaziz Buteflika’nın istifa etmesini sağladı, Sudan’da benzeri şekilde 11 Nisan’da askeri cunta başa geçti ve Ömer El Beşir gözaltına alındı.

Bu askeri darbeler Mısır’da 2011 yılının Şubat ayında Mübarek’in istifasını açıkladığı darbe gibi sessiz sedasız gerçekleşti: Ordu buzdağının görünen yüzünü kurban ederek suyun altında kalanı korumaya devam etti. Mısır’da olduğu gibi Cezayir ve Sudan halkı da buzdağının görünen yüzeyindeki başkanın ordu ile aslında birlikte çalıştığını ve halkın parasını, devletin gücünü kötüye kullandıklarını biliyordu. Ama iki ülkede de Mısır deneyimden (ve daha önce Sudan deneyiminden) öğrenilen bilgiler dahilinde popüler hareket bu tuzağa düşmemekti. Halk askeri siyasi gücün son bulması, sivil ve demokratik bir devlet kurulması konusunda direnmeye devam etti.

‘Hayal gücünün devreye girmesi’  

Bu yeni ayaklanmalar büyük çapta bir harekete ve coşkulu protestolar neden oldu; bunun yanı sıra da “hayal gücünün devreye girdiği” gösteriler geleneğinin ortaya çıkmasını sağladı [3]. Bu gösterilerde aynı zamanda askeri gücün etrafında toplanan bir rejime nasıl başkaldırılacağı, rejimi askeri güçten ayrı düşünmenin anlamı olmadığı da anlaşılmış oldu. Cezayir ve Sudan’da üst komuta kendisini 1952 yılında Mısır hareketindeki Gamal Abdel Nassal’ın Özgürlük Hareketinde ya da 1974 yılında Portekiz’de Silahlı Güçlerin hareketinde olduğu gibi (her ikisinde de genç askerler hiyerarşiye karşı ayaklanmıştı) insanları sevindiren devrimlerin öncüsü olarak gösterdi ama pek çok kişi buna kanmadı.

Bu yılki ayaklanmalar önemli bir açıdan diğerlerinden farklıydı: liderlerinin yapısı bakımından. Bu çok önemli bir konu: 2011 yılındaki başarısız olan ayaklanmalar ve demokratik kazanımlar elde edilmesini sağlayarak başarılı olan birkaç gösteriye bakıldığında da aynı sonuca ulaşıyoruz. Arap Baharı post modern olarak adlandırıldı çünkü liderleri yoktu. Ama hiç bir popüler ayaklanma bu şekilde gelişmemişti, sonrasında rastgele bir lider seçen ayaklanmalarda bile durum böyle değildi.   

Tunus’ta UGTT Sendikacıları ayaklanmanın ulusal düzeye ulaşmasında ve 2011 Ocak ayında diktatörü tahtından etmesine büyük katkı sağladı. Mısır’da muhalefet partileri birlikte hareket ederek ayaklanmayı başlattılar ve Mübarek gidene kadar bu şekilde devam ettiler. Bahreyn’de siyasi muhalefet partisi üyeleri ve sendikacılar ön safhalarda yer aldı. Yemen’de hükümetten bazı gruplar ayaklanma hareketinin avantajını kullanarak siyasi muhalefet ile iş birliği yaptı ve genç protestocuların öncülüğünde hareketin güçlenmesini sağladılar. 

Libya’da ayaklanma hızlı bir şekilde silahlı çatışmalara dönüştü ve bunda da eski rejim yanlıları da dahil olmak üzere hem eski hem de yeni siyasi muhalefet liderlerinin büyük etkisi oldu.

Suriye’de ise sosyal medya ile iletişim halinde çalışan “komitelerle” birlikte ülkeyi yönetmeye devam eden tek bir liderin hükümette kaldığı en uzun süreçlerden biri yaşanıyordu (lidersizlik ile aynı durum sayılamaz) ancak bu süreç kendilerini sürecin lideri olarak gören Türkiye ve Katar’ın İstanbul’da Suriye Ulusal Konseyini kurmaları ile son buldu. 

Türkiye ve Katar 2011 yılındaki ayaklanmaları Bahreyn haricinde iyi bir şekilde yönetti, bu süreçte her ne kadar ayaklanmalara direkt katılmasalar da Müslüman Kardeşlerin de desteğini aldılar ve onlara destek sağlayarak ayaklanmaları kontrol ettiler. Müslüman Kardeşler ve ittifakları Libya, Tunus ile Suriye farklı güçler tarafından yönlendiriliyorlardı ama bu ülkelerde maddi ve manevi olarak iletişim ağlarını kullanan bir medya vardı (Al Jazeera aracılığı ile); Katar’ın desteği ile kullanılan medya organları diğer ülkelerde yasal ve yarı yasal olarak Müslüman Kardeşlerin sesini duyurdu. 

Müslüman Kardeşlerin Şansı  

Arap Dünyasında yabancı ülkelerin yönlendirmesi ve çıkan ayaklanmalardan dolayı yorulan; genel anlamda güçsüz olan sol kanat ve liberal (siyasi anlamda) muhalefet özellikle de 2011 ve 2012 yıllarında Müslüman Kardeşlerin bölgesel yapılanmalarının ve diğer grupların etkisi altına girdi. Tunus ve Mısır’da kısa süreli geçiş döneminin ardından seçimlere girildi ve iki ülkede de muhalefet seçimleri kazandı. Fas’ta da Müslüman Kardeşlerin hükümetteki yapılanmasının destekleri ile protestolar arttı ve 22 Şubat 2011’de ayaklanmalar başladı.

Burada asıl şaşırtıcı olan 2012 yılının Temmuz ayında Libya’da parlamenter seçimleri Müslüman Kardeşlerin kazanamaması ve liberal siyasi gruplar ile sivil toplum örgütlerinden oluşan koalisyonun yani Ulusal Güçler İttifakının kazanması idi, Ulusal Güçler İttifakı Müslüman Kardeşlerin neredeyse beş katı oy aldı ve yüzde 61.6 ile seçimleri kazandı. Sonrasında Mayıs ayında Mısır’ın cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yine Müslüman Kardeşler kaybetti ve liberal ile sol kanat destekli Morsi, Müslüman Kardeşlerden iki kat fazla oy aldı. Bu da genel oryantalizm algısının kırılmasını sağladı, bu noktada Arap Dünyasındaki insanlar kültürel olarak “siyasi İslam’ı” benimser düşünesi de yıkıldı.   

Bu aslında kültürel bir sorundan çok siyasi organizasyon sorunu diyebiliriz. Demokratik güçlerden, liberallere, liberallerden (seküler ve Müslüman) sola, tüm gruplar popüler harekete destek verdi ama hiç bir şekilde birleşip koalisyon olamadılar; kendilerini iki ayrı kutba ayrılmaktan koruyamadılar, böylece eski rejim yanlıları ve Müslüman muhafazakar rakipler olarak ayrıldılar. Ne yazık ki Arap Dünyasındaki tüm ülkelerde liberal ve sol kanat muhalefet grupları diğerlerine karşı tepki gösteren bir grup olmaktan kurtulamadı, bazen tehlikeyi tamamen unutup birbirlerine karşı savaşmaya başladılar ki bu da sonucunda grupların siyasi olarak ötekileştirilmesine neden oldu.

Genel anlamda Sudan ve Cezayir’deki ayaklanmalar İslami muhafazakarlar tarafından ele geçirilmekten kurtuldu. Bu da askeri güce karşı savaşmalarına yardım etti: Müslüman Kardeşler 2011 yılının başlarında askeri güç için ciddi bir ittifak konumundaydı.

Cezayir’de “kara on yıl” deneyimi – askeri güvenlik güçleri ile muhafazakar İslami Kurtuluş Örgütü (FIS) arasında çıkan kanlı savaşı ve sonrasında 1992 yılının Ocak ayında yaşanan darbe – insanların her iki tarafa da şüpheyle bakmasına neden oldu. Müslüman Kardeşlerin Cezayir yapılanması askerlerle işbirliği yaptı ve Buteflika tarafından da desteklendi, böylece yıllarca hükümeti yönetti. Şubat ayında başlayan protestoların liderlerinin çoğu muhafazakarların liderliği ele almasına karşı çıktı ve bu süreçte askeri güçlerin kendilerini hükümetin başında göstermesine ve hükümeti yönlendirmesine engel olamadı. 

Sudan’da her iki gerici grup da daha radikallerdi çünkü Ömer El Beşir’in 1989 darbesinde gücü paylaşmışlardı. Askeri diktatörlüğün liderleri ve Müslüman Kardeşler ile iş birliği yapan (bu ilişki hiç bir zaman stabil ilerlemedi) Beşir, Morsi ve Sisi’nin karışımı gibi hareket etti [4]. Sudan ayaklanmasının en önemli özelliklerinden biri de siyasi olarak 2011 yılında Arap Dünyasında çıkan ayaklanmalardan daha radikal olması, askeri ya da muhafazakar güçlere açık bir muhalefet olması ve sivil, seküler, demokratik, feminist bir hükümet kurmak istediklerini ifade etmeleriydi.

Siyasi Liderlik 

Bu radikallik Sudan hareketinin farklı yönlerden de üstün olmasını sağladı: bu hareket siyasi liderlik bakımından oldukça farklıdır. Cezayir hareketi sınırlı bir çoğulculuğa sahipti ve organizasyon bakımından da üniversite öğrencilerinin sosyal medya aracılığı ile sol kanat siyasi muhalefet gruplarla birleşmesi sonucu ortaya çıktı, bu gruplarda liderlik yoktu. Tam tersi kimse Sudan’da önemli rol oynayan Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri (FDFC) içinde lider olmak istemedi.

1 Ocak’ta Bildirge ile ortaya çıkan bu ittifak Sudan Meslek Birlikleri (SPA) etrafında birleşti diyebiliriz. SPA 2016 yılının Ekim ayında doktorlar, gazeteciler ve avukatlar ile onlara sonradan katılan öğretmenler, mühendisler, eczacılar, sanatçılar, hatta kısa süre önce gruba üye olan fabrika ile tren yolları işçilerinin kurduğu gizli bir organizasyondur. FDFC aynı zamanda Sadık El Mehdi (1960 ve 80’lerde iki kere başbakanlık yapmış liberal ve Sufi bir lider) tarafından yönetilen Ulusal Umut Partisinden, Arap dünyasında aktif en büyük komünist parti olan Sudan Komünist Partisine pek çok farklı siyasi grup ve Beşir rejimine karşı bölgesel silahlı gruplarla da iş birliği yaptı. Ayrıca Kadınlara Baskıya Hayır Kuruluşu ve FDFC programı desteği ile kurulan Siyasi Feminist Gruplarla da iş birliği yapılarak kadınların yönetim kadrolarının yüzde 40’ında koltuk sahibi olması için çalışıldı.

Sudan’da Financial Times gazetecisi David Pilling sol kanat destekli ayaklanmaları şöyle yorumladı: “Her ne kadar ayaklanmalar akıllı telefonlar ve hashtagler de dahil olmak üzere 21. yüzyıl teknolojisinden ciddi anlamda faydalansa da bu hareketin hem seküler hem de sendika destekli olduğunu düşündüren eski tip özellikleri var. 1917 yılında Çarlık rejimi devrildiğinde Rusya’da ya da Fransa’da 1871 yılında Paris Komün süreci bittiğinde olduğu gibi durumun ne şekilde ilerlediğini tam olarak anlamak mümkün değil. Ama Nisan 2019’da Khartoum’da olduğu gibi hissedildiği kesin.”

FDFC, geçiş sürecinde Sudan’ı kimin yöneteceğine ve bu sürecin ne kadar devam edeceğine dair askeri komuta ile çatışmaya devam ediyor. İttifak resmi bir hükümet kurma konseyinin toplanması için çağrı yaparken burada askeri güçlerin de bir azınlık konumunda olmasını istiyor ancak askeri güçler de hükümetin gücünü elinde tutma konusunda ısrarcı. Ayrıca ittifak seçimlerden önceki geçiş sürecinin üç yıldan az olmaması gerektiğini savunuyor ama askeri güçler bu sürecin çok kısa olmasından yana. Ama FDFC Tunus ile Mısır’da geçiş süreci sonrasında gerçekleşen anayasa, kanunlar ve cumhurbaşkanlığına dair seçimlerden pek çok şey öğrendi ve kutuplaşma sürecinin nasıl ilerlediğini anladı. Bu yüzden sosyo-ekonomik konularda ya da kadın konularında (geçiş anayasa taslağında ifade edildiği üzere) sivil, demokratik ve seküler bir hükümet kurulması için zamana ihtiyaç var. Aynı zamanda sürdürülebilir bir siyasi hareket ve organizasyon kurup popüler bir lider belirlemek için zaman gerekiyor.

Bu da neden Sudan ayaklanasının bölgedeki tepkiler bakımından Cezayir ayaklanmasından çok daha önemli olduğunu bize gösteriyor. Muhalif oldukları halde birlikte çalışmak durumunda kalan GCC – Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile Katar – Beşir’e görevden ayrılmadan önce desteklerini sundu. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri Sudan askeri güçlerini de destekledi ve şuan Yemen’de onlarla birlikte savaşmaya devam ediyorlar. Aslında özellikle de Ulusal Umma Partisinde aşırıcı olmayan insanları kazanarak FDFC’yi yıkmak istiyorlar bu yüzden de askeri güçlerin, FDFC’ye tepki gösteren Suudi Arabistan ve Müslüman Kardeşlerin temsilcileri yani Selefilerin desteği ile dini konuları ortaya atmasına izin veriyorlar (askeri güçler ittifakın Sudan yönetiminde şeriat istemediğini ifade ediyor).

Peki tüm bunlar devrimdeki radikalleşmenin, David Pilling’in karşılaştırmalarında kullandığı 1917 yılında Rusya’da ya da Paris Komünün sonunda olduğu gibi kan dökülerek bitmesine mi neden olacak? Sudan devrimcilerinin en önemli kartı askeri kademeler ve protestocuları bastırmak için silahlarını ateşleyen genç erler üzerindeki güçlü etkisi. Bu yüzden askeri komuta Beşir istese de güçlerini hareketi bastırmak için kullanmayı kabul etmiyor. Rusya ve Paris’te olduğu gibi bu durum Sudan devriminin sonucunu belirleyecek en önemli elementlerden biri diyebiliriz. 

*https://mondediplo.com/2019/06/05sudan
*https://www.thenation.com/article/arab-spring-sudan-algeria-iraq-egypt-tunisia/
*Gilbert Achcar, Londra Üniversitesi SOAS'ta profesördür.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler