15-16 Haziran’ı dağlarda karşıladık!

Mustafa Kemal KAÇAROĞLU yazdı - Bizler Milli Demokratik Devrim stratejisi bağlamında ‘kırlardan şehirleri fethetmek' gibi bir ‘halk savaşı’ anlayışıyla dağda gerilla eğitimi yapmaya çabalarken “kurtarmayı” hedeflediğimiz işçi sınıfı bizim haberimiz olmadan şehirlerde ayaklanmıştı! Çok büyük bir şok yaşıyorduk, ezberimiz bozulmuştu.

15-16 Haziran’ı dağlarda karşıladık!

 

15-16 Haziran işçi direnişi, işçi sınıfı mücadelesi açısından altmışlı yılların en görkemli işçi direnişidir. Bilindiği gibi 1970’de çalışma yaşamını ve temel sendikalar mevzuatını düzenleyen 274 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt  Yasası ile 275 sayılı Sendikalar Yasası’nda değişiklik yapan tasarı Demirel’in başkanlığındaki Adalet Partisi tarafından Millet Meclisi ve Senato’dan geçirildi. Tasarı ile sendikal hak ve özgürlükler önemli ölçüde kısıtlanıyordu. Esas olarak da işçilerin Türk-İş'den DİSK'e geçişleri zorlaştırılıyordu. DİSK yeni yasaya tepki gösterdi ve 15 Haziran sabahı İşçiler İstanbul’un her yerinden belli merkezlere yürüyüşe geçti. Buna Kocaeli’ndeki DİSK’li işçiler de katıldı. Daha sonra yürüyüş güzergahlarında yer yer Türk-İş'e bağlı işçilerin de toplu şekilde direnişe katıldığı gözlendi. Hayat felce uğradı. Direnişin birinci günü akşamı Bakanlar Kurulu İstanbul ve Kocaeli’nde 60 günlük bir sıkıyönetim ilan etti. DİSK ve bağlı sendikaların yöneticilerinin birçoğu sıkıyönetim mahkemelerince tutuklandılar ve yargılandılar. Meydana gelen olaylarda 3 işçi, bir polis ve bir esnaf yaşamını yitirdi. Anayasa Mahkemesi daha sonra CHP ve TİP'in başvurularını inceleyerek söz konusu yasaları iptal etti…     

DEV-GENÇ’liler direnişin örgütleyicisi olmamasına rağmen, barikatlara işçilerle birlikte en önde yürüdüler. Bu süreçte DİSK yöneticilerinin oligarşinin baskıları karşısında Dev-Genç'lilerin direnişte yer almalarını kastederek işçileri “anarşistlere” karşı uyarmaları tarihin tozlu sayfaları arasında olumsuz bir anı olarak kaldı.  

15-16 Haziran İşçi Direnişi Türkiye devrimci hareketi üzerinde nasıl bir etki yarattı? Bunu kendi deneyimim vesilesiyle anlatmanın anlaşılmayı kolaylaştıracağı kanısındayım…

 

Beşparmak Dağları'na çıkıyoruz

1970 yılının Nisan sonlarında, Ankara Balgat'ta Amerikan İktisadi Yardım Teşkilatı’nın (AİD) binasına bir sabotaj düzenlendi. 1970 Mayıs’ının ilk haftasında bu olaydan dolayı benimle birlikte İlhami Aras, Hüseyin Cevahir, Kamil Dede aranmaya başladık. Oktay Etiman da tutuklanmıştı. Önümüz yaz, adli  tatil de söz konusu olduğundan davanın seyrini gözleyerek sonbahara kadar kaçmaya  karar verdik. İlhami bu kaçış dönemini “Filistin’de eğitimle geçirelim” düşüncesindeydi. Bu konuyu kaçışımız sırasında İlhami ile beraber Mahir Çayan'la üçümüz, Ankara'da Anıttepe civarında, Dev-Genç'li bir arkadaşın kapıcı dairesine benzeyen evinde gece boyunca konuştuk. Mahir, Filistin’e gitmeden de Türkiye’de bu eğitimin yapılabileceğine bizi ikna etti. Dev-Genç'in Ege’de Akhisar ve Söke dolaylarında pamuk ve tütün üreticileri içinde etkin kitle çalışmaları vardı. Söke’de Bafa Gölü civarında Beşparmak Dağları’nda bunu gerçekleştirebileceğimizi düşündük. Beşparmak Dağları denize dik inmeleri dolayısıyla düşünülmekte olan kır gerillası açısından da elverişliydi. Dev-Genç'in bölgede yürüttüğü çalışmalardan dolayı yörenin köylüleriyle ilişkilerimiz vardı. Lojistik ihtiyaçlar böyle karşılanacaktı. Nitekim öyle de yaptık. Ben, İlhami Aras, Kamil Dede Sosyal  Hizmetler Akademisi’nden, Ankara'daki öğrenci eylemlerinden aranan Sinan Kazım Özüdoğru (Kızıldere’de kaybettik) ve bir de yine İstanbul’da öğrenci eylemlerinden aranan Denizlerin grubundan Dinamit Kenan’ı da ekleyerek 1970 Haziran başlarında  dağa çıktık. Biz dağdayken Hüseyin Cevahir ve Sabahattin Kurt da (Kızıldere’de yitirdik) Karadeniz’de  kır gerillası için çalışma yürütüyordu. 

 

Haber bültenlerini dinlerken şaşkındık

Beşparmak Dağları’nda haberleri dinlediğimiz transistörlü bir radyomuz vardı. Radyo konakladığımız mağaranın olduğu bir kayalığın üzerinden çekebiliyordu sadece. Bir akşam haber bülteninde, İstanbul ve Kocaeli’nde işçilerin ayaklandığı, şehrin merkezlerine yürüdüğü,  İstanbul’da Anadolu yakasından yürüyen işçilerin Rumeli yakasındaki işçilerle buluşmaması için köprü ayaklarının açıldığı haberini dinledik. Gelişmeler üzerine asker duruma el koymuş, sıkıyönetim ilan edilmişti.

Bizler Milli Demokratik Devrim (MDD) stratejisi bağlamında ‘kırlardan şehirleri fethetmek' gibi bir ‘halk savaşı’ anlayışıyla dağda yetersiz imkanlarla (!) gerilla eğitimi yapmaya çabalarken “kurtarmayı” hedeflediğimiz  işçi sınıfı bizim haberimiz olmadan şehirlerde ayaklanmıştı! 

 

Bozulan ezberimiz

Milli Demokratik Devrim anlayışı emperyalizmin dışsal bir olgu olduğu Çin, Vietnam gibi yarı sömürge, feodal veya yarı feodal ülkeler için geçerli bir devrim stratejisi olduğu halde, bir tür şabloncu bakış açısıyla bu stratejiyi Türkiye Devrimi için biz de benimsemiştik. Milli Demokratik Devrimin açılımı emperyalizme karşı milli, feodalizme karşı demokratik anlamına geliyordu. Dışsal olgudan kastedilen ise emperyalizmin kendi askerleriyle başka bir ülkeyi işgal etmesiydi. Bu stratejide işçi sınıfının öncülüğü fiili değil ideolojik öncülük olarak tanımlanıyordu. Yani proletaryanın ideolojik önderliğinde, köylü ordusunun temel olduğu, halk savaşının ilk aşaması olarak kırlardan şehirlerin fethedilmesi şeklinde bir stratejiydi bu. Bu bakış açısının gereği olarak Beşparmak Dağları’nda bulunuyorduk.

Ancak dinlediğimiz haberlerdeki gelişmeler, yüzbinlerce işçinin İstanbul’un iki yakasında gerçekleşen kalkışması, işçi sınıfı mücadelesinin Türkiye’nin siyasal hayatına aniden damga vurmuş olduğu gerçeği kafamızdaki formülle örtüşmüyordu. Çok büyük bir şok yaşıyorduk dağ başında. Deyim yerindeyse ezberimiz bozulmuştu!

 

Kır gerillasından şehir gerillasına

Denklerimizi toplayarak dağdan inip Ankara'nın yolunu tutmaya karar verdik. Ankara kaynıyordu. Temmuz ayı olmasına rağmen, Dev-Genç saflarında direnişle ilgili yoğun tartışmalar oluyordu. ‘Şehirler, kırlar’ bağlamında gerilla stratejileri konusunda fikirler havada uçuşuyordu. Latin Amerika devrim deneyimleri sıcak bir gündem oluşturdu birden bire aramızda.

Bu arada bizim de içinde olduğumuz Mahir Çayan ve Yusuf Küpeli'nin önderliğindeki Siyasal Bilgiler Fakültesi grubu ile Münir Ramazan Aktolga, İrfan Uçar ve Ulaş Bardakçı'nın öncülüğündeki ODTÜ grubu arasında birlik görüşmeleri başlamıştı. Daha sonra diğer fakültelerdeki bu grupları destekleyen kadrolarla birlikte THKP-C oluşturulacaktı.

 

Devrim stratejisi değişiyor

Eylül ayına gelindiğinde artık Haziran Direnişi’nin berrak bir biçimde ortaya çıkardığı işçi sınıfı gerçekliği devrim rotasının da değişmesini beraberinde getirdi. Yukarıda sözünü ettiğim birlik görüşmeleri de olumlu sonuçlanmış ve THKP-C kurulmuştu. MDD stratejisi bir kenara konmuştu. Mahir Çayan’ın ifadesiyle Türkiye’nin Latin Amerika ülkelerine benzediği ve bu bağlamda dışa bağımlı bir kapitalist ülke olduğu belirtiliyordu. Emperyalizm “dışsal” bir olgu değil “içsel” bir olguydu. Bu nedenle de söz konusu olan emperyalizmin “gizli işgali”ydi. Bu işgal biçiminde emperyalizm kendine bağımlı olarak gelişen kapitalizmin doğrudan doğruya içinde yer alırken, diğer yandan da askeri ve siyasi bağlantılar yaratmak suretiyle ülke içerisinde kendisi hemen hiç görünmeksizin gizli bir denetim mekanizması oluşturuyordu. Kendi askerleri yerine, işgali, ülkenin kendi askerlerine yaptırıyordu. Emperyalizmin ne kendi askerleri, ne de doğrudan kendi yöneticileri söz konusu olmaksızın ülkedeki ekonomik ve siyasal hayatı yönlendirme şekline emperyalizmin İÇSEL olgu haline gelmesi deniyordu. Buna da “gizli işgal” adı veriliyordu. Bu işgal biçiminin yarı-sömürge ülkelerin kurtuluş mücadelesi açısından getirdiği sonuç ise mücadelenin ulusal plan yerine sınıfsal bir plânda yürümesi sonucunu yaratmasıydı.

Proletaryanın “ideolojik  öncülüğü” sorunu Mahir Çayan'ın ifadesiyle yerini proletaryanın “ideolojik, politik, örgütsel öncülüğüne” bırakmıştı. Bu görüş doğrultusunda kır gerillası çalışmaları terkediliyor ve süratle şehir gerillası çalışmalarına hız veriliyordu. THKP-C’nin  kararıyla 1970 sonbaharında, şehir gerillası hazırlıkları için Ziya Yılmaz, Ulaş Bardakçı ve Rüçhan Manas İstanbul’a geçiyorlar. Bir taraftan Dev -Genç, SBF büyük anfisinde bu sorunların tartışılması için kitlesel  toplantılar düzenliyordu. Bu toplantılarda Mahir Çayan'ın rolü tartışılamazdı. Dört saat ayakta konuştuğunu hatırlarım. Ve adım adım ideolojik-politik hegemonya da kuruluyordu Dev- Genç kitlesi üzerinde. Bu arada Brezilya'lı yazar Carlos Marighella'nın üç kurşun delikli “Şehir Gerillası El Kitabı” yayınlanıyor  ve kitap gerçekten bir el kitabı olarak Dev-Genç'lilerin elinden düşmüyordu. Cepte taşınacak ölçüdeydi kitap.  

 

"İçsel olgu" tezi hala önemini koruyor

15-16 Haziran direnişi THKO saflarında bir etki yapmamıştı. THKO kır gerillası hazırlıklarını aralıksız sürdürüyordu. Bu nedenle Ertuğrul Kürkçü'nün başkan seçildiği 17 Ekim 1970’de hatırladığım kadarıyla “biz dağlara gidiyoruz” diyerek alternatif bir liste çıkarmamışlardı.

15-16 Haziran işçi direnişinden çıkardığımız en önemli ders yukarıda da ifade ettiğimiz gibi işçi sınıfının mücadeledeki öncü rolünü hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde ortaya çıkarmasıdır. Mahir Çayan'ın emperyalizmin “içsel olgu olduğu” görüşünün bugün de geçerliliğini koruması açısından o günlerde bu tesbitin yapılmış olması önemi ve değerini bir kez daha ortaya koymaktadır.

Yaşasın 15-16 Haziran direnişi 

Yaşasın Devrim ve Sosyalizm

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler